Hüseyin ÇAKIR

cakir.56@gmail.com



Bookmark and Share

10 Eylül 1920 TKP’nin kuruluşu ve Dönüşler hikâyesi…


11.9.2017 - Bu Yazı 137 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bugün 10 Eylül.  Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunun 97. Yılı. 

Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarihi ile Cumhuriyetin tarihi yan yana getirildiğinde özetle şu söylenebilir: TKP’nin varlığının Mustafa Kemal tarafından tehlike olarak görülmüştür.  28, 29 Ocak 1921 de yaşanan katliam ile ilk siyasal cinayet ve komünistlerin kanı Cumhuriyetin kuruluş harcına karışmış oldu.  

TKP kurulduğu günden itibaren ulusal kurtuluşun sosyal kurtuluş devam ettirmesini hedefliyor. Ancak tek parti ve sonrasında bütün iktidarlar döneminde amansız baskı, tutuklamalarla yüz yüze geliyor. 

TKP tarihi tutuklamalar, sürgünler tarihidir. Ayrıntılarına girmeden tarih vermek bile Komünistler açısından durumu ortaya koymakta.

Cumhuriyet tarihinde TKP tutuklamaları:  1922: 1923: 1925: 1927: 1929: 1930: 1931:1932: 1933: 1934: 1935: 1938:1938-1944: 1944: 1946: 1951: 1953.

Bütün tutuklamalar sonucu parti yönetiminin sürekliliği kesintiye uğruyor ve parti içi sert tartışmalarla kopmalar oluyor. 

Varlık yokluk mücadelesi veren TKP 1973 ‘de ’60’lı yıllarda yükselen  sosyalist hareket ve TİP içinde yer alan bir kesimin TKP’yi arayıp bulmasıyla  Atılım yapma kararı alınıyor bu kadrolar aynı zamanda parti yöneticileri oluyorlar.

70 yıl yasaklı ve illegal TKP, Ocak 1991’de TİP-TKP’nin birleşmesi sonrasında  yasal komünist parti kurmak için 66 yıl sonra TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın ve TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) 16 Kasım 1987’de ikinci Dönüşü yapıyorlar.. Yazının son bölümünde bu Dönüşe değineceğim.

10 Eylül TKP’nin kuruluş hikâyesi…

Komintern’in 21 Temmuz-6 Ağustos 1920’de toplanan ikinci kongresinde kabul edilen Lenin’in ‘Sömürgeler ve Geri Kalmış Ülkelerle İlgili Tezleri’nden 11. tezin beşinci fıkrası ve 12. teze göre Mustafa Kemal’in başkanlık ettiği kurtuluş hareketi, bir burjuva demokrat hareketi olduğundan, ona Komünist rengi verilmesine çalışılmamalı, ama Batılı devletlerle savaşında yardım edilmeliydi. Bunun karşılığında tek şart, Komintern yoluyla Moskova’ya bağlı bir Komünist parti kurulmasına izin verilmesi gerektiği düşünülüyordu.

Öte yandan Mustafa Suphi, 25 Temmuz 1918’de Moskova’da Türk Sol komünistleri I. Kongresi’nin toplanmasına ve Moskova, Kazan, Samarra, Saratov, Rezan, Astrahan gibi merkezlerde Türk komünist teşkilâtları kurulmasına yardım ediyordu. Kasım 1918 ‘de Moskova’da düzenlenen Müslüman Komünistler Birinci kongresine gitmiş ve burada Stalin’in başında bulunduğu Milliyetler Halk Komiserliği’ne bağlı olarak kurulan “Doğu Hakları Merkezi” bürosunun Türk seksiyonu başkanı olmuştur. Bundan sonra 1918 Aralık ayında Petrograd’da yapılan Milletlerarası Devrimciler toplantısına ve 1919 Mart’ında yine Moskova’da toplanan komintern ilk kongresine Türkiye delegesi olarak katılmıştır..

1-7 Eylül 1920 tarihlerinde Bakü’de toplanan Doğu Halklarının Birinci Kurultayı’nın hemen ardından Anadolu’da oluşan Komünist gruplar ve İstanbul’da 22 Eylül 1919’da kurulan Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Parti (Ethem Nejat katılıyor) katılımıyla 10 Eylül 1920 yılında Bakü’de Kızıl Ordu kulübünde 1. Umumi Türk Komünistleri Kongresi toplanıyor. Bu kongre TKP’nin 1. Kongresi olarak kabul edilir.

Belgelerde kongreye 15’i aşkın teşkilattan 74 delege geldi (Kesin oy hakkı olan delegelerin sayısı 32’dir). İstanbul ve Anadolu teşkilatlarından 51 delege gelmiştir. Ötekiler yurt dışındaki teşkilatlardan katılmıştır. 

Kongreye delege gönderen teşkilatlar: İstanbul, Ankara, İnebolu, Zonguldak, Ereğli, Samsun, Sivas, Kars, Trabzon, Rize, Erzurum, Eskişehir, Konya, Bayburt, Erzurum, Vezirköprü, Şarki Karahisar. İzmir ve Adana teşkilatlarından seçilen delegeler, buralardaki savaşlar yüzünden kongreye ulaşamamışlardır. Kongreye 51 misafir delege katılıyor. Konuklarla birlikte 125 kişi kongrede hazır bulunuyor. 

Kongreden sonra Türkiye’den gelen delegeler dönüyorlar. Kongreden 5 ay sonra TKP Merkez komitesi üyeleri Türkiye'ye dönüş kararı alıyorlar. Dönüş öncesinde Mustafa Kemal ve TBMM ile kurye yoluyla görüşmeler ve yazışmalar yapılıyor.

 

MUSTAFA SUPHİLERİN DÖNÜŞÜ

Ankara hükümeti ile Moskova çok yakın ilişki içindeler. Artık herkesin bildiği gibi Sovyet altınları ve silahları Mustafa Kemal’e gönderiliyor.

Popülizm de başını almış gidiyor. Başta Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Celal Bayar… olmak üzere Moskova ile kim ilişki kuruyorsa “Yoldaş” diye hitap ediyorlar.  .

19 Temmuz 1920’de Doğu Halkları Bakü kongresine TBMM Hükümeti adına İbrahim Tali Bey gözlemci olarak görevlendiriliyor.  

Türkiye Komünist Partisi tarafından Anadolu’ya gönderilen Süleyman Sami, Salih Zeki gibi önde gelen üyelerinin Anadolu’da teşkilâtlanma ve ajitasyon çalışmalarına göz yumuluyor.

Bu gelişmeler ve kuryelerle yapılan görüşmelerden gelen haberler, ayrıca Mustafa Kemal Paşa’nın gönderdiği mektup ve Kazım Karabekir Paşa’nın ılımlı yaklaşımları Mustafa Suphi'yi umutlandırıyor ve dönüş kararı alınıyor.

Ankara’nın resmi söylemi; Moskova ile iyi ilişkiler, para ve asker yardımın devamı için şirin görünüyor, hatta Anadolu’da “Sovyet”ler (Şuralar) kurulması açık açık tartışılıyor. 18 Ekim 1920’de  Resmi- Türkiye Komünist Fırkası kuruluyor. Kuruculara bakarmısınız:  Hakkı Behiç (Bayiç), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Eyüp Sabri (Akgöl), İbrahim Süreyya (Yiğit), Muhittin Baha (Pars), Tevfik Rüştü (Aras), Mahmut Esat (Bozkurt), Kılıç Ali, İhsan (Eryavuz), Refik (Koraltan), Mahmut Celal (Bayar), Adnan (Adıvar), Çerkez Ethem, Fevzi Paşa (Çakmak), Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Kazım Paşa (Karabekir), Refet Bey (Bele), İsmet Bey (İnönü) .  

 Ankara ve Mustafa Kemal, Suphilerin dönüşünden endişe duyuyor. Çünkü:

Komünistlerin İstanbul ve Anadolu’daki örgütlü çalışmaları büyüyor,  Yeşil Ordu TKP’ye sempati  ile bakıyor. Ayrıca Mustafa Suphi ve çevresi I. Dünya Savaşı’nın Türk savaş tutsaklarını Bakü’de bir Türk Kızıl Ordu birliği halinde teşkilâtlandırmış ve Türkiye’ye göndermek istiyordu. TKP’yi siyasi-askeri birim olarak görüyorlardı.

Bazı çevrelerin çok tartıştıkları ve kabul etmedikleri iki nokta var. 1) Mustafa Suphileri M.Kemal öldürtmedi, bilgisi yoktu. 2)  Mustafa Suphilerin dönmeleri için çağırmadı bundan haberi yoktu.

Artık bu tartışma bayatladı, ortaya çıkan belgeler bunların tersi olduğunu kanıtladı.

 

MUSTAFA KEMAL'İN MEKTUBU

Mustafa Kemal’in Mektuplarından birisi: 13 Eylül 1920 tarihinde “Bakü’de Türkiye İştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara”  “Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye iştirakyun Teşkilâtından maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyasetiyle te’sis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vasıtasıyla yapılabilir.
Aynı hedefe yürüyen Türkiye iştirakyun Teşkilâtıyla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahiyet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Baku’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eylemenizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”

Dönüşlerle ilgili yeni yeni belgeler çıkıyor. (TÜSTAV’dan bu belgelere ulaşılabilir) 

Yazışmalar, kuryelerle haberleşmeler sonunda Kominter bilgisi dâhilinde Mustafa Suphi ve TKP heyeti, İsmail Hakkı, Ahmet Cevat (Emre) ve Süleyman Nuri’yi dış ilişkiler bürosu olarak Bakü’de bırakarak 19 Aralık 1920’de Ermenistan üzerinden Kars’a hareket ediyorlar.  Mustafa Suphilerin amacı Samsun’a geçip Ankara’ya ulaşmak. 

KATLİAMA GİDEN YOL

Bu konuyla ilgili çok şey yazıldı. Bu araştırmalardan çıkarak özetlemek gerekirse: 

Bir araştırmaya göre Mustafa Suphi, Ali Fuat Cebesoy’la Kars’ta görüşür. Cebesoy'un Ankara’ya gitmemesi hükümetçe kararlaştırılmış ve bu karar Kazım Karabekir Paşaya bildirilmiş.

Kâzım Karabekir'in, Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Ankara’ya göndermek düşüncesinde olduğu, böylece Anadolu dışında macera peşinde koşmamaları sağlanacak ve TBMM Hükümeti’nin gözetimi altında bulunacaklardı. Ne var ki, Mustafa Kemal Paşa, daha önce belirttiğimiz endişelerinden dolayı, Ankara’ya girmelerinin engellenmesini istiyordu.

Bu durum karşısında, Karabekir Paşa’nın önünde iki yol vardı. Ya bunları Anadolu’nun emin bir köşesinde gözetim altında tutacak; ya da sınır dışı edecekti. İkinci yol daha uygundu, fakat Sovyet heyetinin gözü önünde yapılacak böyle bir faaliyet  Sovyetlerle ilişkilere zarar verebilirdi. O’nun için önce Erzurum’a gönderilecek ve burada halkın aleyhte tezahüratı ile karşılaşacaklar, böylelikle Mustafa Suphi ve heyeti halkın tepkisi karşısında zorunlu olarak sınır dışı edilmiş olacaklardı.

O dönemde Erzurum Mebusu olan Durak Bey, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Erzurum’da maruz kaldıkları tepkiyi şöyle anlatıyor:

“Efendiler, Erzurum ahalisi lâzım gelen tedabiri ittihaz etti ve Mustafa Suphi ve avanesi Erzurum’a geleceği zaman, halk dükkânlarını kapadı… trene bindirip kovdular.” 

Erzurum’da halkın galeyan ve hakaretleri ile karşılaşan Mustafa Suphi ve arkadaşları, önceden hazırlanan plan gereği, halkın saldırısından korunmaları gerekçesi ile şehire sokulmayarak, Trabzon’a yollanmışlar.

Başka verilere ve araştırmalara göre Suphilerin Kars ve Erzurum’dan sonra Kazım Karabekir’in yönlendirmesi ile Trabzon’a yönlendirdiği, bu cinayeti planlayanın Kazım Karabekir olduğudur. 

Katliam yapılıyor

Mustafa Suphi ve arkadaşlarını karşılamak üzere Trabzon’daki Rus Sovyet Hükümeti Konsolosu Ali Oruç Bagirov da hazırlık yapmış, 28 Ocak 1921 günü heyetin gelişini bekliyormuş.

Aynı zamanda Trabzon’a  gelmişler  veya getirilmişler. 28'i 29 Ocak’a bağlayan gece Trabzon iskelesinde bindirildikleri bir motorla Batum’a gönderilmek üzere yola çıkartılıyorlar ve hemen arkalarından bir başka motorla yola çıkan Yahya Kâhya’nın adamları, Sürmene açıklarında Suphileri öldürüp motoru batırıyorlar.

Bu cinayeti işleyenlere karşı tepkiler artınca Yahya Kâhya, Sivas’ta kurulan göstermelik bir mahkemede yargılanır ve delil yetersizliğinden beraat eder. Kâhya, Trabzon’a döndüğünde üzerindeki psikolojik baskılar devam edince, suç ortaklarını tehdit etmeye başlar. Sağda solda ‘Sanki bütün işlerde ben tek başıma mıydım? Daha üstüme varırlarsa her şeyi olduğu gibi ortaya dökerim’ demesi Yahya Kâhya’nın arkasındaki güçleri rahatsız eder.  Ansızın Trabzon kışlasına yakın bir yerde Yahya Kâhya, adamlarıyla birlikte pusuya düşürülür ve öldürülür.

Fail ortadan kaldırılır ve katliamın üstünü örtüldü sanılır. Bu katliam aynı zamanda Cumhuriyet tarihinde devletin faili meçhul cinayetlerinin başlangıcı ve yöntemi oldu da diyebiliriz.

SUPHİLERİN CİNAYETLERİNİN ARKASINDAKİLER

Ankara hükümeti bu cinayeti kabul etmedi, mecliste muhalif vekillerin sorularına doğru dürüst yanıt verilmedi ve üstüne gidilmedi.

Durumu araştıran Trabzon’daki Sovyet Rusya Konsolosu Bagirov’ın sorusu üzerine  14 Şubat’ta Trabzon Vali Vekiline Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Batum’a ve hiçbir Sovyet sahiline gelmediğini, dolayısıyla nerede olduğunu merak ettiklerini yazdı. Vali cevabında “Komintern Heyeti’nden hiç kimse buraya gelmedi ve hiç kimse de buradan gitmedi. Bu konuda bizde hiçbir bilgi yoktur” dedi. Dışişleri Komiseri Çiçerin, radyogramla Ankara’dan Mustafa Suphilerin akıbetine dair bilgi talep etti. Ankara Hükümeti ise, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının bir deniz kazasında öldüklerine ilişkin açıklamasında ısrarlıydı.

Mustafa Kemal’in olaydaki rolü aydınlanmadı. Yıllar sonra Mustafa Kemal ile yolları ayrılacak olan Kâzım Karabekir uzun bir süre yasaklı kalan anılarında, bu olayla ilgili olarak, ‘hayatımla ve namusumla oynadılar’ diyecekti. 

Yine yıllar sonra Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı (Tekçe) Bey, Yahya Kâhya’yı, 27 Mart 1923’te Mustafa Kemal’in yeminli muhalifi Ali Şükrü Bey’i öldürecek olan Giresunlu Topal Osman’ın iki adamıyla birlikte kendisinin öldürdüğünü açıkladı.

Olayın dünya solculuğu açısından ne anlama geldiğini ise Mete Tunçay şöyle özetlemişti: “Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli karşısında Sovyetlerin ve Komintern’in takındığı tavır dünya solculuğunun gelişme süreci bakımından bir dönüm noktasıydı. Bu olayda sosyalist anavatanın dış politika çıkarlarıyla bir kardeş partinin varlık sorunu çatışmış ve Komünistler, daha sonra Troçkistler tarafından Stalin’e atfedilen bir ‘fırsatçılık’ kalıbının ilk örneğini vermişlerdi. Hâlbuki bunlar olurken, Lenin resmen ve fiilen Sovyet devletinin başında bulunuyordu.”  diyerek çelişkili duruma dikkat çekiyor.

Burada sorulması gereken başka bir soru, Komintern şubesi olan TKP’nin tek başına karar alarak dönüş yapıp yapmadıkları, ikincisi Suphilerin katledilmesi ve ardından  devam eden TKP operasyonlarına karşın Sovyetlerin sessiz kalmasıdır.

SBKP veya Sovyet yöneticilerine bu sorular sorulduğunda yanıtlar diplomatik oluyordu: “Sovyetler ile Türkiye arasındaki devletlerarası ilişkilerde, partiler arası ilişkiyi öne alamayız” oluyor. O zaman başka bir soru da soruluyor: Peki Proletarya enternasyonalizmi ilkesi ne oluyor?

Sovyetler burnunun dibindeki NATO üyesi bir ülke ile iyi ilişkiler adına TKP’ye yönelik operasyonlar ve baskılara karşı sesini çıkarmamış hatta kurban etmiştir diye düşünüyorum.

Türkiye’de Kemalist rejimi kalıcılaştırmak için 1950 sonrasında Komünizm korkusuyla komünist partiyi, sol sosyalist hareketi baskı altında tutup yasaklamıştır. Bu anlamda Rusya ve Türkiye hükümetleri, devletleri zımni mutabakat içinde olmuşlardır.  

Sovyetlerin bu oportünist tutumu Türkiye solunu etkin ve etkili olamamasında önemli rol oynamıştır. 

’66 YIL SONRA BAŞKA BİR DÖNÜŞ: NİHAT SARGIN- HAYDAR KUTLU

Bir başka dönü hikayesi  Suphilerin dönüş ve katledilişinden 66 yıl sonra 16 Kasım 1987 yılında yasal komünist partisi kurmak için Nihat Sargın ve parti adı Haydar Kutlu olan Nabi Yağcı uçağa atlayıp Esenboğa havaalanına iniyorlar.

Dönüş öncesinin kısa hikayesi: 7 Ekim 1987’de TİP Genel Başkanı Behice Boran ve TKP Genel Sekreteri Haydar Kutlu Brüksel’de düzenlenen Basın toplantısı ile iki partinin TBKP adı altında birleştiğini duyurdular. Behice Boran “ tarihsel olarak aynı köklere sahip iki parti olarak varlığa son verildi”  demiştir.

Brüksel Basın Toplantısından 3 gün sonra, 10 Ekim 1987’de Behice Boran geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 

Behice Boran için 15 Ekim 1987 günü 11.00’de Brüksel’deki Belçika-Sovyet Dostluk evi’nde bir tören yapıldı ve Türkiye gönderildi.

Ankara ile yapılan görüşmeler sonucu Behice Boran için TBMM’de tören düzenlenmesi kabul edildi.

Behice Boran’ın ölümü Türkiye kamuoyu ve basınında geniş yankı buldu. 11 Ekim’den başlayarak, gazeteler ve dergiler sayfalarının önemli bölümünü Boran’a ayırdı. Gazetelere ilanlar veriliyor. Hemen hemen bütün köşe yazarları Boran hakkında onun siyasi ve bilimsel çalışmaları, demokrasi mücadelesine yaptığı katkıları anlatan makaleler yazıldılar. 

Cenaze ile birlikte Avrupa Parlamentosu sosyalist ve komünist gruplarından temsilcilerin de Türkiye’ye gelerek yapılacak cenaze törenine katılacakları bildirildi. Boran’ın cenazesi Belçika Hava Yolları ile Atina üzerinden Ankara’ya gönderildi.

Bakanlar Kurulu kararıyla 16 Ekim’de TBMM’de tören düzenlendi. TBMM’deki törene Meclis Başkanı adına Özer Gürbüz ve Erdal İnönü, Bülent Ecevit, SHP, DSP, DYP yöneticileriyle birlikte iki bin kişi katıldı. 

18 Ekim’de İstanbul Zincirlikuyu’da toprağa verilen Behice Boran’ın cenazesine 20 bin kişi katılmıştı.

Boran ölümüyle komünistlere özgürlük yolunu açmıştı sanki. Bu ortamı değerlendiren birleşen iki parti ortak yönetimi iki Genel Sekreterin 16 Kasım günü Türkiye’ye döneceklerini açıkladılar.

DÖNÜŞLER İÇİN NE DEDİLER?

141-142.  Maddeler var iken ve komünist parti kurmak için dönüş kararına sol ve demokrat çevrelerden ilk tepkiler SUPHİLERİN DÖNÜŞÜ ve akıbetinin anımsatılması oldu. Bazıları 141-142 varken dönmek ve komünist parti kurmak hayal ve maceracılık “içeriden çıkamazsınız”  açıklamaları yaptılar.

Hükümet ve siyasal kesimlerden: Başbakan Turgut Özal, “Evrenle aynı görüşteyiz bu bir provokasyon işidir. Zamanı değildir. Bu kanunlar olduğu sürece legal faaliyet yapmaları mümkün değildir. Zaten bütün faaliyetleri illegaldir” derken;

Süleyman Demirel (Doğru Yol Partisi Genel Başkanı): TCK’nın bazı maddeleri gereği Türkiye’de komünist partisinin kurulmayacağını, ancak sosyalist parti kurulması için yasak bulunmadığını söyledi.”  

Erdal İnönü (Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı): Komünist liderlerin Türkiye’ye seçim ortamında geliş nedenlerini anlayamadığını da belirterek ‘Bu geliş tabi bana biraz tuhaf görünüyor’” diye konuştu.

Bülent Ecevit (Demokratik Sol Parti Genel Başkanı): Vatandaşlıktan çıkarılmış olsun veya olmasın yurtdışında bulunan ve haklarında dava açılmış olan kimselere, yurda döndüklerinde tutuklanmayacakları konusunda güvence verilmelidir.” 

Alpaslan Türkeş (Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanı): Özal’ı ‘komünizme davetiye çıkarmakla’ suçladı. TKP’lilere kesinlikle kapıların kapatılması gerektiğini’ belirten Türkeş, bölücü komünistlerin cenazesini Türk bayrağına saran bir Başbakan’dan daha ne beklenebilir” dedi. 

Vahit Halefoğlu (ANAP Hükümeti Dışişleri Bakanı):  TKP ve TİP genel sekreterlerinin Türkiye’ye geldiklerinde gözaltına alınmalarının, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ki ilişkileri etkilemeyeceğini” söyledi. “Haydar Kutlu ve Nihat Sargın’ın Türkiye gelişlerini Türkiye’nin içişleri olarak gördüklerini bu nedenle Türkiye’nin Sovyetler Birliği ilişkilerinde bu konuda bir değerlendirmeye gitmeyeceğini” açıkladı. 

Ortam böyleydi ancak buna rağmen Özal’ın liberalleşme sözleri AB ile ilişkileri geliştirme arayışının yarattığı yeni bir ortam oluşuyordu, mesela Özal, Kürt meselesini telaffuz ediyordu.

Haydar Kutlu (Nabi Yağcı)  dönüşlerinin anlamını şöyle özetlemişti:  “Bu yeni durumu görerek Türkiye’nin politik sürecinin aktörü olmak istiyoruz ve süreçlere müdahale edeceğiz, müdahil olacağız, illegaliteye son verip ülkenin kaderinde söz sahibi olacağız. Demokratikleşmenin gelişebilmesi için Komünist parti üstündeki yasağın kalkması gerekiyor, biz fiili durum yaratarak komünist partiyi kurmak için dönüyoruz, her şeyi göze aldık, demokrasi güçlerine ve halkımıza güveniyoruz”  diyor.

Dönüş için düzenlenen Brüksel Basın Toplantısı bildirisinde “Biz Türkiye’de demokratikleşme sürecine azami katkıda bulunmak istiyoruz. Genel seçimler öncesinde seçimlere katılacak bütün partilerin, komünist partisinin serbest çalışması konusunda kendi görüşünü belirtmesini ve bu konuyu halkla tartışmasını istiyoruz. Bu adımımızla hangi parti olursa olsun, seçimleri kazanacak olan partinin seçimlerden sonra bu sorunu hemen yeni hükümetin gündemine almasına yardımcı olmak, bu amaçla da söz konusu partinin seçimlerde bu konudaki politikasını halka danışabilmesine olanak sağlamak gerekiyor. Böylece parlamenter demokrasinin sağlıklı işlemesine katkıda bulunabileceğimizi düşünüyoruz.”

DÖNÜŞLER VE SONRASI

Nihat Sargın ve Haydar Kutlu, 16 Kasım 1986’da Saat 14.45’te Münih’ten hareket ettiler. Kutlu ve Sargın'a Türk ve yabancı 14 gazeteci eşlik etti:  Saat 15.30’da Ankara Esenboğa Havaalanına indiler. Havaalanında 25 avukat bekliyordu.  

Havaalanında gözaltına alınan Kutlu ve Sargın’ın  Et ve Balık Kurumu yakınlarında gözleri bağlandı ve elleri kelepçelendi.   Emniyet Müdürlüğü’ne yan taraftaki kapıdan girdiler. Otomobilden ayrı ayrı inen Sargın ve Kutlu’nun gözleri siyah bantla kapatılmıştı. ( Konuya ilgi duyanlar ve ayrıntılar için  Nihat Sagın’ın “900 gün” kitabına bakabilirler.)

 

DÖNDÜLER TUTUKLANDILAR VE ÖZGÜRLÜĞÜ KAZANDILAR

900 gün tutuklu kaldılar. İddianamede, 141-142’den  Nabi Yağcı’ya  54,  Nihat Sargın’a 57 kez ayrı ayrı cezalar istendi.

Bir yandan Kutlu Sargın davası devam ederken, komünist partinin yasallaşması için illegaliteden çıkış adımları atılıyor.

8 Aralık 1990 Cağaloğlu’nda Çağdaş Gazeteciler Lokalinde bir  Basın Toplantısı düzenleniyor ve Komünistler yasala çıktıklarını açıklıyorlar. Ardından il ve ilçelerde kendilerini komünist olarak  gören açıklamalar devam etti. Tabi aynı zamanda tutuklamalar da başladı ve bu kez savcılıklara “ bende komünistim” ihbarları yapan dilekçeler verilmeye başladı. Ve yüzlerce kişiyi tutuklamayacakları için savcılıklar dilekçeleri almayınca, postayla gönderme eylemleri yaptılar.

Mayıs 1990’da ulusal ve uluslararası dayanışma kampanyanın etkisiyle Kutlu- Sargın serbest bırakılıyor ve  Kutlu-Sargın davası  9 Temmuz 1992’de sonlanıyor.  

Suphilerin dönüşünde sonra ki 2. Dönüşün amacı gerçekleşiyor,  4 Haziran 1990’da TBKP’nin yasal kuruluşbaşvurusunu yaparak tüzel kişilik kazanmasıyla sonuçlanıyor.  Ardından il ve ilçelerde komünist partisi tabelaları asılıyor. 

Ancak Anayasa Mahkemesi TBKP Programında Kürt sorunu dolayısıyla kapatma davası açıyor ve 16 Temmuz 1991’de TBKP’nin kapatılmasına karar veriliyor. Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararının Resmi Gazete’de yayınlandığı ay ve günü ilginç: 28 Ocak 1992.

 Karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne götürülmüş ve Türkiye Mahkûm edilmiştir.

PEKİ SONRA NE OLDU…

Kapatma kararı devam ederken  ve 141-142. maddeler yürürlükteyken Türkiye Birleşik Komünist Büyük Kongresi 12-14 Ocak 1991’de  Ankara’da Maltepe’de yapıldı.

TBKP 1. Kongresi Partinin Geleceği Üstüne Karar ‘da “TİP ve TKP’nin birleşmesiyle sol hareketimizin tarihinde ilk anlamlı birleşmeyi gerçekleştiren TBKP, bununla yetinmemiş, Marksistlerin daha geniş birliği için çaba göstermiştir.

Bugün artık önümüzde oluşumuna ilk günden beri bizim de katıldığımız, programı, tüzüğü ve bileşenleriyle somut bir varlık haline gelmiş olan Sosyalist Birlik Partisi var.

SBP, aynı zamanda bizim partimizdir. SBP’nin özgürleşme davasına, 141-142-163’ün kaldırılmasına katkıda bulunabilmesi. Türkiye’nin demokratik yeniden yapılanmasında rol oynayabilmesi, bu partide yer alan herkesin ortak çabasına bağlıdır.

TBKP’nin en yüksek karar organı olarak Kongre’miz, Partimizin geleceği ile ilgili olarak;

Anayasa Mahkemesi’nde Partimiz hakkında açılan dava devam etiği ve yasal engellerin varlığını koruduğu koşullarda TBKP’nin, bu engeller aşılıncaya kadar, tüzel kişiliğini merkez organlarıyla sürdürmesini, bu sağlanınca tüzel kişiliğinin bütünüyle sona ermesini karar altına alır.

-Bunun dışındaki tüm TBKP üyelerini SBP içinde yer almaya, bu partiyi geliştirip güçlendirmeye çağırır. TBKP üyeleri bu yolla yasakların kalkmasına da daha büyük bir katkıda bulunacaklardır.

-TBKP’nin tüzel varlığının sürdüğü durumda, TBKP üyeliğini devam ettirenler merkez üyesi olarak kalabileceklerdir.”

1936 yılında Musollini  Faşizminin iktidar olduğu İtalya’dan aynen alınıp Türk Ceza Kanunu’na giren 141 ve 142 ve 163. Maddeleri, 31 Ocak 1991 - Bakanlar Kurulu kararıyla  kaldırıldı.

Kaynak:   “Solda Yenilenme Deneyimi ve TİP-TKP Birliği” Belge Yayınları 2017

Facebook Yorumları

reklam
11.9.2017
10 Eylül 1920 TKP’nin kuruluşu ve Dönüşler hikâyesi…
3.9.2017
Sistem değişirken! muhalefet ne yapıyor ne yapabilir?
20.8.2017
Yüzde 50 artı bir: Kurtuluş mu kâbus mu?
13.8.2017
Yoksa ikinci Cumhuriyet (!) mi kurulacak?
6.8.2017
Yurttaş mıyız Millet miyiz…?
30.7.2017
Hakikat hangisi: Davacı siyaseti mi demokratik siyaset mi? (2)
9.7.2017
Adalet Yürüyüşü sonrası her şey aynı kalabilir mi?
2.7.2017
Emir komuta içinde olan adalete karşı ADALET İçin yürünür
26.6.2017
Her şeyin devlete tabii olduğu rejim mi demokrasi?
18.6.2017
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz meselesi: Hakikaten ne oldu, neler oluyor?
11.6.2017
Kurtarıcılardan kurtulmak
4.6.2017
Bütün iktidar AKP’nin olmalı ne demek?
28.5.2017
Dijital Dönüşümve Birden Çok Kapitalizm Modeli (2)
21.5.2017
Dijital-küresel dünyada politika (1)
14.5.2017
Muhaliflik ve muhalefet sorunu!
30.4.2017
Süreçlere müdahale eden muhalefet
23.4.2017
Sorulacak çok soru aranacak çok yanıt var
16.4.2017
İkili iktidardan mutlak tek iktidara…
9.4.2017
Herkes kendi referandumunu yapıyor
3.4.2017
Hayır ve Evet’in önü arkası
26.3.2017
“Gerçekçi ol imkânsızı iste”*
19.3.2017
Yeni! Bir “Biz” ve Sistem İnşa Edilmek İsteniyor
15.3.2017
Evet diyen eski “yoldaşlar
18.2.2017
Evet diyen eski “yoldaşlar
8.10.2016
BEHİCE BORAN’SIZ 29 YIL
15.8.2016
Hakikisini anlat!
2.8.2016
Yeni sayfaya! yurttaşlık referansıyla başlamak
20.7.2016
Darbe geleneği! ilk kez topluma tosladı... Ama...
6.7.2016
Güvenlikçi politikalar, özgürlüğü yok ediyor/ rejimler otoriterleşiyor
12.4.2016
İkinci tekrar Cumhuriyet
17.10.2015
Her şey muhafazakârları bloke etmek için…
11.9.2015
Bu kafayla gidilirse askerî darbeye davetiye çıkartılır
29.5.2015
HDP toplumun vicdanına ve aklına dokunuyor
06.04.2015
Seçimler barış süreçleri için zorlu dönemlerdir
27.01.2015
Tarihsel Blok ve Kimlikler Üstünden Politika…
11.01.2015
Baskı ve şiddeti meşrulaştırma aracı olarak terör
05.01.2015
"Değişim!" yeni iktidar bloku yarattı
26.12.2014
“28 Şubat Bin Yıl Sürecek” denilmişti!: Nihayet ilk yıllarına girdik galiba
26.10.2014
Türkiye kapitalizminin değişimi ve AKP
07.10.2014
“Yeni Türkiye!”de: Askeri sanayi büyürse, sonra ne olur (1)
04.10.2014
Bizim demokrasi! hangi demokrasi
27.08.2014
Parti devleti- Devlet Partisi rejimine doğru mu?
27.07.2014
Yeni Türkiye nerede başlıyor, eski Türkiye nerede bitiyor
15.07.2014
Fiili başkanlık ve cumhurbaşkanlığı seçimi
03.07.2014
Öğrenilmiş çaresizlik
04.06.2014
Cumhurbaşkanı mı, rejim mi seçeceğiz
18.05.2014
Görünmez kaza(lar) takdiri ilahi!
30.04.2014
İki muhafazakâr(lık)
13.04.2014
Modern muhafazakârlık kazandı!
20.03.2014
Kutuplaşma sınırı aşılıyor...
08.03.2014
Vesayetin devamlılığı için filtre değiştiriliyor
27.02.2014
‘Yalan, kişiyi haddi aşmaya götürür’
17.02.2014
Olup bitenlerin ‘ötesi’nden bakmak
07.02.2014
Fikrimiz iktidarda, biz hapisteyiz’
25.01.2014
Asıl kavga ‘yeni derin devlet’le cemaat(ler) arasında
16.01.2014
Cemaat aslında derin devlet- Gladio mu
06.01.2014
‘Pasif devrim’ bitti, Ergenekon’la barış başladı!
04.01.2014
“Pasif devrim” bitti, Ergenekon’la barış başladı!
26.12.2013
Değişen Türkiye ve demokrasi yolu buraya kadar mı
07.12.2013
‘Gizlice’ hakkımızda neler yapılıyor acaba
28.11.2013
Ne olacak şimdi: Kardeşlik hukuku mu, 12 Eylül hukuku mu
21.11.2013
Diyarbakır’da doğru söyler, Bismil’de şaşar
14.11.2013
‘Başbakan’ı yıpratmayalım!’ Ama o her şeyimize karışsın!..
07.11.2013
‘Parti olmayan parti’ HDP
30.10.2013
HDP, denenmişlerden ‘yeni’ bir deneme mi
21.10.2013
Askeri sanayi ne işe yarar!
09.10.2013
Tam demokrasinin 2023’e kadar yolu mu var!
02.10.2013
Paketten yeni paketlet çıktı, demokratikleşmeye devam
30.09.2013
Bu paket son paket mi acaba
19.09.2013
Ateşi düşürüp normalleşmek
13.09.2013
İslamcı kimlik merkezli yeni ‘biz’ ve ‘onlar’
07.09.2013
Barış için savaş! Öyle mi...
29.08.2013
İnsani değerler: Biz ve onlar
22.08.2013
Sivil toplum, cemaat, sol
15.08.2013
Sivil toplum, cemaat, siyaset ve STK’lar
08.08.2013
BDP’yi Türk soluyla birleştirmek, Kürtleri ideolojik tercihe zorlar
31.07.2013
Kürtler ve BDP, reformları sırtladılar...
25.07.2013
Başbakanı eleştirmek ya da eleştirmeyenleri eleştirmek
17.07.2013
Eski devletin eski kurumları ‘kitle’ örgütleri: Ve sivil- gri alan
11.07.2013
60 yıllık iktidar-muhalefet tablosu değişir mi
03.07.2013
İslamcı- muhafazakâr blok ve muhalefet
26.06.2013
Gezi’den yeni bir siyasi hareket çıkar mı
23.06.2013
Allah affetsin ama...
20.06.2013
‘Benim Türkiye’m!’ ve iki Türkiye!
16.06.2013
Kritik 24 saat...
12.06.2013
Şimdi her şeyi yeniden düşünme zamanı...
06.06.2013
Taksim isyanının önü ve arkası
03.06.2013
Her isyan, her devrim ama... huzur getirmiyor mu?
29.05.2013
Evet, değiştik; değişmeye de devam ediyoruz...
16.05.2013
Türkiye, Suriye’nin açık hedefi mi oldu
09.05.2013
Bir gazete: Demokratlık, demokrasi ve tartışmanın özü
22.04.2013
Türkiye, Kürt sorununu çözerken kendi modelini yaratıyor
21.03.2013
Barış demeyelim! Ölümler dursun diyelim
17.03.2013
16 Mart 1978: 35. yıl
22.02.2013
CHP’ye karasevda aşkı mı, nefret mi?
11.02.2013
Parmak tetikten uzaklaşıyor
19.01.2013
“Acıyı bal eyledik”
12.01.2013
Barışı hedef alan derin cinayetler
11.01.2013
Şimdi, duygu ile aklın dengeleme zamanı
08.01.2013
Parmak tetikten uzaklaşıyor
29.11.2012
“Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi”: Farkı ne olacak?
16.10.2012
Taraf’taki tartışma: Nasıl bir Demokratlık
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları