Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…


12.10.2018 - Bu Yazı 126 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Son beş yılda 67 bin sağlık çalışanı saldırıya maruz kalmış. Son üç yılda 431 çalışan intihar etmiş. Yalnızca bir yılda (2017), Sağlık Bakanlığı’na yapılan şiddet konulu şikâyet 13 bin 545. Ve bir hekimin günde baktığı hasta sayısı ortalama 80’miş!

Bu rakamlar istatistiklere girenler. Kim bilir ‘sayılmayan vaka’sayısı nedir. Örneğin, sağlık çalışanlarının gün içinde uğradığı hakaretler, aldıkları tehditler vesaire.

Kişisel hikâye anlatmadan rahat edemiyorum! 1970’lerin sonu, 80’lerin başında Cerrahpaşa’da öğrenciydi ablam. O dönem, büyüdüğüm evde arkadaşları eksik olmazdı. Yıllarca o insanların nasıl çalıştıklarına, hekimlik eğitiminin ağırlığına, daha öğrenciyken çektikleri çileye tanık oldum. Her konuda bilgi ve fikir sahibi olan sayın halkımızın, zaman zaman ‘iki tık tık yapıyorlar’ diyerek özetlediği ‘muayene aşaması’ için, ‘iki tık tık’tan biraz daha fazlası gerektiğini gördüm!

Biri, bir meslek grubuna destek çıkmak istediğinde, bir diğeri mutlaka söze ‘ama onlar da’ diye başlar. Kuşkusuz aynı eğilim hekimler açısından da geçerli. Ama kimi hekimler hastaya kötü davranıyor… Ama hekimler paragöz oluyor… Ama insanın yüzüne dahi bakmıyorlar doğru dürüst… Ama yanlış teşhis koymuş… 

Eleştirilerin hiç olmazsa bir kısmına, hekimler dahil herkes hak verebilir. İşini kötü yapan elbet vardır. Kötü eğitim almış olanı da. Yeteneksizi de. Çok para kazanmak isteyeni de… Kaytaranı da… Üçkâğıtçısı da…  

Herhalde her meslek grubunda olduğu kadardır! Ezcümle, hekimler içindeki üçkâğıtçı sayısının siyasetçilerden çok olduğunu sanmıyorum. Hekimler içindeki para severlerin, hukuk camiasından fazla olduğunu kim söylemiş? İşini iyi yapmayan yargıç sayısı, işini iyi yapmayan hekimden az mıdır? Hastanede karşılaşılan tatsız muamele ile ‘emniyette’ karşılaşılanı, karşılaştıralım mı?

Peki siz, adliye ya da karakolda tepesi atan bir yurttaşın yargı ve emniyet mensuplarına yumruk attığına ya da genel siyasetten memnun olmayanların bir bakana hakaret ettiğine tanık oldunuz mu? Olmadınız muhtemelen. Olmayın da zaten. İçinde doğup büyüdüğümüz koşullar ve dillendirmekten helak olduğumuz ‘eşitlik ilkesinden habersizlik’, ortalama yurttaşın güç karşısında boyun eğip o eğdiği boynun tüm hıncını daha korumasız görünenden çıkarmasına neden oluyor.

Bir sağlık çalışanı, muhatap olduğu açısından en kolay ulaşılabilir ve tepki gösterilebilir ‘hedef’ konumunda. Ve hedefe koyanın, onları hedefe koymuş olmaktan kaygılanması için gerekçesi yok, cezasızlık kültüründe. Bir kez daha: Cezasızlık kültürü, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerdendir. Eyleminin bir bedeli olmayacağını düşünen insan kadar tehlikelisi zor bulunur.

Hasta ve hasta yakınlarının karşılaştığı sorunların önemlice bir kısmı, sağlık çalışanlarının kişilikleri ya da mesleki yeterlilikleriyle değil, içinde yer aldıkları sistemin işleyişiyle, kuruluşuyla ve özenle yaratılan koşullar ile ilgili. 

AKP iktidara geldikten sonra sağlıkta reform başlattı ve bazı uygulamalar doğal olarak yurttaşı memnun etti. Farklı sağlık kurumlarında muayene olabilmek, randevu sistemi (yani kuyruk beklememek) gibi avantajlar. Diğer yandan, her konuda olduğu gibi, sağlık siyaseti de ‘piyasa’ mantığı üzerine kuruldu. Hani, ‘vin vin’ diyorlar ya; işte o mantıkla hem hasta, hem hastane sahipleri, hem sağlık çalışanları memnun olacaktı. 

Gel gör ki, ‘vin vin’ sohbetleri, işler iyi gittiği sürece çekicidir. Piyasa ideolojisi üzerine kurulan, sırtını kapitalizmin temel ilkesine (kâr) yaslayan her siyaset, eninde sonunda çöker. Daha doğrusu ‘çökme ihtimali’ni içinde barındırır. Son 15 yılda, insana müşteri gözüyle bakan sağlık kuruluşları pıtrak gibi çoğaldı. Sağlık çalışanlarının performans sistemi ise sağlık çalışanları ile hastalar arasında büyük sorunların doğmasına yol açtı.

Burada hekimlerin sorumluluğuna değinmek herhalde gerekli. Hiçbir sistem, onu destekleyen kitleler olmadıkça ayakta duramaz. Ya da bir süre ‘zor’ ile denenir ve biter. Akla fikre aykırıdır. Performans sistemi, yani bir hekimin bakacağı hasta sayısı oranında gelir elde etme imkânı, eğer hekim ‘çoğunluğu’onaylamasaydı, işlemezdi. Böyle bir sistemin, çoğu insana cazip gelmemesi de pek güçtür.

Hepimiz insanız. İsteklerimizin bir kısmını karşılamak için, mümkünse daha yüksek gelire ihtiyaç duyuyoruz. Birileri çıkıp diğer meslektaşlar ile fark yaratacak bir ‘ölçüt’ koyduğunda çok sayıda çalışanın ‘hoşuna’ gitti. 

Bunu kendi alanımdan da biliyorum. Atılmadan bir yıl kadar önce (‘kısa adam’ dönemiydi) akademisyenlere performans kriteri getirdiler. Vallahi, romantizmin aşırısı da zarardır elbet, ancak bu mesleğe başlarken, ‘Bir akademisyen, ne yapıldığında çok kötü hissetmeli?’ sorusunu yöneltselerdi, herhalde ‘taksimetre takıldığında’ derdim! Akademisyenlere ‘yayın metre’ taktılar, bunu ‘daha çok üretenin karşılığını görmesi’ ifadeleriyle pazarladılar ve çoğu akademisyen de o ‘yayın metre’leri bir güzel kabullendi. Düşünsenize, yazıyorsunuz, ıvır zıvır konferanslara katılıyorsunuz ve tık tık tık rakam artıyor, ne eğlenceli ve cazip. Allah başka keder vermesin, ne diyebilirim!

Diyeceğim, kapitalizm koşullarında doğup büyümüş insanoğluna,‘daha çoğunu’ vadederseniz, ikna etmek pek zor olmaz. Herhalde hekimlerin de ‘çoğunluğu’na cazip geldi ki performans sistemi varlığını sürdürüyor. Mümkün mü, içinde nefes almaya çalıştıkları yapıda sağlık çalışanlarının huzurlu olması, kendi sağlıklarını koruyabilmesi, herkesin işini hakkıyla yapabilmesi ve hastalarla karşı karşıya gelmemesi? 

Tabip odaları, tercih edilen sistemin sakıncalarına sürekli olarak dikkat çekti ve çekiyor, yıllardır ve yıllardır. Tabii ki haklı çıktılar. Buna mukabil tabip odaları seçimle oluştukları ve genellikle iktidar yanlılarının adayları kazanamadığı için, eleştirileri çoklukla dikkate alınmıyor. Kendi ‘millet’ini seçen bir iktidarın, kendi hekimlerini seçmeyeceğini tahayyül etmek mümkün mü? İTO (İstanbul Tabip Odası)’nun açıklamasına bakarsanız, Sağlık Bakanı’ndan randevu alamadıklarını ve AKMHP’nin kendilerini dinleme eğiliminde olmadıklarını okuyabilirsiniz.

Hekim sorunlarına ve yaşananlara ‘dışarıdan bakan’ biri olarak, sürdürebileceğim tartışma kuşkusuz sınırlı. Ancak eğer yeri gelseydi (!), kimi hekimlerin berbat tavrını, tıp fakülteleri ve meslekteki katı hiyerarşiyi; tababet dilini (karşınızdaki Yozgatlı abinin aniden Latince konuşmaya başlaması gibi!); uluslararası nitelikteki tıp eğitiminin yayın politikasını; tıp fakültelerindeki asistanların yıllarca şikâyet ettikleri ne varsa, kadro alır almaz kendi asistanlarına yapmaya başlamalarını ve tabii yıllarca Ankara Üniversitesi’ni yöneten ‘hekimler’ ile yaşadıklarımızı da anlatırdım ama konu bunlar değil şimdi! Malum, AÜ’de o kadar insanı işinden atılmasını sağlayan ‘ibiş’ de, bir hekim. Hekimlerin yerinde olsam, Erkan İbiş’in de bir hekim olduğunu, hiç aklımdan çıkarmazdım! 

Haliyle, yaşananlar sanırım ancak var olan ve dayatılan sistemin aksaklıkları, o sistemin içeriden ve dışarıdan sürdürücüleri ve siyasetin/iktidar ilişkilerinin etkisi ‘karmaşık ağı’ içinde ele alınırsa anlaşılabilir.

Buna mukabil, sağlık çalışanlarına yönelmiş çıplak ve ahlaksızca şiddetin gerekçesi, diğer sorunlardan daha kolay kavranabilir. Yıllardır topluma sayısız kanaldan zerk edilen ve böylesi rejimlerin alameti farikası olan ‘maçizm’ ve ‘cezasızlık kültürü.’ 

Yaşadığı sorunların kaynağını yanlış yerde arayan ve ona, hıncını ‘en korumasız’ olandan almasını salık veren ahlaksızlıkla malul geleneğin/kültürün ürünü olan, saldırganlar. O it kopuk, sağlık personeline saldırdığında başına pek bir şey gelmeyeceğini ve hatta belli kesimlerde ‘takdir’ göreceğini biliyor. Asıl eleştirmesi gerekenleri eleştirebilecek bilinç ve cesaretten yoksun. Kaba kuvveti, münferit filan da değil. Attıkları yumruklar ve sıktıkları kurşunlar, iliklerine kadar politik/sınıfsal hınç barındırıyor. Haliyle, her şey gibi, sağlık personeline yönelik saldırılar da politiktir. 

Hâl böyleyken, sağlık çalışanlarının talep ettikleri ‘yasa’ her ne kadar çok önemli olsa da, kabul edilebilir ki temel sorun şiddeti engelleyecek bir yasanın yokluğundan ziyade, o şiddeti teşvik eden koşullar içinde yaşıyor oluşumuz. Anlayacağınız, yasalar gerekli, ancak yasa fetişizmi hiç gerekli olmadığı gibi, genellikle hayal kırıklıklarıyla malul.

Konu çok kapsamlı, karmaşık, uzun. 

Başta söylemek istediğimi sona bıraktım: 

Sağlık çalışanları, meslek odaları; bana kalırsa harika bir iş yapıp ‘yurttaşla bir araya gelme’yi seçmiş. ‘Geleceğin yönetim biçimi’olacağından zerre kuşku duymadığım ‘forum’ yöntemine başvurmuş. Böylece hem kendi seslerini duyurabilmek hem de yurttaşı tartışmaya katmak istemişler. Şahane. 

Ben dün bir fırsat yaratıp Kadıköy’e, Beşiktaş İskelesi karşısındaki toplanma alanına gittim ve konuşmaları dinledim. Son derece içten, eleştirel ve dengeli konuşmalardı. Sosyal bilimcilerden farklı olarak hekimler sözü uzatmamayı biliyor, ki bu bir avantaj hakikaten!

Arada bir kimi okur arkadaşlarımdan ‘İyi de biz ne yapalım?’şeklinde sorular/tepkiler geliyor. Muhterem okur, örneğin şu bir hafta içinde (İstanbul’daki etkinlik aynı yerde her akşam saat 18.00-20.00 arasında olacakmış) birkaç akşam, kendi şehirlerinizde, bu barışçıl ‘hak arama’ ve ‘iletişim kurma’etkinliğine katılabilir, sağlık çalışanlarına destek verebilir, eğer eleştirileriniz varsa açık yüreklilikle yöneltebilirsiniz. Harika olur. 

Sağlık personeline yönelik eleştiriler baki ve son derece gerekli. Hepsi ve her şey bir yana, ‘dürüst’ sağlık çalışanları da başımızın tacı. Şiddetle mücadele ise bir yurttaşlık görevi…

Sayfa önerisi: TTB’nin ve İTO’nun internet sayfalarında, olup bitene ilişkin derli toplu bilgi var. Okumak isteyenler için İTO’nunkini buraya bırakıyorum https://www.istabip.org.tr/

Facebook Yorumları

reklam
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları