Kemal CAN



Bookmark and Share

Ismarlama davaları kim kazanır?


6.3.2019 - Bu Yazı 158 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  “Adam istedi” davaları mealen şöyle bir örtülü talimata göre yürüyor: “Size suçluları bulun demiyorum, benim rahatsız olduğum şeylerin suç, benim ortalıkta olmasını istemediklerimin suçlu olmasını temin edin.” “Gazete yayın politikası değiştirmek”, “terör örgütüne üye olmaksızın desteklemek”, “etki ajanlığı yapmak” gibi suçlar böyle imal edildi.

18 Ekim 2017’den bu yana hapiste tutulan Osman Kavala için beklenen iddianame, Gezi Davası olarak geldi ve mahkeme tarafından da kabul edildi. Daha önce çıkan/çıkartılan haberlerden de anlaşıldığı ve beklendiği üzere; tuhaflıklarla, saçmalıklarla dolu, içinde delil bulunmayan süper kalın iddianameler dizisinde yerini aldı. İddianame, Cumhuriyet Davası’nda, milletvekili yargılamalarında olduğu gibi, hesap sorulması istenen durumu -TCK’da yeri olsun olmasın- suç haline getirmek, sonra da bu hikayeye uysun uymasın malzeme yığmak, inandırıcı dursun durmasın uyduruk bağlantılar icat etmek üzerine kurulu. Yıllar önce yazılmış bir kitap, bir tiyatro oyunu, çekilmemiş bir belgesel, sivil toplum faaliyetlerine destek, uluslararası sivil toplum hareketlerinin uluslararası fon kullanması, basın açıklaması yapmak, internet sitesi veya TV kanalı kurmaya çalışmak, seyahat etmek, sohbet etmek gibi nasıl bir suç teşkil ettiği belirsiz faaliyetler, tamamen iddianameyi kaleme alanın özel “değerlendirmeleriyle” ortak ve büyük organize bir suçun parçaları olarak sunuluyor. Gizli olmayan, son derece sıradan ve gündelik görüşmeler polisler gizlice fotoğrafını çekti veya dinledi diye kanıt olarak sunuluyor. Son derece sıradan konuşmaların tapeleri anlamından kopartılıp; arkasında, “görüldüğü gibi”, “anlaşıldığı gibi” lafı eklenip suçlamalara dayanak yapılıyor. Birbiriyle tanışmayan insanlardan örgüt yönetimi yaratılıyor.

657 sayfalık iddianamenin çok büyük bir bölümü, 2013 yılında -çoğu şimdi hapiste veya kaçak olan yargı ve güvenlik mensuplarınca- yapılmış telefon dinleme ve teknik takip kayıtlarından oluşuyor. Yani, iddianameye dayanak oluşturan ve en çok kullanılan malzemeler, “FETÖ Davası” sanıkları eliyle hazırlanmış. Ancak iddianame, yine aynı cemaate bağlı itirafçıların “Gezi’yi destekledik” ifadelerine de yer vermekte bir sakınca görmüyor. Bu yaklaşımla, devletin içindeki kumpasçı bir örgütün gizli emellerinin yanı sıra çok güvenilir ve düzgün dinleme kayıtları tutmaya devam ettiğine inanılıyorsa, altı yıl önceye dönülerek raflardan indirilen Gezi soruşturması yanında, daha önce takipsizlik verilen bazı tapelerin de yeniden değerlendirilmeye alınması gerekmez mi? (Neyse bu onların iç meselesi…) İddianamenin uluslararası komplo kanıtı diye öne sürdüğü -neredeyse tamamı daha önce iktidara yakın medyada yayınlanmış- tuhaf çıkarımlar, hayal gücü sınırlarını zorlayan bağlantılar da evlere şenlik: İddianameye göre, Türkiye öyle bir ülke ki, üç gün burada kalan bir Sırp vatandaşının birkaç kişiye verdiği eğitimle -o eğitimin de kanıtı yok; adam Türkiye’ye geldiği için iddia makamı “herhalde vermiştir” diye düşünüyor- 3,5 milyon kişi harekete geçiyor. Ayrıca, böyle bir hareketi bütün dünya şer güçlerinden aldıklarıyla yönetenler, bir internet sitesi veya belgesel için bir türlü para bulamıyor. Ismarlama davanın kanıtı da bu kadar oluyor.

Otoriter bir yönetim tesis etmenin en etkili araçları, ceza ve ödül (kayırma) sistemi üzerindeki mutlak hakimiyet gösterileridir. Daha sonra büyük hukuk skandalları olarak kayıtlara girecek, yapanlar cezalandırılmak zorunda kalacak olsa da, iktidar sahipleri sürmekte olan sembol davaların davacısı, savcısı, hakimi, hamisi olmaktan kaçınamazlar, söylemeyi çok sevseler de yargının bağımsız olmasını istemez/isteyemezler. Çok uzun bir geçmişten bahsetmiyoruz. Ergenekon, Balyoz davaları sırasında, bu yargılamaların sahibi, hamisi olunduğu ülkenin meydanlarında açıklandı; sonra da, o davaları yürüten bütün savcılar ve hakimler yine bu sözlerin sahiplerince kumpasçı ilan edildi. Kendi bekasını katı bir otoriterliğin gölgesine yerleştirenler için, sonradan ortaya çıkabilecek utandırıcı tutarsızlıklar, ceza sopasını keyfi kullanabilme iştahını asla durdurmuyor. Hele bu tutarsızlığı ve suçu yükleyecek birileri, buna inanmış görünen kalabalıklar bulmak zor değilse. Hatta o davaların bazı mağdurlarının, şimdi o davaların hamisinin himmetine sığındığına bile tanık olunuyor. 2007-2012 arasında yargıdaki güç imkanını ağırlıkla taşeron eliyle kullanan iktidarın durumu böyleydi. Kullanılan maşanın hevesli olması, elverişli olmasını da sağladığı gibi, olup bitenin sonuçlarından sıyrılmayı da kolaylaştırdı. (Gerçi bu kadar kolay olması da fazla garip ama neyse…) Elbette, bu sonsuza kadar tekrar tekrar yenilenebilecek bir durum değil ve yargının bir infaz kurumu haline gelmesiyle de giderek daha zorlaşıyor.

Otoriterleşme dozu, iktidarın şahsileşmesi, en hayati güç alanlarının doğrudan kontrol edilmesi ihtiyacı ve baskı alanının genişletilmesi gibi nedenler, artık yeni bir ceza uygulaması pratiğini gerektirdi. Aynı dönemde ortaya çıkan Gezi protestoları, 17-25 Aralık, MİT TIR’ları, “seni başkan yaptırmayacağız”, Barış Bildirisi gibi kritik gelişmeler, hem kişiselleşmiş iktidarın bekasını tehlikeye sokan, hem de Erdoğan için şahsi itibar meselesi haline gelen ve cevapsız bırakılamayacak bir “intikam ihtiyacı” yarattı. “Adam kazandı” cümlesini tamamlayacak “adam istedi” davaları süreci böyle ateşlendi. Her biri sonraki yıllarda -belki sadece Türkiye’de de değil- ibret davaları olarak anlatılacak seri böyle üretildi. Zırvalıklarla dolu iddianameler, basit gösteri kurallarına şeklen bile uymayacak yargılamalar, değil hukuk akıl sınırlarını bile zorlayan mahkeme kararları. Bunu hâlâ büyük bir pişkinlikle izleyebilen, görmezden gelebilen unvan sahibi yandaşlar, destekçiler. İstenen ve lazım olan intikam için, meydanlardan verilen “hesap verecekler” talimatlarıyla başlayan ve süren, Gezi Davası, Cumhuriyet Davası, dokunulmazlıkların kaldırıldığı HDP’li vekillere ilişkin davalar, Barış Akademisyenleri Davası ve kırılamaz dünya rekoruna doğru koşan hakaret davaları. “Adam istedi” davaları mealen şöyle bir örtülü talimata göre yürüyor: “Size suçluları bulun demiyorum, benim rahatsız olduğum şeylerin suç, benim ortalıkta olmasını istemediklerimin suçlu olmasını temin edin.” “Gazete yayın politikası değiştirmek”, “terör örgütüne üye olmaksızın desteklemek”, “etki ajanlığı yapmak” gibi suçlar böyle imal edildi.

Her biri güvence altında olması gereken hak olan eylem ve faaliyetlerin suç haline çevrilmesiyle yetinilmeyip, Gezi’ye doğrudan sokaklarda katılan 4 milyon, HDP’ye oy veren 6 milyon kişi; barış isteyen, hayır diyen ve iktidarın arkasında hizaya girmeyen herkes -seçilmiş temsilciler üzerinden- suçlu ilan edilmeye kalkılıyor. Korkusu hiç tükenmeyen iktidarın bekası için, memleketin geri kalanıyla davalı olanlar, kendilerini de yiyip bitiren bu saçma genişlemeden kaçınamıyorlar. Şer cephesini kendi tabanında bile “yok artık” dedirten genişliğe vardırırken, destekçilerini de beka davalarında müşteki olmaya zorluyorlar. Suç ve suçlu genişletmesinde, her bir yeni iddianame, her bir yeni kararla saçmalık dozunu mecburen yükseltiyorlar. Daha önce de çok tartışıldı; garip bağlantılara, uydurma kanıtlara mesnetsiz suçlamalara gerek duyulması hukuki kılıf veya meşruiyet zemini arayışıyla ilgili değil; intikam ihtiyacının tatmin edici biçimde karşılanması için. Çünkü, “adam istedi” davaları, sadece verilecek cezalarla yetinilmeyen bir talep içeriyor: Suç ve suçluyu, ihtiyaç duyulan hesap sorma ve intikama uygun biçimde tarif etme. Tıpkı “adam kazandı” durumu için tatmin edici bir rakama ihtiyaç duyulması gibi. Her zorlama güç gösterisinin aynı zamanda bir çaresizlik itirafı olması yüzünden, “adam istedi” davaları asla “adam kazandı” diye sonuçlanmayacak.

Facebook Yorumları

reklam
22.3.2019
Seçim neyi çözer, ne gösterir?
20.3.2019
Tasada ve Sevinçte Bir
6.3.2019
Ismarlama davaları kim kazanır?
1.3.2019
Olasılığın gücü kime çalışacak?
23.2.2019
Rakam değil insan olmak
20.2.2019
Lümpen muhafazakarlık
17.2.2019
Kaybetmeyen hep kazanır mı?
12.2.2019
Issız Adam
8.2.2019
Hikayeden siyaset
3.2.2019
Kanaat siparişleri ve klişe müfettişleri
30.1.2019
Duygu durumu: Fena
25.1.2019
Sakin Olmak Lazım
23.1.2019
Birey olmak ve hayal kırıklığı
21.1.2019
Herkesi yakalayan belirsizlik rehaveti
18.1.2019
Muhalefet 'bekliyor'
3.1.2019
Zayıfa şahin tüccar kahramanlar
26.12.2018
Bana mı dedin?
22.12.2018
Kimlik siyasetinin panzehiri hizmet siyaseti mi?
19.12.2018
Aşırı strateji, yüksek dozda taktik
16.12.2018
Hızlanınca icraat devrilince kader!
14.12.2018
Aynı derede kaç kere yıkanılır?
2.12.2018
Eski defterleri yeniden açmak
29.11.2018
Vaat siyaseti terk ederken
26.11.2018
Yerel seçimin nesi farklı
24.11.2018
Yeniden ittifakların gölgesinde siyaset
22.11.2018
Siyasette hareketlilik vadeden bir hafta
17.11.2018
Bildiğini unutmak, elindekinden olmak
14.11.2018
Ayrıntıdaki şeytandan öğrenmek
12.11.2018
Neyin İçinde, Ne ile Beraber, Nereye Doğru?
10.11.2018
Muhalefet cephesinde güncel durum
7.11.2018
İttifak hikayesinde güncel tablo
4.11.2018
Sistemin 'çaresi' ve krizi: Kimlik siyaseti
31.10.2018
Sahiden Kaşıkçı işi ne oldu?
29.10.2018
Hareketlilik de gerilim de iktidar blokunda
24.10.2018
İttifaksız yeni dönem
21.10.2018
Saçmalığa teslim olmak, nereye su taşır?
13.10.2018
Piyasa okur yazarlığı ve Brunson olayı
11.10.2018
Ölçüsüzlük
7.10.2018
İktidar neden seçimden korkmuyor?
4.10.2018
İmkan ve ihtimal
30.9.2018
İttifak günlükleri
28.9.2018
Enerjik Kötümserlik
26.9.2018
Bugünün sorumluluğu
23.9.2018
İktidarın yerel seçim rotası
19.9.2018
Acayip zamanlar
13.9.2018
Cumhuriyet tartışması
10.9.2018
Eyvallah
7.9.2018
Ödenmemiş fatura yığını
5.9.2018
Hastaya 'hasta' demek lazım
3.9.2018
Ekonomiyi siyasetle, siyaseti sertlikle idare
27.8.2018
Lütufla başlamayan yasakla bitmez
24.8.2018
Partilerin yerel seçim ufku
23.8.2018
Az iken muhalefet çok olunca kibir
20.8.2018
Lütuf düzeni
18.8.2018
Kayıp bölüştürmek
15.8.2018
Krizden çıkan totalitarizm hevesi
14.8.2018
Neyin mücadelesi kimin savaşı?
13.8.2018
Krizi karşılama stratejisi
10.8.2018
Her şey algıdan
8.8.2018
Vakit bulmak veya yaratmak
6.8.2018
Göstermeye ihtiyaç yok, her şey zaten ortada
3.8.2018
Kim kimi idare ediyor?
1.8.2018
Tabana yayılan ucuzculuk
30.7.2018
Diklenerek eğilmek
28.7.2018
Akşener gerçekten dönmezse?
26.7.2018
Kötülüğü çoğaltmak
24.7.2018
Ne yaptınız da yoruldunuz?
18.7.2018
Baş etme stratejileri
17.7.2018
‘Dağılma’ hevesi
14.7.2018
Kötü siyaset iyisini kovar
11.7.2018
Yeni rejim neye benziyor?
10.7.2018
Başkanın adamları
9.7.2018
Yeni dönem başlarken
5.7.2018
Seçim notları 2: 'Büyük hezimet' 7 Haziran'a benziyor mu?
2.7.2018
Soruları bitmeyen seçim
30.6.2018
Değişim bir tercih değil
28.6.2018
Seçim notları
26.6.2018
MHP oylarının anlamı
25.6.2018
24 Haziran’ın iktidar tablosu
23.6.2018
Bozgun görüntüsü
21.6.2018
Umudun kışkırttığı endişe
18.6.2018
Son düzlük notları
14.6.2018
İttifak çatlağı su sızdırıyor
12.6.2018
İttifaklar tablosu
8.6.2018
Metal paslanması
7.6.2018
Son düzlük kaygıları
4.6.2018
Rehavete yetmeyen ama cesaret veren bir umut
1.6.2018
Yüzde 50 evde zor tutuluyor
30.5.2018
Kötü haber: Seçim bitmeyecek
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Düzce Satılık ve Kiralık Emlaklar Emlak8.net