Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Osmanlı-Türk laikleşmesi: Ezber ve klişe sevgisinin yararsızlığı


28.11.2020 - Bu Yazı 774 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 On altıncı yazı…

Bir önceki yazının konusu Türkiye’deki laikleşmenin tohumları ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası’ kaygısıydı. Kaldığım yeri biraz açarak devam etmek istiyorum. Okuyacağınız bir ‘ara yazı’ sayılır.

Daha önce de birkaç kez yinelediğim gibi, yazı dizisinin derdi, ‘meraklı gazete okuru‘na anayasalar tarihinin ‘anayasaların metinleri‘nden ibaret olmadığını anlatmaya çalışmak. Anayasa tartışma ya da kavgalarına çeşitli pencerelerden bakılabilmesine katkı sunmayı denemek. Mümtaz Hoca’nın ifadesiyle, anayasaların içindeki sözcüklerden çok, dışarılarındaki hayata bakıp bazı sonuçlara varabilmek.

Bir şeyi bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekiyor: Türkiye eğitim müfredatı ve yerleşik sistem, tornasından geçenlerin sağlıklı düşünmesini önlemek üzere örgütlenmiş durumda. Bu nedenle bir şeyleri daha iyi anlayabilmek için o tornanın biraz dışına çıkmak şart. ‘Öğrenmek’ edimi eser miktar kafa karışıklığına gereksenim duyuyor. Kafa karışıklığından kastım, sorgulama ihtiyacı. Eğitim, insana öncelikle bu vasfı kazandırmalı. İşitilen, okunan, konuşulan, bildirilen, öğrenilen her şeyi sorgulamak. Yazı da aynı amaca hizmet etmeli.

Ne yazık ki, konuşurken, dinlerken, okur ya da yazarken kendinden ve müktesebatından pek kuşku duymayan çoğunlukların toprağı burası. Kötü eğitim ve sorgulamamanın sonuçlarından biri temelsiz özgüven ise diğeri, şu ya da bu yöndeki ezberlerin insanın yakasını bir ömür bırakmaması sanırım. Yazı dizisi bağlamında beni asıl ilgilendiren, ‘ezberler’ kısmı. Anlama çabasının olmazsa olmaz unsuru ‘soğukkanlılığa’ izin vermeyen tekrarlar ve duygusal refleksler.

Türkiye ‘laik cumhuriyet’inin mimarı Mustafa Kemal Atatürk çevresinde dönen tartışmaların  seyri ve üslubu ne kadar çok şey söylüyor, örneğin. “Olmazsan olmazdık” ile “Olmasaydın da olurduk” arasına bir yerlere hapsedilmek isteniyor düşünce. Oysa günümüzde halkın çoğunluğu tarafından çok sevilmesinin de, halkın daha küçük bir kesimi tarafından sevilmemesinin de tarihsel nedenleri var.

Biraz ilgisiz gibi görünecekse de, sizce bugüne dek Atatürk hakkında doğru dürüst bir sinema filmi çekilememiş olmasıyla, Türkiye toplumunun nitelikleri ve demokrasisinin hali pür melali arasında ilişki yok mu? Belgesel film (Mustafa) nedeniyle Can Dündar’a tepki gösterenlerin “Atatürk karanlıktan korkar mı hiç, yalan bunlar” dediğini hatırlarsınız.

Herhangi bir gelişme ve düşünce, ‘hainlik’ ile ‘kahramanlık’, ‘ilericilik’ ile ‘gericilik’ dışında kavramlarla da ele alınabilir. Yaşamı ve kendimizi bu denli hafife almak, böyle yoksullaştırmak zorunda değiliz. Kuruluş dönemi Mustafa Kemal’i ile 1920’ler sonu Mustafa Kemal’i ve 1930’lar Mustafa Kemal’i arasında farklar var. İlki 1921 Anayasası’nın mimarı olurken, sonuncusu ‘Türk soyunun efendiliği‘nden dem vuran Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi üzerine çalıştı. İkisi de aynı insandı.

Büyük işler başaran tarihi kişilikler, ‘kurucular’; farklı yönleriyle okumalara tabi olur doğal olarak. Yalnızca bir askerden değil, zorlu koşullarda mücadele vermiş bir siyasetçiden de söz ediyoruz. Siyaset yaparken elbette muhalefetle karşılaşıyordu. Aynı toprakta yetişmiş, hatta aynı mücadele içinde yer almış farklı görüşte insanlarla. Bugün olduğu gibi. Bir kez daha: Tarihi, memlekette genellikle tercih edildiği gibi ‘ilericilerle gericiler‘in, ‘hainlerle kahramanlar’ın mücadelesi şeklinde okumak zorunda değiliz. İkisi arasında çokça form, düşünce ve siyaset biçimi var.

Özellikle akademik alanda ‘nesnellik’ ile ‘yansızlık’ arasındaki ilişkinin niteliği bilinçli olarak yanlış betimleniyor uzun süredir. Sanki ‘nesnel’ olmak için ‘yansız’ olmak gerekirmiş gibi yazılıp çiziliyor, ‘hâkim’ anlatıda. Kuşkusuz bu tavrın nedeni, düşüncenin ‘egemen ideoloji‘ye hizmet edebilmesini sağlamak. Oysa diğer insanlar gibi bilim insanı da ‘yansız’ olmaz, ancak ‘nesnel’ olmak zorundadır. Önünüzdeki somut gerçekliği görmezden gelemezsiniz, buna mukabil bir kez gördükten sonra onu nasıl ele alacağınız, durduğunuz yerle ilişkili.

Daha ziyade akademik dünya için anlamlı gibi görünen ‘nesnellik’ ve ‘yansızlık’ ilişkisini; burada dinler, laikleşme, Osmanlı-Türk macerası, tarihsel kişilikler bağlamında değerlendirebiliriz. Örneğin dinlere yönelik bireysel tavırlar, onların tarihlerini ve kitleler bakımından anlamını görmezden gelmeye neden olmamalı. Örneğin Osmanlı’ya ilişkin olumlu ya da olumsuz yargılar, koskoca bir tarihin türlü açılardan ele alınması gereğinin ihmal edilmesine neden olmamalı. Örneğin Atatürk’ü çok sevmek ya da sevmemek, onu bir lider ve bir insan olarak belli bir mesafeden tanımayı, siyasetini değerlendirmeyi, koşullarını göz önünde bulundurmayı engellememeli.

Tarihsel kişiliklere, tam anlamıyla sahip olup olmadıkları belirsiz olumlu ya da olumsuz nitelikler atfetmek onların değil, büyük ölçüde takipçilerin ve hasımların marifeti kuşkusuz. Bilinçli ya da bilinçsiz bir ‘ayıklayıcı’ okuma becerisinden kaynaklanıyor. Hocamız Ömür Sezgin’in ‘Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu’ (Birey/Toplum, 1984) isimli kitabındaki şu saptamasına katılmamak mümkün mü: “Bir strateji bir kez saptanınca geçmişe dönüp bu stratejinin geçerliliğini savunmak oldukça kolaydır. Çünkü onca tarihsel belge arasında, elbette kanıtlanmak istenen savın doğrultusunda birkaç belge kolaylıkla bulunabilir.”

Hal böyleyken, örneğin geri kalmışlığı öncelikle ‘din’le açıklamak isteyen biri, ihtiyaç duyduğu tarihsel kanıtları bulmakta hiç zorlanmaz. Durumun vahametini ‘gerçek din’den uzaklaşmakla açıklamaya çalışan diğerinin, pek zorlanmadığı gibi! Bir laik, bir dindar ya da bir ateist, Mustafa Kemal’in dinle ilgili farklı zamanalarda dile getirdiği sözleri kendisine kalkan yapabilir.

Hatta bazı TV kanallarını seyredip Mustafa Kemal Atatürk’ü o ekranlarda konuşanlardan dinleyip okuyanlar, kendisinin hayli dindar biri olduğunu düşünebilir ki tahmin edilebileceği gibi Mustafa Kemal’in dinle yakın muhabbeti iddiasının insaflı tabirle çocuksuluğu, aynı ‘seçmeci’ anlatıdan kaynaklanır. Daha sonra yeri geldiğinde yine değineceğim; örneğin 1933’te ezanın Türkçe okunmasını sağlayan Mustafa Kemal, 1950’de yeniden Arapça ezana dönülürken de milletvekilleri tarafından referans gösterilebiliyordu!

Özetle: Mustafa Kemal’in ‘laik cumhuriyet’ ideali o yıllar/koşullar için hayli cesur, köktenci bir adımdı. Buna kuşku yok. Ancak mesele şu ki, ‘laikleşme’ bir günde olmadığı gibi, o adımları atan Mustafa Kemal ve kurucular kendilerinden önceki tarihin ve gelişmelerin ürünüydü ve o tarihe dek ‘din’, her zaman şu ya da bu ölçüde bir ‘araç’ olarak kullanılmıştı. Değişmeyen bir ilke ve kaygı olan ‘devlet bekası’ uğruna. Osmanlı’dan Cumhuriyet anayasacılığı ve laik düşünce savunusu da söz konusu ‘ana yol’dan sapmış değil.

Bu nedenle, Cumhuriyet’ten önce ‘adı konulmamış’ laikleşme adımlarından haberdar olmak, hem Türkiye laikliğinin hukuksal/hukuk dışı niteliklerinin anlaşılmasına, hem de olup biteni kavramayı çoğu zaman imkânsızlaştıran bazı klişelerin sorgulanmasına yardımcı olabilir.

Örneğin bu yaşıma dek en sık işittiğim ezberlerden biri şu: Efendim bizi din bu hale getirdi, geriliğimizin sebebi dindir.

Hayır, değildir. Böyle kanılar, çoklukla düşünce konforu sağlamaya yönelik temelsiz iddialardır. Koskoca tarih, tek bir olgunun varlığıyla ve onun şekli şemailiyle açıklanamaz. Dinler, tarihsel toplumsal gelişmelerde etkili olabilen etmenlerden yalnızca biri.

Sözünü ettiğimiz İslam dini ise -ki öyle- tarihi boyunca tek bir yorumu olduğu, yani asırlar boyunca hiç dönüşmeyen bir ‘din’ olabileceği nasıl tahayyül edilebilir? 9’uncu yüzyılda Mutezileyi benimseyen iktidarlar döneminde Eski Yunan klasiklerinin çevrildiği İslam devriyle, 13’üncü yüzyıldan sonra giderek hâkim olan din anlayışı nasıl aynı olsun?  

Osmanlı bir teokrasiydi, doğru. Buna mukabil ‘eyaletler’den, ‘fethedilen yerler’den oluşan, hukuk sisteminde yalnızca şeriatın değil, örfi hukukun ve önceki devlet geleneklerinin de pay sahibi olduğu, çoğu zaman devlet siyasetine dini kılıf bulmaya çalışan şeyhülislamın kaderinin, hükümdarın iki dudağı arasında bulunduğu bir teokrasiydi.

Her gelişmeyi ‘dinin rolü’yle açıklama eğiliminde olanlar, hem devletin sınıfsal renginin ve  niteliklerinin, hem de bir insan topluluğunun yüzyıllar boyunca hiçbir değişim geçirmediğini mi düşünür? Böyle bir şey mümkün mü? Bırakın yüzyıllar öncesini ve bugüne bakın lütfen: Günümüz Türkiyesi’nin iktidarına bakınca yalnızca din mi görüyorsunuz? Müteahhitlik faaliyetleri ile ihaleler? Tartaklanan işçiler, yasaklanan işçi yürüyüşleri, her koşulda kârını artıran büyük sermaye? Hangisi hâkim rengini veriyor rejimin, din mi sermaye çıkarı mı? İkisi de mi? İlahiyat fakültesine, meşhur ihaleci müteahhitin adını verdiler; nasıl da sembolik değil mi!

Avrupa ve Osmanlı’nın tarihinde belirleyici olan dindarlık mıydı, yoksa ‘dinler’, sınıf mücadelesinde (ve Osmanlı’nın devlet nizamında) hâkim olanın ihtiyaç duyduğu ‘ideolojik kılıf’ı teyelleyen etmenlerden biri miydi? Protestanlığın üç büyük isminden Thomas Müntzer, yaşamı pahasına isyan eden köylülerin yanında dururken, ‘muteber’ Martin Luther, burjuvazi tarafından neden o denli sevildi?

İngiltere’de VIII. Henry Anglikan Kilisesi’ni yalnızca ‘ailevi gerekçelerle’ mi kurdu; yoksa Roma Kilisesi’nin elindeki devasa topraklar İngiliz burjuvazisinin eline geçerken herkesin keyfi yerinde miydi? Peki Osmanlı’da din, yalnızca dindarlıkla mı ilgiliydi? Bir kez daha: Bu toprakların tarihinde, devlet yönetimine ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası’ hedef ve kaygısı bir an olsun akıldan çıkarılmamalı.

Bir tarihten sonra Osmanlı’yı yaya bırakan Avrupa’da Hıristiyanlığın/skolastik düşüncenin etkisi, Rönesans ve Reform’a rağmen Aydınlanma (doğa bilimlerindeki gelişme) devrine dek gücünü korumadı mı? Hıristiyan Avrupa’nın dininin, Müslüman Osmanlı’nın dininden farkları neydi? Osmanlı’nın çok güçlü olduğu birkaç asırlık dönemin hâkim dini de, İslam değil miydi? Hangi ‘dini ya da din dışı’ etmenlerin rolüyle 17’inci yüzyılla birlikte işin rengi değişmeye başladı? O rengin değiştiğini fark eden Osmanlı, kaçmakta olan trenin peşinden koşarken neler yaşadı?

‘Osmanlı’ derken hep devleti kastediyoruz, o esnada toplum derin dondurucuda mıydı? Eğer bir laikleşmenin tohumları atıldıysa, toplumsuz mu oldu bu? İhtimal dahilinde mi?

Osmanlı-Türk laikleşmesine ‘on yedinci’ yazıda devam edeceğim…

Bu yazıyı, tarih hocamız Taner Timur’un, çok sevdiğim bir çalışmasından (size de tavsiye ederek) bazı ‘alıntılar’la bitirmek istiyorum: ‘Osmanlı Kimliği’ (İmge). Bendeki baskı 1998 tarihli.  İlk baskı 1986’da yapılmış.

Taner Hoca, ‘Osmanlı kimliğini ortaya koyabilmek için öncelikle bu uygarlığın İslami renginin kuvvetle vurgulanması gerektiğini’ belirttiği kitabınının merkezine, bir kültür-kimlik krizi yaşadığımız varsayımını takip eden “Geçmişle günümüz arasında uyum sağlamak nasıl mümkün olabilir?” sorusunu koyup Batı ile Osmanlı’ya bu gözle bakıyor. İki medeniyetin tarihini sorgulama/hatırlatma çabası, Osmanlı-Türk laikleşmesi konusunda da ipuçları sunuyor.

Okuduğunuz yazı bağlamında beni daha çok ilgilendiren, özellikle ‘din’in konumuna dair şu satırlar:

“Yakın tarihimizle ilgili yanlış bir analizden hareket ederek, İslam kültürünü bir ‘gericilik’ kaynağı olarak görürsek, evrensel tarihin bazı zirve noktalarını anlayamayacağımız gibi, kendi tarihi mirasımızla da kompleks yaratıcı bir kopukluk içine girmiş oluruz. Osmanlı toplumu İslam yüzünden geri kalmamıştır. Osmanlı toplumunu geri bırakan unsurlar, aynı ortam içinde, dini de geri bırakmıştır… 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Mehmed Birgevi Efendi’nin dar kalıpları, Müslümanlığın güçlü bir akımı haline gelmişse, bunun din dışında bir sürü nedeni vardır. Eğer biz sonucu, neden olarak görürsek Farabi’leri… güçlü düşünürleri yaratan kültür ortamını hiçbir şekilde açıklayamayız.”

Belli bir aşamada başlayacak ‘Batı’yı yakalama’ çabaları esnasında sıklıkla dile getirilen serzeniş ve hedeflerden birinin de ‘gerçek İslam’ düşüncesini ortaya çıkarmak (bugün dahi çokça tanık olduğumuz!) olduğunu, Hoca’nın bu saptamasıyla birlikte akılda tutmakta yarar var. Taner Timur’un ‘Osmanlı münevveri’ hakkındaki görüşlerine, başkaca yazarlarınkiyle birlikte sonraki yazıda yer vereceğim.

Cesur devrimci kararlar, boşlukta değil, eninde sonunda bir toplumun sinesinde kabul gördüğü için şu ya da bu ölçüde başarılı olabiliyor. Türkiye’de olduğu gibi. Dolayısıyla eğer bugün laiklik ilkesinin iktidarca (ve sanırım muhalefetçe de!) yok sayılmasından kaynaklanan sorunlar varsa ki var, gelecekteki çözümünü de, toprağımızdaki laikleşme macerasının özgül niteliklerini düşünerek aramakta yarar olabilir…

Facebook Yorumları

reklam
17.01.2021
Türklüğü benimsemeyen Ermeni’ye de mi ‘Türk’ denecek!
12.01.2021
Bir sersemletme yöntemi olarak, doğru adlandırmamak...
11.01.2021
Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı…
7.01.2021
Anam babam okul yüzü görmemişti, Boğaziçi’nde hocalık yaptım…
5.01.2021
İktidar olduğunuzda, 'münasip isimler dairesi' kurarsınız!
1.01.2021
Fikri Sağlar’a yönelik tepkinin içeriği ve muhalif siyasetçiye birkaç basit soru…
31.12.2020
12 Eylül darbecilerinin, gençlere ‘Lenin, Mao ve Kastro yerine, din öğretme’ arzusu
30.12.2020
81 baro – 22 baro = Anayasa ve Kürt sorunu!
26.12.2020
Laikleşme macerasında Türkçe ezan ve çok partili yaşam aşaması…
22.12.2020
'Terör yuvası' tamam da, 'fuhuş yuvası' biraz ağır oldu!
19.12.2020
HDP hakkında kapatma davası açılırsa ne olur?
15.12.2020
Laik Cumhuriyet laik miydi?
8.12.2020
Mülkiye, üniversite ve Muhittin (Tuncer) Bey...
6.12.2020
Osmanlı’dan ‘laik’ Cumhuriyet’e giden yolda neler yaşandı?
1.12.2020
Demokrasi için biraz olsun gerekli haslet, mahcubiyet...
28.11.2020
Osmanlı-Türk laikleşmesi: Ezber ve klişe sevgisinin yararsızlığı
25.11.2020
Kendi OHAL'imi ilan ettim şekerim, kafam rahat...
23.11.2020
Devlet bekası ve laiklik: Söz konusu devletse insan teferruattır!
13.11.2020
Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?
10.11.2020
Talihsiz bir siyasal iletişim yolu, yaranma çabası...
3.11.2020
Bir siyasi duruş olarak, istihza...
27.10.2020
Hastam çok ama doktor değilim!
25.10.2020
Türban yasakları ‘nasıl’ tartışılmıştı?
20.10.2020
AYM üyesine neden kızgınsınız, ‘Anayasaya aykırı ama evet oyu vereceğiz’ mi dedi?
19.10.2020
Bir cisim yaklaşıyor, demokrasi olabilir, aman Allah’ım!
13.10.2020
Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak...
10.10.2020
Türkiye’de anayasa ‘kavgaları’ yaşandı, ‘tartışması’ değil…
30.09.2020
‘Gerçek gündem’ kabul edilmek için ne yaşanmalı?
29.09.2020
Ayaklar, diz ve mabat açısı...
25.09.2020
Demokratik anayasa, helikopterden ‘düştüğü’ iddia edilen ...
19.09.2020
İçişleri bakanının, AYM başkanına yönelik ifadeleri üzerine…
15.09.2020
KHK'ye övgü
13.09.2020
12 Eylül anayasası, hukuku ve sona ermeyen sistem tartışması…
11.09.2020
Biz hep haklıydık ve ne yazık ki anayasalar kötüydü!
8.09.2020
'Kendimin' Diyanet'e devrini talep ediyorum...
6.09.2020
İspanyollar Franco sonrası nasıl bir sistem kurdu? Onlar da bizi kıskanıyor mu?
1.09.2020
Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!
30.08.2020
Almanya nasıl bir sisteme sahip ki, mütemadiyen Türkiye’yi kıskanıyor?
25.08.2020
Fransızlar ‘yarı başkanlığı’ benimsedi… Milli bayramlarına da değer veriyorlar!
24.08.2020
Amerikalıların derdi neydi de, ‘başkanlık’ sistemini tercih etti?
21.08.2020
Parlamenter sistemi kim, neden icat etti?
20.08.2020
Naziler durmadan yalan söylüyor ve hasımlarıyla alay ediyordu!
17.08.2020
‘Güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne demek?
12.08.2020
Hayırdır, yurttaşlıkta ‘köken’ esasına mı geçiyoruz?
25.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
12.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
1.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
28.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
7.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
5.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
26.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
11.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
5.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
1.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
29.04.2020
‘Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır’
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
18.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefre
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
1.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
28.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
14.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
8.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
12.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive