Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?


13.11.2020 - Bu Yazı 1753 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Meraklı okura yönelik hükümet sistemleri ve demokratikleşmeleri konulu yazı dizisine, ‘laiklik’ ile devam ediyorum. On beşincisi de aynı konuda olacak. Okuyacağınız yazıda Türkiye’ye değinmeyip bizde laikliğin gelişimini ve sorunları Osmanlı-Türk anayasacılığından hareketle, sonraki yazılara bırakacağım.

1982 Anayasa’nın ikinci maddesinde Cumhuriyet’in temel niteliklerinden biri olarak yer verilen laiklik ilkesi, demokratik sistemlerin olmazsa olmazı. Bu nedenle ‘yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokrasi yok’ cümlesini defalarca kurdum. Ancak bu ifadeyi okuyan bir sosyal bilimci ya da kamu hukukçusu hemen itiraz edebilir ve itirazında haklı noktalar da bulunabilir. Örneğin, “Nereden çıkardın, Fransa ve Türkiye dışında laik devlet var mı?” ya da “Sekülerlikle laikliği aynıymış gibi gösteriyorsun ama değil” diyebilir. Bu nedenle söylemek istediğimi biraz açmak istiyorum.

Laiklik çok zor bir konu, evet. Yalnızca Türkiye için değil, demokratik sistemler bakımından da zor. İnançlar, o inançların niteliği, tarihsel evrimi, devletlerle kurduğu ilişki, bir inancın hangi düzeyde ve adla kurumsallaştığı ya da kurumsallaşmadığı, devletlerin ve toplumlarının din ile ilişkisi üzerinde belirleyici. Hem devlet örgütlenmesini, hem devlet yurttaş ilişkisini, hem de yurttaşlar arasındaki bağları ilgilendiren tarafları var.

Bir de Türkiye gibi ülkelerin yaşadığı ‘nakil’ sorununu eklemek gerekir. Nihayetinde klasik demokrasinin kuralları, hükümet sistemleri, insan hak ve özgürlükleri denilen alan ‘Batıda’ doğup gelişti. Bugün demokratik sıfatıyla anılan sistemler de hepi topu üç dört ülkenin tarihsel gelişiminde ortaya çıkıp dünyaya yayıldı. Yayılırken her ülkenin ‘özgül’ nitelikleriyle yoğruldu ve ister istemez, az ya da çok değişiklik geçirdi.

Bu nedenle, örneğin hiçbir parlamenter sistem birbirine tümüyle benzemiyor, buna mukabil ‘ana ilkeler’ elbette ortak. Yani, işin bir de ‘özü’ var. Karşılaştırma, bir kurumu ve olguları anlamak için kuşkusuz gerekli ancak karşılaştıranın teknik ayrımlar içerisinde nefessiz kalmasına neden olmamalı. ‘Karşılaştırılanlar’ arasındaki ortak niteliklerin tespiti bu nedenle önemli.

Laiklik uygulamaları için de aynı şeyi düşünmek mümkün. Türkiye’de bir ara laiklik-sekülerlik ‘ayrımı’ üzerinde o kadar çok duruldu ki (akademik çabanın yanında kuşkusuz bir siyasal taleple de ilgiliydi bu) ortak niteliklerinin ihmal edildiği yetmezmiş gibi, vardığımız yerde sen sağ ben selamet, ikisini de arar olduk!

Konunun uzmanlarını kızdırıp had aşmadan, daha anlaşılır hale getirme isteğiyle biraz ‘sözcük’ üzerinde duralım. 

İngilizce-Fransızca bir sözlükte ‘seküler’in karşısında ‘laik’ yazar. Latincedeki ‘laicus’tan türeyen sözcük, Türkçeye Fransızcadaki ‘laik’ sıfatından geçmiş. İsim hali, laisite. ‘Dine/kiliseye ait olmayan’ anlamına geliyor. Bir başka deyişle, ‘dünyevi alana ait’. ‘Laisite’ ve ‘laisizm’ arasında da fark var. Laisizm ile daha ziyade laik niteliklere sahip olmayan bir toplumu laikleştirmek için öngörülen ‘program’ kastediliyor gibi. Felsefi planda ise anlamı laik eylem ve düşünceye bağlılık. 

Eski Yunan’da ‘laikos’, ‘halktan olan’ demek. Yukarıda söz ettiğim ‘laicus’ Ortaçağ Kilise Latincesinden. Birlikte düşünüldüğünde, din adamı olmayan, ruhbana/kiliseye ait olmayan, yani ‘halktan’ anlamında. Sekülerlik, Latince ‘saeculum’ (yüzyıl) sözcüğünden türeyen ‘saecularis’ten geliyor ve ‘yüzyıla ait olan’ demek. Bu dünyaya aitlik. 

Laik ülke olarak her zaman Fransa, sekülerlik içinse daha ziyade İngiltere örnek verilir. Bana kalırsa bu örneklendirme, iki kavram arasında büyük fark olduğu değil, Fransa’nın ve Anglosakson geleneklerin tarihlerinden kaynaklanan başkalıkların neden olduğu din-devlet-toplum ilişkisini betimlediği anlamına gelir. Sekülerlik, dinsel kökenli örf-âdet ile laik hukuk kurallarının ‘yoğrulduğu’ bir toplumsal düzen hedefini anlatmak istiyor olsa da, ikisi arasında keskin hatlar çizmenin anlamlı olmadığı kanısındayım.

Laiklik kavramının/olgusunun zaman içinde yaşadığı değişim, ‘kilisenin’ dönüşümü ve dünyevi iktidar üzerindeki hâkimiyetinin güçlenmesiyle ilişkili. Haliyle, Hıristiyanlığın tarihsel serüveni, teolojisinin (felsefesinin) durakları ve nihayetinde yalnızca manevi yönden değil, ‘maddi’ açıdan da palazlanan Kilise’nin iktidar üzerindeki iddialarıyla bağlantılı. Kilise iktidar savaşına girdikçe Hıristiyanlığın da rengi, dili değişti. Hz. İsa’nın “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin” ilkesinden, Konstantin tarafından devlet dini (MS 313) kabul edildiği döneme varıldı… 

Ardından, papalar ile imparatorların güç savaşı, yabancı istilaları sonucunda siyasi birliklerin parçalanarak ‘feodal’ siyasal düzenlerin doğumu, bu düzen içinde zayıf düşen hükümdarların Papalığı sürekli yardıma çağırıp kilise otoritesinin güçlenmesine neden olmaları, siyasal/ekonomik koşullar altında ezilenlerin ‘cennet vaadine’ sarılması, ruhani iktidarın dünyevi iktidara üstünlüğünü iddia eden kilise doktrininin gelişmesi (özellikle Aziz Paul ve Aziz Augustinus’un öğretileri)…

13. yüzyıl civarında laik düşünce hâkim olmaya başladı. Yeni bir sınıfın, burjuvazinin serpildiği süreçte. Özellikle Kuzey İtalya ve Almanya’da ‘laik komünler’, laik düşüncenin gelişimine azımsanmayacak katkı sunarken, feodalitenin gerilemesiyle dini görüşleri de giderek güç kaybediyordu. Burjuvazi, geliştiği dönemde hükümdarlarla işbirliği yaparak feodal kurumlarla mücadele etti ve sonunda kazandı. Tabii birkaç asırlık bir savaştan söz ediyorum, iki günde olmadı hiçbir şey. Epeyce dinsel çatışma yaşandı, kan döküldü. Ayrıca laikliğin güçlenmesiyle, kapitalizmin gelişmesi arasındaki somut ve doğrudan ilişkiyi gözden uzak tutmak olanaksız.

Bu ilişkiye dair Mehmet Ali Kılıçbay’dan konuyu derleyip toparlayan satırlarından kısa bir alıntı yapmak istiyorum: (Cogito, Laiklik, 1994)

“…Kapitalizm, üretimin doğanın üretkenliğinin bir sonucu olduğu kavrayışını reddetmek zorundadır. Çünkü Antikitenin  ve feodaliteyle çakıştığı kadarıyla Ortaçağın, maddi ürünleri doğanın cömertliğine bağlamaları, iktisat ile tanrısal lütfu birleştirmektedir. Böylece tanrılar ne kadar verirse, insan onunla yetinecektir ve maddi kürenin kendine özgü bir dili olmayacaktır, çünkü iktisat yoktur. Oysa kapitalizm birçok özelliğinin yanı sıra, kâr hadlerinin düşme eğilimi karşısında, olmazsa olmaz bir ilke olarak, birim başına üretkenliğin artırılmasına kökten bağlıdır… O halde, maddi dünyanın kendine özgü söylemini oluşturmak gerekir. Bu açıdan, kapitalizmin oluşma ve kendini kanıtlama tarihini, maddi kürenin özerk bir alan olarak inşa tarihi olarak da okumak mümkündür.”

Yeni sınıf ve üretim biçiminin etkisiyle gerçekleşen keşifler, yeni sermaye birikim modelleri, yeni düşünce akımlarının ve tabii düşünürlerin doğumu. Batı düşüncesine, sanatına ve siyasal gelişmelerine yön veren en önemli durak herhalde Rönesans ve Reform hareketlerinin başlaması, kilise dogmalarının yerini giderek ‘aklın’ alışı oldu. Luther, Calvin ve Munzer; ama özellikle Luther’in adıyla özdeşleşen Protestanlığın ortaya çıkışı. Dönemin büyük düşünürü Machiavelli’nin Prens’inde, Floransalı kâtibin hükümdara tavsiyelerinin artık dinle pek ilgisi yoktu. 

Bodin’in, More’un, Hobbes’un, Grotius’un düşüncelerinde, dinin devlet üzerindeki belirleyiciliği terk ediliyordu. Bunlara 17. yüzyıldan itibaren giderek itibar kazanan ‘akılcılığı’; Descartes’ı ve Voltaire’i, 18. yüzyıl Ansilopedistlerini, Diderot, D’Alembert, Rousseau’yu ve nicelerini eklemek gerekir. Ve tabii, ‘egemenliği’ gökyüzünden yeryüzüne indirip burjuvazi bakımından son derece kullanışlı bir soyut kavrama/varlığa (ulus) emanet eden Fransız Devrimi. Peşi sıra, milliyetçilik. 19. yüzyılda, özellikle sosyalist düşüncenin dönüştürücü gücü, Marx ve Engels.

Uzun lafın kısası, laiklik düşüncesi Batı’da uzun süren mücadelelerin sonucunda gelişti. O dünyanın kendi koşullarının, tarihinin ürünü. Onca uzun yolda elbette değişti, dönüştü, farklı yorumları oldu. Önce, resmî din anlayışı sürse de devletler mezhepçiliği terk etti, sonra devlet dinleri kaldırıldı, ardından hukuk kuralları ve toplumsal yaşamın dinsel kurallar ile ilişkisi kesildi, ya da zayıflatıldı. Buna mukabil söz konusu aşamalar da birörneklik içinde meydana gelmedi. Ülke gelenekleri, tarihleri, hâkim inancın nitelikleri belirleyiciydi.

Örneğin ‘laik’ Fransa, Devrim’in ardından (1516’da devlet dini Katoliklik olarak kabul edilmişti) din ile ilişkisine giderek mesafe koydu ve devlet dinini reddetmişti. Napoleon döneminde geri dönüşler yaşansa da, 1830 Anayasası’nda bu konuda hükme yer verilmedi. 1848 II. Cumhuriyet Anayasası’nda Katolik dininin izleri vardı. 19. yüzyılın sonuna doğru eğitimde laikleşmeye hız verildi ve meşhur 1905 ‘Ayrılık Yasası’ (Loi de Séperation) ile Kilise ve devlet birbirinden tümüyle ayrıldı. Şu aralar Fransa’da Macron tarafından yeniden gündeme getirilen yasa, 1905 yasası. 

Ayrılık Yasası’na göre Cumhuriyet hiçbir dini tanımaz. Devlet tüm inançlarla arasına mesafe koymuştur. Ama bu mesafe, örneğin dini bayramların kabul edilmesini engellemedi (md.42).    

Almanya’da 1949 Temel Yasası (anayasa), 1919 Weimar Anayasası’nın din-devlet ilişkisine dair düzenlemelerini olduğu gibi aktardı. Anayasa’nın ‘devlet kilisesi yoktur’ ifadesi ile başlayan 136. ve devamındaki maddelerinde devlet ile çeşitli cemaat toplulukları arasındaki ilişkiler yer alıyor. Anayasa ile tanınmış bir devlet dini/resmî din yok. Weimar’dan gelen hükümlerin Alman devletinin demokratik-hukuk devleti niteliklerine halel getirmediği, bir inancın tarafını tutan adaletsiz hukuk uygulamalarına yol açmadığı, herkesin yasa karşısında eşit kabul edildiği (md.3) tahmin edilebilir.

Hükümet sistemleri bahsinde anlattığım diğer ülke ABD’de, resmen tanınmış bir din yok. 1791 yılında gerçekleştirilen ‘İlk Ek’e (First Amendment/anayasa değişikliği) göre Kongre, “…bir dinin kabulü ya da yasaklanması, söz ya da basın özgürlüğünün kısıtlanması, yurttaşın barışçıl toplantı ve dileklerini yönetime ulaştırma haklarını” yasaklayacak bir yasa kabul edemez. Yedinci Ek’e göre de, memuriyete girişte dinsel farklıklar göz önünde bulundurulmaz. 

Burada, laiklik ile sekülerlik kavramları arasındaki ayrımın keskin olmayan niteliğine dair ilginç bir örnek olarak, Mülkiye’deki siyaset bilimi hocamız rahmetli Bülent Daver’in ‘Türkiye Cumhuriyetinde Lâyiklik’ kitabına atıf yapmak isterim. Bu kitap Türkiye’de laiklik üzerine yazılmış ilk monografidir. Tarihi, 1955. Kitap boyunca sekülerlik sözcüğü yalnızca bir iki kez ve farklı bağlamda geçiyor. O dönemin literatürü içinde Daver, her devlet için yalnızca laiklik kavramını kullandığı gibi, örneğin bir yerde ABD için “Dünyanın en laik devletlerinden” ifadesini kullanıyor. Bu özel kitabı, mesleğe yeni başlayan genç meslektaşlara da hatırlatmış olayım.

Parlamenter sistemin mucidi olan ve seküler devlet dendiğinde ilk akla gelen İngiltere, bu konuda da geleneklerine son derece bağlı! İngiltere’de hükümdar Kilise’nin başı. 16. yüzyılda, altı kez evlenen ve iki eşini idam ettiren Kral VIII. Henry, Papalıkla görünürde (gerçekte, Papalığın elindeki İngiliz toprakları burjuvaziye çok cazip görünüyordu!) ‘boşanma’ konusunda yaşadığı ihtilafın sonucunda Anglikan Kilisesini kurup (resmen 1562) Protestanlığı kabul etti. Hükümdar Kilise’nin de başı. Devletin inançlar karşısındaki yansızlığı ilkesiyle bağdaşmayan bu konum, tümüyle geleneksel bir durum kuşkusuz.

Başkaca örnekler de var. Özellikle monarşilerde. En gelişmiş demokrasilerden ve yürürlükteki en eski ikinci anayasaya sahip (1814) Norveç’te, devletin resmî dini Evanjelik Luteryen (md.2) ve kral bu dine mensup olmak zorunda. (md.4). Ayrıca yarısından fazlasını kralın atadığı bakanlar kurulunun (konsey) en az yarısı da aynı dine mensup olmak zorunda. Yine geleneksel nedenlerle örneğin İspanya’da devlet hiçbir dini kabullenmese de, Anayasa Katolik Kilisesi ve diğer mezheplerle işbirliği esası hükme bağlanmış, ayrıntılar yasalara bırakılmıştır.(md.16/3) Demokrasi dendiğinde akla ilk gelen örnek ülkelerden biri olan İsveç’te ise 2000 yılındaki anayasa değişikliğine dek milli bir kilise vardı ve ‘devlet dini’ Evanjelik Luteryenlikti.

Bunca gevezeliği şu nedenle yapıyorum:  

Örneklerdeki din-devlet ilişkisi farklıkları, aynı ülkelerde inanç özgürlüğünün genişçe tanınıp yaşanmasını da, idarenin muhtelif inançlar karşısındaki mesafeyi korumasını da engellemiyor. Pek çoğu tarihsel gerekçelerle yürürlükte olan, günümüzde sembolik olmaktan öte değeri kalmamış ilkeler. Fakat hepsinde bazı ortak özellikler var. Adına ister ister seküler ister laik denilsin, demokratik devletler tarihleri boyunca yaşadıkları deneyimlerin ardından, din ile arasına mesafe koydu. Kararların ‘gökyüzü’ değil, ‘yeryüzü’ buyruklarıyla alınması gerektiği yönünde oydaşmaya varıldı. Gerek devlet örgütlenmesinde, gerekse devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilerde yeryüzü kuralları hâkim oldu.

Bu nedenle yalnızca anayasal kurallara, metinlerin lafzına değil, hükümlerin hangi siyasal ve tarihsel bağlam içinde anlam kazandığına da bakmak gerekiyor. 

Hani yukarıda, İngiltere’de hükümdar aynı zamanda kilisenin de başı, dedim ya… Biri çıkıp “Nerede kaldı peki idarenin yansızlığı ilkesi” sorusunu yöneltebilir. Oysa bu durumun tek gerekçesi, gelenek. Başkaca bir anlamı olmadığından, bu güne dek muhterem Kraliçe, kilisedeki bir ayinin ardından eline mikrofon alıp “Dur ben de bir ilahi söyleyeyim size” demedi. Mesele bu.

Facebook Yorumları

reklam
25.11.2020
Kendi OHAL'imi ilan ettim şekerim, kafam rahat...
23.11.2020
Devlet bekası ve laiklik: Söz konusu devletse insan teferruattır!
13.11.2020
Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?
10.11.2020
Talihsiz bir siyasal iletişim yolu, yaranma çabası...
3.11.2020
Bir siyasi duruş olarak, istihza...
27.10.2020
Hastam çok ama doktor değilim!
25.10.2020
Türban yasakları ‘nasıl’ tartışılmıştı?
20.10.2020
AYM üyesine neden kızgınsınız, ‘Anayasaya aykırı ama evet oyu vereceğiz’ mi dedi?
19.10.2020
Bir cisim yaklaşıyor, demokrasi olabilir, aman Allah’ım!
13.10.2020
Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak...
10.10.2020
Türkiye’de anayasa ‘kavgaları’ yaşandı, ‘tartışması’ değil…
30.09.2020
‘Gerçek gündem’ kabul edilmek için ne yaşanmalı?
29.09.2020
Ayaklar, diz ve mabat açısı...
25.09.2020
Demokratik anayasa, helikopterden ‘düştüğü’ iddia edilen ...
19.09.2020
İçişleri bakanının, AYM başkanına yönelik ifadeleri üzerine…
15.09.2020
KHK'ye övgü
13.09.2020
12 Eylül anayasası, hukuku ve sona ermeyen sistem tartışması…
11.09.2020
Biz hep haklıydık ve ne yazık ki anayasalar kötüydü!
8.09.2020
'Kendimin' Diyanet'e devrini talep ediyorum...
6.09.2020
İspanyollar Franco sonrası nasıl bir sistem kurdu? Onlar da bizi kıskanıyor mu?
1.09.2020
Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!
30.08.2020
Almanya nasıl bir sisteme sahip ki, mütemadiyen Türkiye’yi kıskanıyor?
25.08.2020
Fransızlar ‘yarı başkanlığı’ benimsedi… Milli bayramlarına da değer veriyorlar!
24.08.2020
Amerikalıların derdi neydi de, ‘başkanlık’ sistemini tercih etti?
21.08.2020
Parlamenter sistemi kim, neden icat etti?
20.08.2020
Naziler durmadan yalan söylüyor ve hasımlarıyla alay ediyordu!
17.08.2020
‘Güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne demek?
12.08.2020
Hayırdır, yurttaşlıkta ‘köken’ esasına mı geçiyoruz?
25.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
12.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
1.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
28.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
7.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
5.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
26.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
11.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
5.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
1.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
29.04.2020
‘Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır’
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
18.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefre
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
1.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
28.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
14.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
8.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
12.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive