Türkiye’de demokrasinin “yara izleri”nin hayli derin olduğunu ve otoriteryan kültürde yaraları sarmanın hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Zira her geçen gün daha da yakıcı hale gelen siyasal ve ekonomik problemler yüzünden kederli zamanlar yaşıyoruz ve sanki her şey üzerimize yıkılıyor. Ancak yaşanan acıların gerçek nedenlerinin üzeri ideoloji ve hamaset perdesiyle örtüldüğü için hayatın her alanını kuşatan otoriter hali ifşa etmek hiç kolay olmuyor.

Aslında bu zihniyet yapısı daha yakın plandan analiz edildiğinde nasıl yakıcı bir hal içinde olduğumuz daha iyi anlaşılacaktır. Zira özellikle son beş yılda siyasete hakim olan hamaset soslu zehirli şiddet dili ekonomiden eğitime, yargıdan dış politikaya kadar birçok sahada demokrasi liginde son sıralarda yer aldığımız gerçeğini en net haliyle ortaya koymaktadır.

Normal demokratik bir sistemde siyasetçinin aklının ucundan bile geçmesi mümkün olmayan tehdit dili, ne yazık ki Türkiye’de olağan bir siyasi literatüre dönüşmüş durumda.

Bizatihi siyasetsizliğin kaynağı haline gelen “Türk tipi” başkanlık rejiminin ruhu, normalleşmeyi adeta bir zaaf olarak görmektedir. Çünkü bu rejimde kendisini devletin “gücü”ne göre ayarlamayan, gücü elinde bulunduranları eleştirme ve sorgulama gafletinde bulunan siyasetçi de, bireyler de potansiyel tehlike arzetmektedirler.

Bu öylesine bir “güç” dalgasıdır ki işin başında doğal bir birey refleksiyle iktidarları eleştiren insanlar, sürekli elinde kırbaçla dolaşan iktidar erki karşısında yorulurlar ve sonunda gönülsüz de olsa “itaat” edip rahat(!) etmeyi seçebilirler. Bireylerin giderek suskunlaştığı ve de hak arama kabiliyetlerini yitirdiği toplumlarda, ne yazık ki totaliter zihniyetin kalıcı hale gelmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Daha çok iktidar, politikanın özneleri ve totaliterlik bağlamında eserler veren Amerikalı siyaset bilimci Hannah Arentd’in bu konudaki tespitleri dikkat çekicidir. “Arentd’e göre totalitarizmin ayırt edici özelliklerinden biri kitleleri sürekli devinim içerisinde tutacak yöntemler geliştirmiş olmasıdır. Doğru ile yanlış, olgu ile kurgu, cellat ile kurban arasındaki farkın belirsizleşmesini sağlamak, totaliter yönetimlerin siyasi repertuara kattıkları en sinsi stratejiler arasındadır. Hiyerarşileri sabitleyen ve şiddet sayesinde insanları sindiren diktatörlüklerin aksine, totalitarizm kitlelerin desteği sayesinde ayakta kalır. Kitlelerin tutunduğu değerlerin (hukuk, burjuva ahlakı, din, genel geçer davranış kalıpları, vb.) yerini lider kültü, mitolojik bir geçmiş, saldırgan güdüler, ırçılık ve husumet ile doldurabilmek için totaliter rejimlerin kalıcı ve belirgin olan her mevhumu bulanıklaştırması, müphemleştirmesi gerekmiştir.” (Şimdiciliğin eleştirisi: Zaman Algısı ve Kriz, Zeynep Gambetti, Cogito, sayı.100)

Maalesef otoriter toplumlarda kitleler sürekli bir korku hali yaşadıkları için farklı yönlere hareket etme kabiliyetlerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden de her şeyi belirleyen kutsallaştırılmış liderlerin tavırlarıdır. Doğal olarak otoriterliğin tabiatı gereği bir gün kahraman ilan edilen, ertesi gün rahatlıkla hain olarak tanımlanabilir. Düzenli olarak yeni iç ve dış düşmanlar yaratılmalıdır ki kitleler ne olup bittiğinin farkına varmasınlar…

Ve haliyle toplumsal fay hatlarının son derece kırılgan olduğu korku toplumlarında, iktidar erki “vatan”, “bayrak” ve “din” kavramları üzerinden öylesine bir kutsallık halesi oluşturmaktadır ki kitlelerin doğru ile yanlışı ayırt etmeleri adeta imkansız hale gelmektedir.

“Hakikat”i perdeleyen bu zihniyet yapısının siyaseti, kültürü, toplumsal hayatı nasıl ele geçirdiğini, hatta gizli faşizmin dile nüfuz ederek siyasi hayatta nasıl kök saldığını anlamak için bazı somut örneklere bakmak gerekiyor. Mesela bazı siyasilere göre anayasal haklarını kullanarak eylem yapan öğrenciler ‘başı ezilmesi’ gerekenler kapsamındadır, siyasetçilere saldıran ‘inek hırsızı’ benzeri kişiler eli öpülesi insanlardır, kadınların, kızların emniyette çıplak arandığını iddia etmek ahlaki zaaf göstergesidir ve de bazı partilere oy veren insanlara ‘lanet okumak’ta bir beis yoktur.