Nadi ÖZTÜFEKÇİ

n_oztufekci@yahoo.com.tr



Bookmark and Share

Dışarıda Kar Yağıyor


15.2.2017 - Bu Yazı 94 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Yıllar önce, 12 Eylül zamanlarında, Halil Rıfat Paşa taraflarında Hülya ile buluşurduk.

O mezun olmak üzere olan bir tıp fakültesi öğrencisiydi, ben polis tarafından arandığım için, üniversiteye gidemiyordum.

Nedense Halil Rıfat Paşa daha emniyetli geldiği için oralarda buluşurduk.

O sıralar TKP’nin İzmir gençlik örgütlenmesini üstlenmiştim.

Tepede bir kişi, aşağıda üniversite, semtler, liseliler, çevre ilçelerin sorumlularıyla da genel de oralarda buluşur, sokak aralarında gezerek görüşürdük.

Onlara birkaç seksiyonu da katarsak, yaklaşık on kişiyle değişik periyotlarla buluşmam gerekiyordu.

Neyse, amacım bu konulara girmek değil. Onlara da sıra gelecek elbet.

Ama şimdilik Hülya ile neden Hail Rıfat Paşa’da ve akşam saatlerinde buluştuğumuzu anlatmak için kısaca değindim.

Öncelikle, oralarda bir evde kalıyordum.

Yukarıdan gelen talimat gereği çok fazla dışarılarda dolaşmamam gerekiyordu.

Bazen bir günde iki üç görüşme gerçekleştirirdik.

Zorunlu olarak o civarlarda buluşuyorduk.

Bol miktarda ara sokaklarıyla gerçekten bu tür faaliyetlere uygun bir semtti.

Yani Hülya ile orada buluşmak bir anlamda teknik olarak gerekliydi.

Hülya ile buluşacağım günleri ne kadar boş tutmaya çalışsam da bir türlü olmuyordu.

O yüzden gündüz saatleri örgüt görüşmelerini halledip garanti olsun diye akşam üzerilerine denk getiriyorduk

Kış zamanlarıydı kısa bir süre sonra hava kararırdı.

Biz buluştuğumuz kafede göz açıp kapanıncaya kadar zamanımızı doldurunca, ara sokaklardan Hülya’nın bineceği dolmuşa kadar birlikte yürürdük.

Evlerin pencerelerinden ışıklar sızardı. Alt katlardaki pencerelerin önünden geçerken camların buğulanmış olduğunu görürdük.

İçeride soba yandığının işaretiydi.

Biz Hülya ile o soğuk akşamlarda sokaklarda gezerken, o evlerdeki sıcak ortamları imrenerek konuşurduk; "Bizim de böyle sıcaktan camları buğulanmış pencereleri olan evimiz olacak mı?" diye…

Doğrusu zor bir hayaldi.

Beni polis arıyor, eğitimim yarım kalmış ve ben hemen tüm kişisel beklentilerimi bir türlü gelmeyen, -aslında sürekli ötelenen- devrim sonrasına ertelemiş durumdaydım.

Nasıl bir ruh haliyse, sevgilimle birlikte sıcak bir evin hayalini kurmaktan bile suçluluk duymaktayım.

O, bir iki dakika sonra Bostanlı, Şemikler sınırındaki evine gitmek üzere taksi dolmuşlara binecek, akşamın o saatlerinde defalarca taşıt değiştirerek uzun bir yol kat edecekti.

Bense, oturulabilir olmaktan çok, gözden ırak ve dikkati çekmemesi gibi özelliklerinden dolayı tercih edilmiş, üç beş eşya ile güya döşenmiş, o soğuk örgüt evime dönecektim.

Her şeye rağmen hayal kuruyorduk.

Umut ne kadar derinlere gömülse de yeşerebiliyordu.

O kısacık zamanın bitmesini hiç istemezdim.

Ama zaman acımasızdı. Hülya da evdekileri fazla meraklandırmamalıydı.

Bir sonraki buluşmamızın tarih ve saatini kararlaştırıp ayrıldığımızda, boğazımda koca bir yumruk, yine ara sokaklardaki birinci kattaki evlerin buğulanmış camlarına imrenerek bakarak, kaldığım o soğuk eve dönerdim.

 

Daha sonraları, örgütsel ilişkilerimizin darmadağın edilip, içinin dışına çıkarıldığı, benim bile umudumun paramparça olduğu, -aralıklı da olsa- uzunca sayılabilecek bir süre boyunca kaçaklık yaşadım.

Yine öyle evlerde, bazen de yakınlarımın evlerinde kaldım.

O evlerde soba yanıyordu, ama zorunlu misafirliğimin, -bana yansıtılmasa bile- o evde potansiyel bir tehlike olmam nedeniyle yarattığı tedirginlik yüzünden, o sobanın sıcaklığını yaşayamıyordum.

Birçok kez soğuk kış gecelerinde ara sokaklarda, o ışık sızan pencerelere, özellikle birinci katların buğulanmış camlarına bakarak dolaşmak zorunda kaldım.

Bir iki gecemi de parklarda bankların üzerinde, köpeklerle arkadaşlık ederek geçirdim.

İçinden ışık sızan pencereler hala dikkatimi çeker.

 

Geçenlerde Türk Telekom'un reklamını izlerken bu anlattıklarım aklıma geldi.

O reklam filmindeki kardan adamı kendimle özdeşleştirdim.

Siz de izlediniz mi?

Akşam vakti. Issız bir sokakta kar yağıyor.

Sadece bir kardan adam var. Işık sızan bir pencereye bakıyor.

Reklam bu ya..? Her nasılsa kardan adam pencereye yaklaşıyor, evdeki o sıcak ve mutlu ortamı imrenerek izlemeye başlıyor.

Sonra pencereden evin içini görüyoruz.

Sıcacık bir ev ortamı ve evin hemen bütün fertleri 'Evde Limitsiz Fiber İnternet'in nimetlerinden yararlanmakla meşguldür.

Mutfakta anne ve küçük kızı kek yaparken bir notbookla İnternet'ten tarifini alıyor.

Baba tabletten haberleri izlerken en küçük çocuk da Tv’den Tivibu izliyor.

Büyükbaba gözükmüyor.

Babaannenin elinde de cep telefonu var. Belki de WhatsApp’tan “Üçüncü Bahar” grubundan arkadaşlarıyla yazışıyor.

Reklam filmi öyle bir imaj veriyor ki sanki evin o sıcak ortamı tümüyle 'Evde Limitsiz Fiber İnternet' sayesindeymiş gibi.

Kardan adam daha fazla dayanamıyor fesatlıktan havuç burnu düşüyor.

Ses;”Kusura bakma kardan adam. Bu kış evde olmanın tadı bambaşka.” diye başlar, fiber internetin özelliklerini sayarak devam eder.

Hiç dikkat ettiniz mi?

Reklam filmlerinin senaryolarında genellikle, satılan ürünü almayacak ya da alamayacak kadar aptal, cahil, tutucu birileri vardır.

O ürünün getirdiği “olağanüstü imkanlardan” yararlanamadığı için, o ürünü alacak ya da alabilecek kadar zeki, bilgili ve açık görüşlü olanları kıskanır, fesatlanır komik durumlara düşer.

Reklamın ana fikri şudur: Bu ürünü almayan komik ve kötüdür.

İsterse almamasının nedeni yoksulluk olsun.

Asıl komik ve kötü olan da onlardır.

Onlar o ürünü, o internet paketini alanları ağaçlardan dürbünle gözetleyerek, torunlarının ev ödevlerini yapmaya çalışıp komik duruma düşerler, pencereden izlerken üzüntüden ya da kıskançlıktan havuç burunları düşer.

Onlar kardan adamlardır.

Onlar, “benim adım Cemil!”, “benim de Cemilcan..!” dırlar.

Yoksul, komik ve kötüdürler.

Onlar orman manzaralı milyonluk evleri almayanlar, bankaların verdiği çok avantajlı kredileri kullanmayanlar, olağan üstü uygun koşullardaki internet paketlerine abone olmayanlardır.

Onlar zaten kaybetmeye mahkumdurlar.

Üzülmek, imrenmek, fesatlanmak onlara yakışmaktadır.

Onlar üzülmeli, pişman olmalı, kıskanmalılar ki o ürünleri ve hizmetleri alanların zekaları, kurnazlıkları ve mutlulukları pekişsin.

Öyle ya..!? Birileri imrenmezse, o ürünleri, hizmetleri almanın ne anlamı var ki?

Herkesin alabileceği, sizi diğerlerine göre ayrıcalıklı kılmayan bir ürünün ya da hizmet sizi nasıl mutlu eder?

Kaybeden yoksa kazanmak neye yarar?

Yarışmadan öne geçtiğinizi anlayamazsınız.

Yarışma olmazsa kapitalizm olmaz.

Bu yüzden kapitalizm savaştırmak, yarıştırmak ister.

Kapitalizm, kendi varlığını sürdürmek için kaybedenlere gereksinim duyar.

Kaybedenleri bizlere seyrettirir, alay eder, küçümser, içinde bulunduğu zor durumlardan komedi yaratır.

Ama gerçek hayatta kaybedenlerin durumu hiç komik değildir.

Özellikle kendileri açısından…

Örneğin, -yaşadığım için biliyorum- soğuk kış gecelerinde evsiz kalmak çok zordur.

Ben ve Hülya o özlemini duyduğumuz sıcak yuvayı oluşturmayı başardık.

Uzun uzun, içimize sine sine yaşadık o sıcaklığı.

Reklam filmlerindeki kazananlar gibi kolay olmadı tabii. Emek, çaba, birliktelik, inat ve elbette biraz da şans gerekti.

Ama her şeye rağmen gecenin karanlığına pencerelerimizden evimizin ışığını sızdırdık.

Bizim bu sıcaklığı yaşamayı hak etmemiz, bugün ülkemizde ve Dünyada yoksulluğun, çaresizliğin pençesindeki milyonlarca insanın hak etmediği anlamına gelmiyor.

Başarı ve başarısızlık her zaman, hatta çoğu kez hak edenin olmuyor.

Yaşam felsefesini başarı üzerine kurmak adil değil. Yaşam bir yarış değil. Olmamalı.

Yaşam dayanışarak sürdürülmeli.

Elbette emek ve çaba gerekiyor. Ama kapitalizmin bize önerdiği gibi savaşarak ve yarışarak yaşam sürdürülemez.

Aksine yaşamın yok oluşu savaşmak ve yarışmak yüzünden olacak.

Evet, savaş ve yarışların kaynağı olan kapitalizm...

Ve savaşmadan yenilmeyecek.

Evet, sınıf kavgası bizlerin güzel duyguları hatırına dünyadan yok olmayacak.

Ama kavga, yarış emekçilerin kendi aralarında olmamalı.

Kapitalizmin en büyük propaganda aracı olan reklamlar, emekçileri birbirleriyle yarıştırmak istiyor.

Kapitalist kültür ve felsefenin en tehlikeli unsurları reklamlarda bilinçlere işleniyor.

Reklamların kötü adamları aslında bizleriz. Onların ürünlerini onların istedikleri miktarlarda almayan, alamayan biz emekçileriz.

Dışarıda kar yağarken o sıcak pencerelerden bakanlar da kardan adamlar değil.

Onlar evsizler, sahipsiz çocuklar, yoksullar.

Onlar için yaşam eğlenceli olmanın çok ötesinde, hiç de Telekom’un reklamındaki gibi değil.

Gerçek yaşamda özellikle çocuklar, o pencerelere yaklaşamıyor bile…

 

Peki tam da bu zamanda bu yazının ne alakası vardı da ben yazdım?

Tam da Hayır'ın kazanılması için kafa yormamız gereken zamanda...

Bana göre tam zamanı...

Ben Hayır'a bu açıdan bakıyorum...

Sadece bir şeyleri kaybetmemek için değil, bir şeyleri düzeltmek için de HAYIR dediğim için, içimdeki Hayır'lardan birini dökmek istedim.

Facebook Yorumları

reklam
15.2.2017
Dışarıda Kar Yağıyor
27.1.2017
Bu tasfiye anayasasına hayır derken evet dememek için..?
22.1.2017
7 Haziran öncesindeki Erdoğan-Obama ve sonrasında Erdoğan-Trump arasındaki söylem benzerliği…
4.4.2016
DIŞ TEHLİKEDEN DIŞ UMUDA
11.3.2016
'Vazgeçilmez ve Kaçınılmaz'ı 5 geçe...
20.11.2015
Roma dönemi arenalarından günümüz arenalarına....
8.11.2015
HDP NE KADAR TÜRKİYELİLEŞEBİLİR?
3.10.2015
KÜRT DENKLEMİNDEN KÜRT SORUNU YARATMAK…
15.8.2015
Barışı savunmak gerek. Katıksız ve 'ama'sız.
14.6.2015
Seçim öncesi aritmetiğinden seçim sonrası aritmetiğine
26.5.2015
Artık 8 Haziran’ı tartışmanın zamanı geldi
16.5.2015
BEN OY VERİRKEN.
29.4.2015
Solcu-İslamcı ittifakının fiyaskosu: Ermeni meselesi
17.03.2015
YA HDP YA CHP AMA ASLA AKP DEĞİL
19.02.2015
AKIL OYUNLARI...
10.02.2015
'Velet-i Amerikan Tarz-ı Osmanlı' Devleti
29.01.2015
SOLCULARIN ZOR SINAVI (2)
31.12.2014
Atlamadan önce...
26.12.2014
Makul Şüpheli'den Malum Şüpheli'ye Birleşik Haziran Hareketi..
19.12.2014
Türkiye'nin kötü alışkanlığı; AKP...
26.10.2014
FACEBOOK DEYİP GEÇMEYİN
17.10.2014
Türkiyelilik Performansı.!?
11.10.2014
Kirli hesapların gölgesinde...
04.10.2014
Acil bir gereksinim olarak Sosyalizm...
28.09.2014
Solcuların zor sınavı
17.09.2014
Ben Horasan'dan gelmedim. Ne olacak şimdi?
15.09.2014
Beyaz Komünistler hala beyaz...
30.08.2014
Bir algı operasyonu mağduru olarak sol…
25.08.2014
TKP'nin geçmişi... Anlak ve Ahlak
22.08.2014
Profesyonel Komünistlik
11.08.2014
Hadi gelin "Suçlu Kim" oynayalım
10.08.2014
Kimi seçeceğin mi yoksa kimi seçtirmeyeceğin mi..?
03.08.2014
Menemen'li Roman hemşerilerim
16.07.2014
Otuzbir yıl önceki Gırgır kapağı…
14.07.2014
IŞİD Türkiye için sorun değilmiş!?..
02.07.2014
Benim İslamcım seninkinden daha iyi...
17.06.2014
BARIŞ, SEVGİ ve SAMİMİYET
12.06.2014
"BEN TEZGAHIM" DİYE BAĞIRAN BİR TEZGAH!..
24.05.2014
SOMA KATLİAMI! SOĞUMADAN, ÖFKEMİZ GEÇMEDEN…
01.05.2014
Dinmedi Sevda, 1 Mayıs
31.03.2014
BU DEFA EVET DEMEYELİM
18.03.2014
Antikapitalist mücadele.. Israrla ve daha güçlü...
09.02.2014
Küçükaydın(lar) nereye kadar?..
17.01.2014
Ben senin babanım, suç ortağın değil...
31.12.2013
Algılarımız kurtulabilse...
08.12.2013
PROLETARYA DİKTATÖRLÜĞÜ?! Şimdi sırası mı?
07.12.2013
Oynat bakayım ya da 'Aidiyetler üzerinden kendini pazarlama' nın ayağa düşmüş halleri
08.11.2013
Ilımlı İslam değil, uyumlu(kapitalizmle) İslam
25.10.2013
BİR GARİP ÖFKE...
27.10.2013
Hakan Fidan üzerinden koparılan fırtına
15.10.2013
PANDORANIN KUTUSU 2 NEDEN?
13.10.2013
Erdoğan yine konuştu...
10.10.2013
Simülasyon Evrenler ve Farkındalıklar İmecesi
14.09.2013
Yaşanmışlıklar ışığında 12 Eylül akıl tutukluluğu... İzmir'de gençlik gözaltıları
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.