Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Eren Hanım, Şebnem Hoca, Ömer Faruk Bey ve endişe üzerine…


20.02.2021 - Bu Yazı 1031 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 1994 yılı sonu ya da 1995’in başıydı. Londra’da, ‘Özgür Gündem’ gazetesi için dayanışma toplantısı yapılacakmış. Kim söyledi, nerede okudum, kiminle birlikte gittim, tek başına mıydım, hiç hatırlamıyorum. Büyük bir salon, hınca hınç dolu. Birileri kürsüye çıkıp konuşma yapıyor, kısa bir konser de vardı hatırladığım kadarıyla. Konuşmalar Türkçe, arada bir Kürtçe bir iki cümle duyuyorum sanki. Çevremde oturan insanların bir kısmı Kürtçe konuşuyor birbirleriyle. Epey sert sözler sarf ediliyor kürsüde. Muhtemelen sert değil, bana öyle geliyor.

Sağda solda kameralar görüyorum. Şimdi beni de çekerlerse, bir yerlerde çıkar mı ki, yayınlanırsa, istihbarat var mıdır… Endişeleniyorum ama yerimden de kalkmıyorum. İnatla ve ilk kez, bu içerikte konuşmalar dinliyorum. İlgi çekici, can sıkıcı, moral bozucu, öğretici… Endişem hiç geçmiyor. Başımı belaya mı sokuyorum ki. Fakat Siyasal’ı bitirmişsin, ayıp hakikaten, eninde sonunda bir toplantı. Gazete bombalanmış, sana ne oluyor!

Yirmi dört yaşında, ilk kez Kürtçe konuşan insanlarla ve böyle ‘tehlikeli’ bir ortamda saatler geçirmiştim. Uzaydan mı geldi bu herif, diye soruyorsunuz muhtemelen. Uzaya kadar gitmek şart değil, hemen kenarınızdaki mahallede büyüyüp de olup bitenden, iki sokak ötenizde yaşayanların dertlerinden haberdar olmamak, belki de duyup buna mukabil hiç dinlememek, mümkün. İyi de SBF’de okumuşusun, hiç mi anlatan olmadı be adam! 

Yıllar içinde, neden böyle vahim biri olduğumu düşünürken, 1988-1993 arasında tam beş yıl boyunca herhangi bir derste (bölüm derslerinden söz ediyorum), Kürtler ile ilgili bir kez olsun tek satır geçtiğini hatırlamadığımı fark ettim. İlk zamanlar henüz 1402’likler dönmemişti. Döndüklerinde bir değişiklik olmuş muydu, çok değil. Bölüm hocam olmayan Baskın (Oran) Hoca’nın, derslerinde Kürt sorunundan söz ettiğini işitiyorduk. 

Rahmetli Mehmet Ali Birand gelmişti bir gün ve Konferans Salonu’ndaki konuşmasının bir yerinde Kürtlerden söz ettiğinde alkışlandığını hatırlıyorum. Demek ki okulda böyle bir duyarlılık vardı, ancak bu duygu ve bilgi, derslere yansımamıştı. ‘İnsan hakları hukuku’ öğrenmiştik oysa!

Tabii çokça ‘Kürt arkadaşımız’ vardı (!) sınıfta, ancak Kürtçe konuştuklarına da tanık olmadım. O tarihte muhtemelen herkesin içinde Kürtçe konuşmuyorlardı. Eylemci ve örgütlü öğrencilerden olmamak, muhtemelen belirleyici oldu benim için. Onların 1980’lerin sonunda Siyasal’da Kürt sorunu vb. tartışıp tartışmadığını bilmiyorum doğrusu.

Dönem, koşullar, apolitiklik, sersemlik şu bu… Sonuçta Siyasal’da okumuş biri, o yaşa dek böylesine can alıcı bir konuya ilgisiz ve bilgisiz kalabildi. Sünni-Türk kesimden olup ilk-orta eğitimi 1980’lerde gören, ailesi merkez-sağ eğilimli çoğu insanın benzer durumda olduğunu tahmin ediyorum. Evde konuşulmuyor, okulda konuşulmuyor, mahallede konuşulmuyor, evinize giren gazetelerde (Tercüman ve Milliyet) yazmıyor ya da yalan yazıyor, SBF’ye giriyorsunuz ve orada konuşulup konuşulmadığı da belirsiz. Bir de şu var, kazara konuşulduğundaysa zaten pek hoş sözcükler işitmiyorsunuz. Önce eşkiyalık, sonra terörizm vs.

Bu durumda, insanın kafasını karıştıracak birileriyle, bir şeylerle karşılaşması gerekiyor sanırım. Londra’daki toplantı, benim ‘karşılaşmam’ oldu. O günden sonra, Türkiye’de çile çeken ve kimlikleri reddedilen insanların yaşadığını, bu konuyla ilgilenmenin ise benim gibi biri için hep endişe kaynağı olduğunu, olacağını anladım. O ‘benim gibi biri’ tanımına, cesaretsizliği eklemeliyim. Konunun içeriğinden kaynaklanan ‘endişeye’ teyellenmiş, ‘özgül’ nitelik. Yalan söyleyecek halim yok.  

Yıllardır, bir tarihte farkına vardığım bazı sorunların/acıların, neden o tarihte farkına varabildiğim üzerine düşünüyorum. Belki birazı benim hatam, ancak yalnızca bireysel tercih ya da hatalarla açıklamak mümkün değil. Birkaç yıl önce, son derece prestijli bir vakıf üniversitesinin hukuk fakültesinde çalışan meslektaşım, derste Cumartesi Anneleri’nden söz edince, hiçbir öğrencinin bilmediğini fark ettiğini söylemişti. Benden beterleri var, demek ki! Herkese aptal ya da yalancı dense, sorun çözülür mü? Ahalinin birbiriyle iletişim kurmaktan helak olduğu bu devirde, nasıl olur? Oluyor işte. Türkiye’yi sosyal medyada takip edilen ‘arkadaşlardan’ ibaret görme yanılgısına düşmek budur, belki de.

Yine de, geç de olsa fark etmek kötü bir şey olmasa gerek. Mesele, bir kez gördükten sonra artık görmezden gelmemekte. Endişe, cesaret, kişilik, tercih vs. nevi sözcükler, o andan itibaren devreye giriyor.

Yıllar içinde akademinin, toplumun geneliyle çok belirgin ortak nokta ve alışkanlıkları olduğunu deneyimliyor insan. Evde konuşulmayanı, sokakta yokmuş gibi yapılanı, okulda işitilmeyeni ya da yalan haber ve bilgiye konu olanı, Türkiye üniversitesinde açıkça ve özgürce konuşup tartışmak kolay iş değil. Belki mümkün, ancak zahmetli. 

Üniversite ve akademi, kısa süre içinde insana hangi konuları çalışmanın pek uygun olmayacağını hissettirir. Bilimsel özgürlüğün ölçüsü her kurumda farklı olmakla birlikte, en özgür olanında dahi sınırları çizilmiş bir dünyada olduğunuzu bilirsiniz. Adı açıkça konmamış, ancak içten içe anladığınız, haddinizi aştığınızda size hatırlatılacak sınırlar. Çok uzun yıllar, hatta akademin hayli ‘sol’ olduğu dönemlerde Türkiye’de belli konuların sosyal bilimlerin ‘ilgi alanına’ girmemiş olması, tesadüf değil kuşkusuz.

Okuduğunuz yazının konusu, akademi vs. eleştirisi değil. Peşrevi uzatmamın nedeni, bir sorunu fark ettiğiniz andan itibaren de, o sorunu bir çalışma/ilgi konusu haline getirmenin bazı güçlüklerini anlatmaya çalışmak. Türkiye’de gayrimüslimler, özellikle Ermeni meselesi ve Kürt sorunu hakkında ‘ana akım’ (resmî) görüş dışında bir şeyler söylemek, yazıp çizmek, hemen her zaman zorluydu.

Birileri o zorluğu farklı ölçülerde göze almış, alıyor tabii. Yine de şöyle bir düşünsek, sözünü ettiğim başlıklara ilişkin üniversitelerden çıkmış kaç çalışma hatırlıyorsunuz? ‘Çok affedersiniz Ermeni’ ya da ‘sözde Kürt sorunu’ tezlerinden söz etmediğimi tahmin edersiniz. Yıllar önce, tarihçi bir hocamızın 1935 Tunceli Kanunu ile ilgili yazdığı ve resmî arşiv belgelerinden kotarılmış, kendi tabiriyle son derece ‘sıradan’ bir yüksek lisans tezi için ‘iki’ jüri üyesi bulmakta nasıl zorlandığını anlattığını hatırlıyorum. Hayli ‘solcu’ kurumunda. 

Ama yine de bu konuyu çalışıp yazmış işte. Öyle mangal yürek gerekmiyor demek ki. Birileri, bir şey yapmayı istediği, asgari cesaret gösterebildiği için ‘ilerliyor’ hayat. Gördüğüne, ‘gördüm’ demek yeterli aslına bakılırsa. Buna mukabil, bir kez o sıradan cesareti gösterenin yaşamı da öncesi gibi olmuyor memlekette. Ne kadar basit her şey ve ne denli zahmetli.

Türkiye’de sittin sene insan hakları hukuku alanında çalışıp bir kez bile Kürt konusuna girmemek mümkün mü, elbette mümkün. “Şekerim teorik boyutunu çalışıyorum.” Kurumlar, başvuru mekanizmaları vs. Ne güzel, elbette çalışılmalı, kuşkusuz Rawls’lar Dworkin’ler de okunup bilinmeli, anlatılmalı. Akademisyen aktivist olmadığı gibi olmak zorunda da değil üstelik. Ancak örneğin cenazesi bir hafta boyunca asfaltta kalmış bir Kürt kadını, cenazesi buzdolabında bekletilmek zorunda bırakılmış Kürt çocuk, cenazesi mezarından çıkarılmış bir Kürt anne, ‘insan hakları hukuku’ alanının konusu değil midir? Bana öyle gibi görünüyor!

“Canım siz de aklınızı Kürtlerle, Ermenilerle bozmuşsunuz, başka sorun yok mu?” Doğru,  ancak aklı fikri Kürt ve Ermeni sorunlarıyla bozmakla, ısrarla görmemek, ısrarla görmemek, ısrarla görmemek ve ısrarla görmemek arasında koskoca bir alan var. Memlekette, insan hakları ihlallerini Uygur Türkleri vesilesiyle keşfetmiş hukuk profesörleri mevcut, örneğin. Türkiye’de yaşıyorlar. Evet evet, hani şu bizim de yaşadığımız ülkede.

Tabii bir şeyi hatırlatmayı ihmal etmemeli: İnsan hakları alan bilgisi, yalnızca insan hakları savunuculuğu için kullanılmıyor. Nihayetinde devletlerin avukatları da aynı bilgiden yararlanarak hareket ediyor. Ya da akademide olup devletlerin gönüllü avukatlığını yapanlar. Örneğin, ABD’de de, devletin Guantanamo’da yaptıklarının işkence sayılmayacağını kanıtlamak için kırk takla atan soytarılar bulmak mümkün. Her yerde, her zaman oldu. Okuduğunuz yazıda eleştiri cümlelerine konu olanlar, bu zevat değil kuşkusuz.

İnsan hakları alanı çalışmaları da, diğer disiplinler gibi farklı açılardan eleştirilir. Türkiye’de de türlü nitelikleri nedeniyle hem sağ (doğal olarak!) hem de solun bir kesimince sürekli iğnelenir. Çalışanın meşrebine göre, ciddi ölçüde ‘gelir’ kaynağına da dönüşebilir, ayrıca. Ancak tüm bu gerçekler, hak mücadelesinin ‘insanı devletlere karşı korumayı’ hedefleyen temel içeriğini görmeyi engellememeli. 

İnsan hakları savunucularının muhatabı, doğal olarak devletlerdir. (‘Yatay etki’ konusu bu yazı bağlamında gereksiz.) Dünyanın her yerinde ve konunun ‘asıl’ doğası gereği, savunucunun karşısında devlet olur. Takdir edersiniz ki, o devletin Norveç oluşuyla, Türkiye ya da Azerbaycan oluşu arasında görmezden gelinemeyecek fark var. İskandinav ülkesinde insan hakları savunuculuğu yapmakla, Türkiye’de çaba harcamak arasındaki fark. O fark, bazen bir ‘yaşamın sona erdirilmesi’ anlamına gelir…

Herhangi bir bilim dalı, çalışanı için ‘huzur bahçesi’ olabileceği gibi, ömür törpüsüne de dönüşebilir. İstisnaları bu nedenle biliriz, duyarız. Bülent Şık örneğin, ya da Onur Hamzaoğlu. Diğerlerinin yapmadığını yapıp göze almadığını aldılar. Bedel ödediler. Bedel demişken, İsmail Beşikçi’yi anmadan olur mu? On yedi yıl, cezaevinde. Tahir Elçi. Çok isim var anılabilecek, haksızlık olmasın. Ya da, o kadar da çok isim yok aslında.

Herkes ne üzerine çalışması gerektiğini, o görünmez çizginin nerede başlayıp bittiğini bilir üniversitede ve hayatta. Ben de biliyordum. Birileri o sınırı zorlar, hatta çıkıp duvarı yıkar. Rahatını bozar, keyfini kaçırır, canını sıkar. Diyelim, biri sürekli ne kadar çok vergi ödediğini anlatır, diğeri burnunu cezaevinden çıkaramaz, avukatların. 

Siyasal’da çalışmaya başladığımda, orada bulduğum özgürlükçü ortamı, biz öğrenciyken asistanlığa başlamış insanların bir kısmına borçlu olduğumu fark etmiştim. 12 Eylül’ün enkazını onlar kaldırıyordu. Onlar sayesinde okulda Kürt ve Ermeni sorunları gibi netameli konular tartışılabildi, derslerde pek endişe duyulmadan anlatılabildi.

Hep ‘endişeli’ oldum akademide ve hayatta. Cesur biri değilim. Zihnimde bir sürü sınır çizdim kendime, sonra o sınırları aşmak için çaba harcadım. Biraz oldu, biraz olmadı. Neyse ki, hiç olmazsa, bir kez gördüğüme ‘görmedim’ demedim bugüne dek. Hiç olmazsa. Ancak yıktığım bir duvar da yok şu yaşıma dek. Bu nedenle, çizgiyi aşacak cesarete sahip olanları hep büyük sevgiyle, takdir duygusuyla, özenerek izledim. Hayalimde, önlerinde iliklediğim bir düğme oldu.

Eren Keskin, Şebnem Korur Fincancı, Ömer Faruk Gergerlioğlu… 

Üçü de türlü ‘suçlardan’ mahkum edildi geçen hafta. Hiç öyle hukuka aykırı vs. konularına girecek değilim şimdi, artık neyin ne olduğunu bilmeyen kalmadı bu toprakta. Hele ki Gergerlioğlu’na yapılan, bırakın yasayı şunu bunu, Anayasa’nın 83. maddesini çöpe atıyor. Nitekim hâkimlerden biri de bunu güzelce anlatmış. Geçelim.

Üç isimle de, iki cümle olsun tanışmışlığım var. Oturup siyaset konuşsak, anlaşamadığımız konular olacağına kuşku yok. Üç ismin de, ne söyleyip yaptığını izlerim yıllardır. Beni affetsinler, kararlılıkları ‘deli işidir’ bu memlekette. Cesaret edemeyeceğim sözleri sarf eden, onca davayı, hakareti, hedef gösterilmeyi, çileyi göze alanlar. 

İkisi hekim, biri avukat. Epeyce konforlu ve para pul içinde bir ömür mümkün bu mesleklerde. Başka bir yol seçiyor ve benim gibisinin aşmaya cesaret edemediği sınırın ötesine geçip mücadele ediyorlar. Bir ömür boyu, hepsininkini toplasan bir ciğer etmeyeceklerin, izansız cümlelerine maruz kalarak.

İnsan hakları savunucusu olmak kolay iş değil, sabır lazım. Hepimiz insanız ve nefret ettiklerimiz var. Hak savunucusu olmak ise, “Aman efendim o insan mı ki insan hakkı olsun” zırvasının reddini gerektiriyor. Evet insan ve hakları var, diyebilmeyi. Üç isim de, söz konusu sabrın sembolü bu memlekette.

İnsan, cesaret edemeyeceğini yapıp kuramayacağı cümleleri kurana, bir ömür hiçbir beklentisi olmadan ve sahip olabileceği konforu reddederek başkalarının hakkı için mücadeleyi göze alana, saygı duymalı. Değerini bilmeli. Her ne oluyor ve değişiyorsa şu hayatta, arada bir iyiye gidiyorsa bazı şeyler, o cesaret sahipleri sayesinde.

Eren Hanım, Şebnem Hoca, Ömer Faruk Bey… Hak savunuculuğuna değer veren bir insan ve yurttaş olarak, sizlere borcumu bilerek yaşıyorum. Hiç olmazsa. 

Ömer Faruk Bey, KHK’li bir yurttaş sıfatıyla, size ayrıca çok teşekkür ederim. 

Facebook Yorumları

reklam
28.02.2021
Grev haktır…
20.02.2021
Eren Hanım, Şebnem Hoca, Ömer Faruk Bey ve endişe üzerine…
16.02.2021
Peki genç yurttaşın, muhalefetten umudu var mı?
9.02.2021
Bir iktidar destekçiliği yolu, mutedil yanaşmacılık...
8.02.2021
Mahcup olabilmek iyi bir şeydi aslında!
3.02.2021
Kurumu, ayakta ve sırt dönerek korumak...
1.02.2021
Öz vatandaş: Müslüman, Hanefiyül mezhep, Türkçe konuşur
26.01.2021
Olumsuzluklarda payı olmayanların ülkesi!
24.01.2021
Nasıl olur da Türklüğü kabul etmezler? Belki Türk değillerdir!
17.01.2021
Türklüğü benimsemeyen Ermeni’ye de mi ‘Türk’ denecek!
12.01.2021
Bir sersemletme yöntemi olarak, doğru adlandırmamak...
11.01.2021
Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı…
7.01.2021
Anam babam okul yüzü görmemişti, Boğaziçi’nde hocalık yaptım…
5.01.2021
İktidar olduğunuzda, 'münasip isimler dairesi' kurarsınız!
1.01.2021
Fikri Sağlar’a yönelik tepkinin içeriği ve muhalif siyasetçiye birkaç basit soru…
31.12.2020
12 Eylül darbecilerinin, gençlere ‘Lenin, Mao ve Kastro yerine, din öğretme’ arzusu
30.12.2020
81 baro – 22 baro = Anayasa ve Kürt sorunu!
26.12.2020
Laikleşme macerasında Türkçe ezan ve çok partili yaşam aşaması…
22.12.2020
'Terör yuvası' tamam da, 'fuhuş yuvası' biraz ağır oldu!
19.12.2020
HDP hakkında kapatma davası açılırsa ne olur?
15.12.2020
Laik Cumhuriyet laik miydi?
8.12.2020
Mülkiye, üniversite ve Muhittin (Tuncer) Bey...
6.12.2020
Osmanlı’dan ‘laik’ Cumhuriyet’e giden yolda neler yaşandı?
1.12.2020
Demokrasi için biraz olsun gerekli haslet, mahcubiyet...
28.11.2020
Osmanlı-Türk laikleşmesi: Ezber ve klişe sevgisinin yararsızlığı
25.11.2020
Kendi OHAL'imi ilan ettim şekerim, kafam rahat...
23.11.2020
Devlet bekası ve laiklik: Söz konusu devletse insan teferruattır!
13.11.2020
Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?
10.11.2020
Talihsiz bir siyasal iletişim yolu, yaranma çabası...
3.11.2020
Bir siyasi duruş olarak, istihza...
27.10.2020
Hastam çok ama doktor değilim!
25.10.2020
Türban yasakları ‘nasıl’ tartışılmıştı?
20.10.2020
AYM üyesine neden kızgınsınız, ‘Anayasaya aykırı ama evet oyu vereceğiz’ mi dedi?
19.10.2020
Bir cisim yaklaşıyor, demokrasi olabilir, aman Allah’ım!
13.10.2020
Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak...
10.10.2020
Türkiye’de anayasa ‘kavgaları’ yaşandı, ‘tartışması’ değil…
30.09.2020
‘Gerçek gündem’ kabul edilmek için ne yaşanmalı?
29.09.2020
Ayaklar, diz ve mabat açısı...
25.09.2020
Demokratik anayasa, helikopterden ‘düştüğü’ iddia edilen ...
19.09.2020
İçişleri bakanının, AYM başkanına yönelik ifadeleri üzerine…
15.09.2020
KHK'ye övgü
13.09.2020
12 Eylül anayasası, hukuku ve sona ermeyen sistem tartışması…
11.09.2020
Biz hep haklıydık ve ne yazık ki anayasalar kötüydü!
8.09.2020
'Kendimin' Diyanet'e devrini talep ediyorum...
6.09.2020
İspanyollar Franco sonrası nasıl bir sistem kurdu? Onlar da bizi kıskanıyor mu?
1.09.2020
Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!
30.08.2020
Almanya nasıl bir sisteme sahip ki, mütemadiyen Türkiye’yi kıskanıyor?
25.08.2020
Fransızlar ‘yarı başkanlığı’ benimsedi… Milli bayramlarına da değer veriyorlar!
24.08.2020
Amerikalıların derdi neydi de, ‘başkanlık’ sistemini tercih etti?
21.08.2020
Parlamenter sistemi kim, neden icat etti?
20.08.2020
Naziler durmadan yalan söylüyor ve hasımlarıyla alay ediyordu!
17.08.2020
‘Güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne demek?
12.08.2020
Hayırdır, yurttaşlıkta ‘köken’ esasına mı geçiyoruz?
25.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
12.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
1.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
28.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
7.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
5.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
26.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
11.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
5.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
1.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
29.04.2020
‘Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır’
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
18.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefre
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
1.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
28.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
14.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
8.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
12.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive