Barışçıl gösteri hakkını kullanmaya çalışan yurttaşın boğazını sıkan, herhangi biri değil, yetki-görevleri belirlenmiş/sınırlanmış bir kamu görevlisi. Sokakta, belinde silahla gezerek kabadayılık yapan biriyle, 'kamu görevlisi' sıfatını taşıyan yurttaşı ayıran ölçüt, 'yasanın' varlığı.

Yasasız devlet yok, hiç olmadı. Faşist rejimlerin de yasaları vardı. Ülkelerini türlü isimler verilmiş mevzuatla yönettiler. Büyük mesele, o 'yasayı' asgari 'adalet-eşitlik-hak' olgularıyla bir araya getirip zenginleştirmekti ve çağlar boyu devam eden mücadele, bir önceki yüzyılda 'insan hakları' kavramıyla bedene kavuştu. Devletler/halklar (sonrasında devlet dışı kuruluşlar) bir araya gelip benzer vahşetin bir kez daha yaşanmaması için bildirgeler ilan etti, sözleşmeler imzaladı ve bunlar ile hem insanı, hem de o insanın çeşitli düzeylerdeki örgütlenme biçimlerini güvence altına almayı hedefledi. II. Dünya Savaşı ardından 'insan hakları,' demokratik siyasal sistemlerin mütemmim cüzü haline geldi.

İnsan haklarının 'anayasalara' girmiş hali, 'temel hak ve özgürlükler' olarak adlandırılır ve artık neredeyse tümü yazılı olan anayasalarda (demokratik sistemlerde) yer alan haklar demetinin ana hedefi, 'yurttaşı/insanı devlete' karşı korumaktır. Güçlü olan devlet, güçsüz olan insandır. Devletler yurttaşlarını en çok 'kamu güvenliğini' sağlarken ve 'adalet dağıtırken' ezme fırsatı bulur. Bu işlevlerini yerine getirirken kamu düzeni ile özgürlükler arasında kurduğu dengenin yurttaş özgürlüğü lehine oluşu, devlete demokratik niteliğini kazandırır. Söz konusu 'dengenin' temel unsurlarından biri hiç kuşkusuz adil yargılama ve cezalandırmadır.

Hal böyleyken, 'cezasızlık' olgusu, demokrasilerin gereksinim duyduğu o hayati 'dengenin' alt üst olduğu anda ceberut devletin alameti olarak belirir ve elbette yalnızca 'mevzuat' ile ilgili bir sorun değildir. Bir yasa ve uygulama, siyasal-toplumsal mücadele ile o mücadelenin yeşerdiği ülkenin diğer niteliklerinden ayrı düşünülemez.

Her genelleme sorunludur kuşkusuz, ancak “Türkiye'de ahalinin ortalaması için insan hakları kavramı, ihtiyaçlar hiyerarşisinde üst sıralarda yer almaz” yargısının, çok hatalı olmayacağı kanısındayım. Her birimiz koşullarımızın ürünü olduğumuza göre, bunun sorumlusunu herhalde tek tek bireylerin dışında aramak gerekir ve köşe yazısının sınırlarını çok aşar.

Toprağımızda insan hakları konusunu kavratabilmek için, karşınızdakine öncelikle 'her insanın bir insan olduğunu' anlatmanız gerekir! “Bilmem kim insan mı ki, onun insan hakkı olsun?” sorusu, en sık karşılaşılan tepkilerdendir. Türkiye'de bir yurttaşı, diğerleriyle 'eşit' insan-yurttaş olduğuna ikna etmek son derece güç. “Siz de, cumhurbaşkanı ya da bir general de, birer insan ve yurttaşsınız, aranızda yalnızca konum farkı var, hepsi bu” dediğinizde, çoğunluktan alacağınız tepki ya 'hâşâ o nasıl söz' olur, ya da iyi ihtimalle müstehzi bir gülümsemeyle karşılaşırsınız.

Çünkü aksi, ancak asgari ölçüde de olsa 'eşit yurttaşlığı' deneyimlemekle mümkün. Oysa sıradan yurttaş, 'yüksek mevkidekilerin' yaşamın her alanında kendisinden 'ayrıcalıklı' olduğunu öğrenerek, bilerek yaşar. Türkiye eğitim tornasından geçen ve kendisini kurtarmayı başaramamış herhangi biri için 'iktidar,' eşit ilişki kurabileceği bir 'konum' değil, iyi ihtimalle yaranabileceği ve döküntülerinden nasiplenebileceği bir odak.

Tepeden tırnağa bu algıyla malul bir toplumsal düzende yaşıyoruz. Bu nedenle, örneğin yolcusuna kabadayılık yapan bir dolmuş sürücüsü trafik polisini görür görmez iki büklüm oluyor. Bu nedenle, hekime saldıran bir ahlaksız, hastane güvenliğiyle karşılaşınca süt dökmüş kediye dönüyor. Bu nedenle, 'iktidar' sahipleri ne derse onu savunmak zorunda hisseden kişiliksiz yandaşlar sardı her yeri. Bu nedenle, biraz olsun itiraz etmeye 'yeltenenler' bedel ödüyor. Bu nedenle, örneğin milletvekili olmak isteyenlerin seçmen yerine, öncelikle parti yönetimlerinin gözüne girme çabasına tanık oluyoruz.

'Yaranılacak' iktidar, siyasette, ailede, işyerinde, üniversitede, özel ya da kamusal yaşamda... En çok gözüne girilmesi gereken ise, böyle bir şey mümkünmüş gibi diğer tüm iktidar adacıklarından özenle ayrılan, 'devlet.' Örneğin, başka hiçbir demokratik sistemde, muhaliflerin böylesine tutkuyla 'devlet başka hükümet başka' vurgusu yaptığını sanmıyorum. Bugünün yönetenleri çıkıp “inanın devletin her kurumunu ele geçirdik, yemin ediyoruz sözümüzden çıkacak tek bir organ kalmadı” dese dahi, “yok hayır, siz başka devlet başka” diyecek bir kitleyle karşılaşacağından kuşkum yok.

'Malum' ayrımı dillendirmeye yönelik bitip tükenmez arzunun, kuramsal bilgi ya da tartışmadan gayrı nedenleri olmalı. 'Yönetenler' ne kadar eziyet ederse etsin, eninde sonunda bizi koruyup kollayacağına ve bir sonraki iktidar döneminde kırıntılarından nasiplenileceğine inanılan şefkatli ve bereketli bir 'devletin' varlığına dönük güçlü inanç söz konusu. Devlet baba, devletin ekmeği, devlete kapılanmak, devlete sadakat... Peki devlet, geçtiğimiz yüzyılda örnekleri olduğu üzere bir parti ile bütünleştiyse? Olmaz öyle şey, hükümet ayrı devlet ayrı!

Başlığa geleyim... Yetkisini aşarak yurttaşın boğazına sarılan kamu görevlisi, kimi temsilen ve kime güvenerek yapıyor bunu? Cezalandırılmayacağına yönelik güven, nereden kaynaklanıyor? Yalnızca hâlihazırdaki yöneticilerin tavrından mı? Yoksa hangi yönetim gelirse gelsin 'sabit koşullarda' var olduğuna inandığı devlet ile o devletin organlarının çizdiği sınırlar içinde şekillenen 'kamunun' desteğinden mi alıyor gücünü? Devlet ve onun iskeletini oluşturan 'kamu yönetimi' kadar, herhalde yurttaş topluluğu olarak 'kamunun' haline de bakılmalı. Türkiye'de âdetten olmasa da, yurttaşı yalnızca seçmen sıfatıyla değil, olup biten her şeyde payı olan bir özne kabul etmek gerekiyor. Susarak ya da konuşarak, hareket ya da hareketsizliğiyle, desteği ya da karşı çıkışıyla, kararlılık ya da kararsızlığıyla...

Örneğin, 'Gezi' günlerinde yaşamını kaybeden gencecik insanlar mı, camı kırılan bankamatikler mi daha önemliydi o kamunun 'çoğunluğu' için! Üstü çıplak bir genci herkesin gözünün önünde vuran kamu görevlisi, 'her iki kamuya' da güvenmese bunu yapabilir miydi? Nitekim fotoğrafı çeken gazeteci yargılanıyor şimdi! Yıllar önce polislerin 'kahrolsun insan hakları' sloganı atarak yürüdüğünü hatırlıyorum, nasıl yapabildiler bunu? HDP'li milletvekillerini tartaklıyorlar. Nasıl olur? Onlara bu gücü veren 'kamu', hangi kamu? Parlamentoyu anlamlı bir mekân haline getiren nadir vekillerden Gergerlioğlu'nun yanında kim durabildi, hangi partiler, hangi milletvekilleri, hangi genel başkanlar? Peki Gergerlioğlu'nu tartaklayan 'kamu' görevlileri, sizce 'kamunun' bu halini görmüyor mu?

O kamu görevlileri, kimi döveceğini, kimin boğazını sıkacağını biliyor. Kime yaklaşamayacağını, kime hesap soramayacağını, kimin aracını durduramayacağını bildiği gibi. Söz konusu 'bilginin' kaynağı mevzuat değil. Çok sayıda insanın takdir ve desteğinden kuşkuları yok. Memleketteki hâkim üslubun hamaset olduğunun da, yaşadıkları ülkenin 'kamusunun' gözünde, Mehmet Ağar'ın örneğin Ayşe Buğra'dan daha muteber kabul edildiğinin de farkındalar. Hiç kimsenin, bir öğrencinin boğazını sıktığı ya da insanların canını yaktığı için kendilerini yargılamayacağını düşünüyorlar. Haksızlar mı?

Konda'nın son araştırma sonucuna bakalım: Ülke genelinde Boğaziçililere desteğin ve polisin muamelesini yanlış bulanların oranı yüzde 67 çıkmış. Hapsedilmeye çalışıldığımız şu berbat koşullar ve yoğun propagandaya rağmen böyle bir sonuç hiç fena değil. Ancak o oranın partilere dağılımına bakınca, bu kez 'parti-devlet' uygulamalarına yönelik ürkütücü desteği görüyorsunuz. AKP seçmeninin yüzde 83'ü, MHP seçmeninin yüzde 68'i Boğaziçi'ne kayyım atanmasını doğru bulmuş. AKP seçmeni olup da polisin öğrenciye müdahale şeklini doğru bulanların oranı ise yüzde 88! Ezcümle, AKP seçmeninin yüzde 88'i (MHP'lilerin yüzde 75'i) boğaz sıkmayı, kötü muameleyi vs. dert etmiyor. Milyonlarca seçmen, yurttaş. Her gün, her yerde karşılaştığımız insanlar ve olup bitende bir sorun görmüyor, aksine kötü muameleyi destekliyor. Polis de, diğer kamu görevlileri de bunun farkında kuşkusuz.

Seksen küsur milyondan biri olarak, o kamu görevlilerinin, 'çok sayıda yurttaşın açık-üstü kapalı onayıyla,' fırsatını bulduğunda bana dilediğince davranabileceğini, sövüp hakaret edebileceğini ve cezalandırılmayacağını bilerek yaşıyorum. Bu duyguyla yaşarken, “ilk seçimde gidecekler” varsayımı, bana hiçbir şey ifade etmiyor.

Video önerisi: Sıradan insanın, herhangi bir iktidar ile kurabileceği ilişkinin basitliği ve ürkütücülüğünü anlatan bu videoyu seyretmenizi öneririm. 'Hizmetçi' Elisabeth Kalhammer'in, 70 yıl sonra gelen itirafları.