AK Parti’nin 2002’den 2021’e uzanan yolculuğunda yaşanan sayısız başarı hikayelerinin, şimdilerde nasıl bir seyir izlediğini ve hangi sona doğru yaklaşmakta olduğunu anlamak için çok özel bilgilere sahip olmak gerekmiyor. Zira her şey o kadar göz önünde cereyan ediyor ki, doğal olarak yaşananlar karşısında herkes “Allah encamımızı hayreylesin” cümlesini kendiliğinden söyleme gereği duyuyor.

Bir kere makuliyet kaybedilmeyegörsün iktidarları bağlaması gereken “hukuk” hükmünü icra edemez, en temel vicdani duygular kimse için bir anlam ifade etmez hale gelir. Güçlülerin sesinden başka bütün sesler duyulmaz olur, çünkü etraf sadece onların devasa gövdeleriyle kaplanmış durumdadır. Tıpkı güçlü bir dev karşısında balıkların suyun derinliklerine, kuşların göğün maviliklerine ve tabiattaki bütün varlıkların inlerine saklanmaları gibi herkes bu güç karşısında siner ve kimsenin sesi çıkmaz olur. Evet onlar güçlüdür, her şeye, herkese hükmetmeye muktedirler ama yeryüzünde hiçbir şeyin ömrü sonsuz değildir.

Şimdi Cumhur İttifakı da sınırsız bir güce sahip, ama aynı zamanda en zayıf dönemlerini yaşıyorlar. Büyük toplum kesimlerinin etraflarından hızla uzaklaştığını gördükçe de müthiş bir telaş içindeler. Her ne kadar bir özgüven patlaması yaşıyor gibi görünseler de, bu özgüven mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi bir şey olsa gerek…

Huysuz ve huzursuz bir hal içindeler, çünkü yola çıkarken hedef olarak koydukları bütün demokratik değerleri yerle bir ediyorlar, “ben ne dersem o olur” anlayışını bir yönetim tarzı olarak kabul ettikleri için devletin yargı ve güvenlik güçleri marifetiyle uygulamaya soktukları otoriter/totaliter uygulamaların millete verdikleri en değerli hizmet olduğunu sanıyorlar.

Maalesef AK Parti iktidarı adaleti ve hakkaniyeti sadece kendi taraftarları için bir hakmış gibi görmeye, milletle inatlaşmayı bir fazilet olarak algılamaya başladığı günde bu yana, daha önce savunduğu bütün değerleri reddederek yeni bir hikaye yazıyor.

Aslında iktidar partisi için 2018 yerel seçimleri dramatik bir kırılma noktasıydı, eğer sandıkta yapılan ikazı değerlendirebilseydi belki yeni bir hikaye yazma fırsatı yakalayabilirdi. Ama o bildiği yoldan şaşmadı ve yönetilemeyen bir Türkiye ile övünmeye devam etti.

Artık iktidar partisi ve küçük ortakları Bahçeli ve Doğu Perinçek de görüyor ki, ittifakın oyları her geçen gün eriyor… Doğal olarak çaresizce yeni çözüm yolları arıyorlar, ama çözüm olarak buldukları her yol yeni bir çözümsüzlüğün de başlangıcı oluyor.

Siyasi tarihimizde yaşanan örnekler göstermiştir ki, iktidarların eli ayağına dolaşmaya başladığında telaşla ürettikleri yeni formüller, her zaman kendileri için hezimetle sonuçlanmıştır. Hatırlayalım, Cumhur İttifakı’nın neredeyse çağın en büyük icadı olarak üretip hayata geçirdiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sonunda en çok kendilerini mutsuz eden bir rejime dönüşmüş durumda.

Şimdi iktidar, kendisi için adeta ayak bağı haline gelmiş bulunan bu rejimin 50+1 engelini aşabilmek için siyasi ahlak kurallarını hiçe sayarak muhalefetteki “demokrasi ittifakı”na göz dikmiş bulunuyor. Kağıt üzerinde yapılan bu tür iktidar denklemlerinin hiçbir işe yaramayacağını bile bile kimi partilere bacadan girerek, kimi partilerin içine fitne sokarak sonuç almaya çalışıyor.

Ve bulduğu en son formül de HDP’li vekillerin Kandil-İmralı ziyaretleri üzerinden dokunulmazlıklarını kaldırmak… Ama iktidarın unuttuğu bir şey var; Kandil ve İmralı ziyaretleri devletin bilgisi dahilinde yapılan ziyaretlerdir. 2013-2015 arasındaki devlet ve PKK arasındaki müzakereler yani çözüm süreci bütün ahalinin gözü önünde gerçekleşmiştir. HDP milletvekili Altan Tan diyor ki: “Biz MİT ve Kamu Güvenlik Müsteşarlığı denetiminde İmralı’ya gittik.”

Her ne kadar iktidar bugün o günleri pek hatırlamak istemese de arşivler bize gerçek hikayeyi şöyle anlatıyor:

Yıl 2013: Terör örgütü üyelerinin Türkiye topraklarından çekilmesine ilişkin, örgüt elebaşı Abdullah Öcalan’ın Kandil’e yazdığı mektubu ulaştırmak amacıyla BDP heyeti Kandil’e gitti.

Aralık 2014: Öcalan’ın, çözüm süreci ile ilgili Kandil’deki KCK yöneticileri ve örgütün Avrupa yöneticilerine yazdığı mektuplar, Kandil ve Avrupa’ya gönderilmek üzere BDP’ye teslim edildi.”

Şubat 2015: HDP heyeti,  Çözüm sürecine ilişkin temaslar kapsamında Kandil’e gitti. 

İmralı-Kandil trafiğinin örneklerini çoğaltmak mümkün. Kuşkusuz bütün bunlar barış için yapıldı, keşke başarılabilseydi ama olmadı… Ancak şimdi iktidarın, bizzat kendi başlattığı girişimlerle ilgili sanki hiç yaşanmamış gibi yaparak bütün faturayı HDP’ye kesmesini hakkaniyetle bağdaştırmak mümkün değildir.