Kelemet Çiğdem TÜRK

kelemetcigdem@gmail.com



Bookmark and Share

MUNZUR’UN ŞİFASI


6.9.2015 - Bu Yazı 1990 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Munzur’un sesinde bir tuhaflık var. Coşkuyla çağlayarak akarken, cennetteymişiz hissi ile kendimizi bırakacağımız bir anda ürküten, dürten bir ses… Ve bu ses kimi zaman mutlu kimi zaman hüzünlü, çoğunlukla yorgun… Cafer, Dersim’de her gittiğimiz yeri hikâyesiyle beraber anlatıyor. Bu hikâyelerdedelerimizden, ninelerimizden duyduğumuz, mutlu sonla biten hikâyeler değil… Ülkenin büyük bir çoğunluğunun bilmediği, bilmek istemediği, görmediği acılı, iç yakan hikâyeler… Ben dinlemek istedikçe anlattı Cafer… Birileri anlatmalı bu gerçekleri, yazmalı, daha çok yazmalı, daha çok anlatmalı…

Elazığ’dan feribotla karşıya geçip düştük Dersim yollarına. Keban Barajı gölünün Haziran sıcağındaki serinletici halini unutmak mümkün değil. İçimdeki Dersim heyecanını da… Karşı kıyıya geçince dağların heybeti korkuyla karışık bir heyecan yaratıyor. Ve merak! Dersim hakkında çok şey okudum, dinledim, izledim. Bu yükü taşımak zor ama yükün menziline varmak ve yüzleşmek daha da zor. Sorgulamak, düşünmek, anlamak. Acaba becerebilecek miyim?

arştığını

Etrafın yeşillenmesini dört gözle bekledim. Dijan ve Zerya uyuyarak kolaylaştırırken yolculuklarını ben heyecanlıyım. Dağların rengi yeşile dönmeye başladı, Dersim göründü. Kalbim neden hızlı hızlı çarpıyor bilmiyorum ama bir anda bir sürü şey geçti aklımdan… Ve o düşüncelerle yüzleşmek, tanışmak, çarpışmak gerekliydi. Ve şimdi gerçekleşecek bu.

Kökenim Çerkes, memleketim Tokat

1983 yılında Tokat’ta doğdum. Çerkes’im. Çocukluğum Alevi-Sünni ayrımcılığının ortasında, MHP’li ailemin (neredeyse Tokat’ta herkesin) Türk milliyetçiliği reflekslerinin “azgınlığı” ile geçti. Çocukluğumun bir bölümünün geçtiği ve bana çok şey öğreten köyümde Laz, Çerkes, Türk, Kürt, Gürcü bir arada yaşardı. Gürcüce, Lazca, Türkçe ve Çerkesce dilleriyle büyüdüm. Bu dillerin çıkardığı her ses beni onlara daha da yakınlaştırdı. Ama Kürtçeyi çocukluğumda hiç hatırlamıyorum. Kürtleri de. Çünkü köyümüz âdeta ikiye bölünmüştü. Bir tarafında Çerkesler, Lazlar, Gürcüler,Türkler yaşarken, diğer tarafında Kürtler vardı. Kürtlerin olduğu tarafa geçmemiz istenmezdi. Ve ben hep merak ederdim acaba evleri nasıl, yaşamları nasıl diye. O kocaman duvarların ardında ne olduğunu merak ederdim. Bayramlarda bile şeker toplamaya çıktığımızda izin çıkmazdı Kürt tarafına geçmeye… Daha küçücük bir çocukken koyu ten renginin “makbul” olmadığını, Kürt olmanın “makbul” olmadığını çok iyi öğretmişti ailem ve çevrem. (Utanıyorum!) Esmer birinden, bir Alevi’den, bir Kürt’ten bahsederken burun büken, suratını ekşiten insanları hatırlıyorum, Ailemi, akrabalarımı, bembeyaz komşularımızı…

Bu kadar “Türk”, bu kadar “beyaz”, bu kadar “Sünni” ailede ben nereden çıktım bilemiyorum. Ortaokul birinci sınıfta bir arkadaşımızın Alevi olduğunu öğrenen sınıftaki diğer çocuklar onunla konuşmama kararı almışlardı. Ben de Kudret’in yanına gidip, koluna girip sınıfın nefret dolu bakışları arasında yanında olmuştum. Sonraki günlerde okul kapanana kadar Kudret ile hiç ayrılmadık. Sınıf gerçekten de konuşmadı Kudret’le aylarca. Diğerleri sonrasında da burun bükerek, her defasında Kudret’in Aleviliğini hatırlatarak, ezerek onu “muhatap”aldılar.

Babaannem Çeçen’di. Ondan duyduğum kelimelerden biri de anarşit idi. Anarşitler köy basmış, çocuk kaçırmış, asker öldürmüş” Çocuk aklımla “anarşit”in simsiyah örtüler içinde bir canavar olduğunu düşünürdüm. Korkardım. Neyse ki bizim köye gelmiyorlardı da biz gece yarılarına kadar oynayabiliyorduk. Ortaokula gittiğimde öğrendim “anarşit”in canlı-kanlı insan olduğunu… Büyüdükçe ailemde ve çevremde öğrendiklerimden utanmaya başladım. Kürt nefretini bize çok iyi öğrettiler.(Utanıyorum!) Yirmili yaşların başında ailemin öğrettiklerini sorgulamaya başladığımda, bu hiç hoşlarına gitmeyen bir şey olduğu için çok gerildik. Ülkenin doğusundan bize ne? Oraya gidilmez! Askersen ve doğuya çıkmışsa kura, ahlar, vahlar, dualar…

IMG_0345

Doğu’ya ilk gidişim Tatvan’a öğretmen olarak atanan bir arkadaşımı ziyaret içindi. Oldukça meşakkatli bir yolculukla ulaşmıştım Tatvan’a. Korkmuştum evet! Uçaktan indikten sonra vasıta bulamamak, ortada kalmak, zar-zor bir minibüse sıkışmak, yolda durdurulmak, kimlik kontrolleri… Aslında bunlar hep duyduğumuz ve bildiğimiz ama ülkenin batısında yaşayanlar olarak hiç yaşamadığımız şeylerdi… Şaşırtmadı. Beni asıl şaşırtan ve utandıran ertesi gün çarşıda gezerken bir esnafın “Hoşgeldiniz hoca hanım” demesi oldu. Ben hoca değilim, bir arkadaşımı ziyarete geldim diyemedim. Haklıydı kilimci. Memur değilsen, ne işin olabilir ki Tatvan’da?! Tatvan sonrası, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Gaziantep, Batman ziyaretlerim oldu. Doğuya her gidişimde ailemin tedirginliği ve gidecek başka yer bulamadın mı serzenişleri beni daha çok utandırdı… Çok şey öğrendim buziyaretlerden. Kendimle yüzleşecek çok şey buldum. Utandım, gerildim, ağladım… Dersim’le yüzleşmek ise çok kolay olmadı.

Dersim’in Munzur’u… Munzur’un Dersim’i

Dersim; ağlarken güldüren, gülerken ağlatan şehir. Sakladıkları, açığa çıkardıkları, yaraları, acıları, muhteşem doğası, ziyaretleri ve gözeleri…2012 yılında Metin Kahraman ile yaptığım röportajda Kahraman şöyle anlatmıştı bana Dersim’i:

“Irmakların sesi, doğa müziğin içine giriyor. Dersim toplumu neredeyse her şeyi müzikle ifade ediyor. Her perşembeyi cumaya bağlayan akşam sazlarla cemler yapılır. Sizin beyitleriniz, türküleriniz yasaklıdır hep; bu yüzden siz onları yazılı hale getiremeseniz de kuşaktan kuşağa aktarırsınız. Kendi inanç ve ibadetlerini kendi kültürel birikimlerini bellek yoluyla yazmadan ifade etmişler. Çok baskı altında kalmışlar çünkü. Yaşlılar der ki; ‘Biz şu konuştuğumuz dili kaç kere yeraltına çektik biliyor musunuz? Başkalarının dillerini öğrendik mecburen. Ama ibadetlerimizde yine kendi anadilimizi, tapınaklarımızda cemlerimizde yaşattık. Bunun dışında başka göründük, öyle kurtardık.’ Kitapsız gibi görünüyor bu halk ama çok güçlü bir belleğe sahip. Siz o ziyaretlerini gezdiğiniz zaman dinler tarihine bir yolculuk yaparsınız. Bütün kutsal kitapların karşılığını Dersim’de görürsünüz. Bu yüzden kutsal topraklar olarak ifade ediliyor. Ozanlar kenti. Çünkü her dergâh ayrı bir çalma ve söyleme tekniğini geliştirmek zorunda.”

Munzur’la ilk karşılaşmam, ona yakınlaşmam çağlayarak aktığı Ana Fatma Ziyareti’nde oldu. Burada Dersimli teyzelerin sohbetleri güzeldi ama bende hâlâ Dersim’de olduğum duygusu uyandırmadı. Beklediğimin, aradığımın ne olduğunu bilmiyorum… Başka bir şey duymak, tanıdık birilerini görmek istiyor gibiyim. Ve dualar peşimizde gibi. Munzur yol boyunca bize eşlik ederken şifa diliyor, iyilik istiyor gibi… Halvori Gözeleri, Munzur’a dokunduğumuz ilk yer. Boynumdaki AyetelKürsi yazılı gümüş kolyemi Munzur’un şifalı sularında yıkadım. Birbirlerine iyilik dilesinler, şifa olsunlar istedim… Burası bambaşka bir yer. Burası müthiş bir doğa. Burası doğunun az bilineni. Batının yüz çevirdiği…

Dağların içinden nasıl da akıyor sular, köpük köpük… Su akıp yolunu buluyor ve Munzur’u oluşturuyor. Munzur kenarında piknik yapan Dersimliler,“Munzur’da çay içmek herkese nasip olmaz” diyerek semaverde fokurdayan çaydan uzatıyorlar bize. Ellerimizi bir dakika zor tutabildiğimiz buz gibi Munzur… O an içimde burayı herkes görmeli duygusu yoğunlaşıyor. Bol bol fotoğraf çekiyorum Dersim’de. Munzur Baba şifa dağıtarak dolanıyor Dersim’i. Nereye gitsek yol boyu eşlik ediyor bize. Bir sağımızda, bir solumuzda.

Burası Dersim’in Munzur’u… Munzur’un Dersim’i… İnsan buraya “kalkınma” adına, “baraj” adı altında nasıl kıyar demekten kendimi alamıyorum. Dersim yaz-kış müthiş bir doğaya sahip. Sıcacık, mücadele ruhuyla bizleri selamlayan insanlara sahip. Dersim’in kara tarihi peşini bırakmayacak kuşkusuz. Bence bu kara tarih batının peşini bırakmasın, hatırlatsın sürekli kendini…

Dersim’in dağlarına devlet konmuş

Ben yemyeşil dağlara bakıp hayallere dalarken “Onlar yaktıkça daha gür çıktı ormanlar” diyor Cafer. Devlet aklı güzel olan her şeye düşman. Dersim’in yılın bütün mevsimlerinde yarattığı ahengi iyi biliyor olmalı devlet.

Dersim’de her dağın tepesinde bir kalekol görmek, devletin gözlerinin üzerinizde olmasının yarattığı tedirginliği anlatmak imkânsız. Şehrin her yerinden güvenlik güçleri fırlıyor gibi. Bütün bunlara inat şehir yaşıyor, nefes alıyor ve inatla güzelleşiyor.

Bir akşam konuk olduğumuz evde bir ananın feryadını dinledik acıyla. 15 yaşından beri tutuklu olan oğlu, o cezaevi benim, bu cezaevi senin sürüklenmiş. Ve şimdi de Dersim’e kilometrelerce uzaklıkta bir yerde, Eskişehir’de. Annenin oğlunu görme ihtimali böylece hiç kalmamış. Evin diğer oğlu evin reisi olmuş.

15 yaşında çocukken girmiş ve yıllardır hapiste olan bir adam ve onu yıllardır bekleyen anne… Çöken ağırlığın yankıları geliyor mu bizim buralara?

Geçmişi unutmak, yaraları sarmak imkânsız belki ama acıların üstüne yeni acıeklemeyi engellemenin bir yolu olmalı. Biliyorum fazla iyimserim ama devlet, Dersim’le –fazla değil–gerçekten biraz yüzleşse;Dersim’i,fazla bir şey değil, tehlikeli bir rakip gibi görmek yerine, sadece herhangi şehir gibi görse;hani o çok özendirilen yaz-kış turizm şehirlerinden biri olmasının önünü açsa mesela… Dersim de kendi sesiyle kültürünü, tarihini anlatsa gelenlere;Munzur çağlayarak kendini anlatsa… “Tunç eli”nialsak karşımıza ve biraz kenara itsek, iyileşmez miyiz biraz olsun?

Bu iyileşme sadece Dersim’e özgü bir iyileşme olmakla kalmaz. Belki biz bu taraftakiler de biraz olsun

kendimizle yüzleşip iyileşme fırsatı buluruz.

Belki HrantDink’in dediğine benzer bir yolu icat etmeyi beceririz; birbirimizin doktoru oluruz mesela… Munzur’un dağlarına saklanan acılarla –mesela–Çerkeslerin Soçi’den seslenen acılarını yanyana koyduğumuzda derman da buluruz, şifa da…

YAZININ ORJİNALİ İÇİN

Facebook Yorumları

reklam
6.9.2015
MUNZUR’UN ŞİFASI
4.9.2015
Kimliğe ait olmak/olamamak
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.