Hidayet Şefkatli TUKSAL

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

İlahiyatlar, ilahiyatçılar ve dini kanaatleri açıklama hakkı


12.12.2020 - Bu Yazı 8944 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İlahiyat Fakültesine kaydolduğum ama henüz okula başlamadığım günlerden birinde mahallemizin camisinde görevli olan imamla karşılaşmıştım. Çok bilmiş bir eda ile, kazandığım Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde sapık hocalar olduğundan bahsetmiş; dikkatli olmamı, isim de vererek onlara kanmamamı tenbih etmişti. Bana bu lafları söyleyen adam hiç de mübarek bir kişi değildi oysa. Paragöz, güya büyü çözme bahanesiyle insanları kandıran, hattâ sonunda evli bir kadını baştan çıkarttığı yolundaki dedikoduların ayyuka çıkması üzerine mahalleden de camiden de ayrılmak zorunda kalan bir uyanıktı. Mahallenin paparazzisiydi demek abartı olmaz; nice farklı profilden insanın imamın evini ararken bizim kapıyı çalıp sorması sebebiyle, gelen gidenle biz de muhatap olmak durumunda kalıyorduk. Hattâ annem, eski mahallesinin en güzel kızı olan bir tanıdığıyla bu vesileyle yeniden karşılaşmıştı. Kadın zengin biriyle evlenmiş, Ankara sosyetesine dahil olmuş, ancak oğlunun onaylamadığı bir kızla evlenmek istemesi üzerine bizim hocanın adını duymuş, onu kızdan soğutmak için çare aramak üzere mahalleye kadar gelmişti. Güya büyücülük cincilik yasaktı ama işte, her kesimden insan buraya geliyordu ve bizim imam servetine servet katıyordu. Mahalleden ayrıldıktan sonra da bu kazançlı işine devam etmiştir ama ben bir daha yüzünü görmedim çok şükür.

1980’de fakülteye başladığımda karşılaştığım hoca profiliyle bizim cinci imam arasında hiç bir benzerlik yoktu Allahtan. İstisnaları olmakla birlikte genelde hocalarımız ilme meraklı, çalışkan ve vakarlı insanlardı. Etraflarına hayran kitlesi toplamak gibi bir dertleri yoktu, işleriyle meşguldüler. O dönemde medya ilahiyatçılara ilgi göstermediği ve sosyal medya da olmadığı için, televizyona çıkanlar bile çok azdı. Halkla doğrudan temasları yoktu, kendileri de bundan şikayetçi değildiler. Bu durumda halkla iç içe olanlar cami imamları, müezzinler, Diyanete bağlı Kuran kurslarında görev yapan hocalar ile, çeşitli vakıf, dernek ya da talebe yurdu şeklinde örgütlenmiş tarikat ve cemaatlerdi. Merkezi İstanbul olan ve daha çok Ankara’nın elit dindarlarına hitap eden köklü tarikatların yanı sıra, özellikle gecekondu bölgelerinde ortaya çıkan bazı şeyhlere bağlı yeni gruplar da hızla büyüyordu ve bizim öğrenciler arasında da ihvanları vardı. Ayrıca, daha çok üniversite öğrencilerinden oluşan tasavvuf karşıtı, mealci, radikal gruplar da vardı.

80’lerin dini hayatı kapalı özel alanlarda canlı bir biçimde yaşanırken, kamusal alanlara seküler bir temkinlilik hakimdi. O günlerin en ortak kamusu TRT’de Cuma günleri kısa bir program yayınlanırdı diye hatırlıyorum. Kandil geceleri ise hakikaten önemli günler olurdu. Oruçlar tutulur, hazırlıklar yapılır ve akşam kandil tebrik etmeye gelen yakınlarla birlikte TRT’den naklen yayınlanan mevlit izlenir; coşku, huşu ve huzur karışımı saatler yaşanırdı. Devletin halkıyla aynı hissiyatta buluştuğu nadir anlardı bunlar. Bir de Ramazan boyunca her akşam, açlığın halsizliğin sekineye dönüştüğü ve gönüllerin ilahi olana açıldığı vakitlerde yayınlanan, bugün sıradan görünse bile o gün sıradan olmayan, üzerimde çok değişik ve tatlı izler bırakan ‘İftara Doğru’ programı vardı. Ezan okuyup oruçlar açılırken yapılan o meşhur duanın güzelliğini hâlâ unutamıyorum. Bununla birlikte, devletin resmi ve tek kanalı olarak TRT’nin dini yayın politikası, ibadetler, ahlaki öğütler, vatan sevgisi, devlete ve millete bağlılık temaları etrafında şekilleniyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu temalar üzerinden halkı din konusunda ‘aydınlatıyor’, devletin din ve dindarlar üzerindeki kontrolüne yardımcı oluyordu. Ancak yukarıda sözünü ettiğim özel alan dindarlığına karşı devletin görünüşteki ilgisizliği ne derece gerçek bir ilgisizlikti acaba, onu pek bilemeyeceğim. 28 Şubat sürecinde İlahiyat Fakültesi dekanını her gün telefonla arayan askerlerin, bu yapıları yok sayma rehavetine kapılmadığını düşünüyorum.

Başkent Ankara’nın dini sosyolojisi ile İstanbul’unki arasında önemli farklar vardı. Devlet içinde kimi odakların düşmanlığına rağmen, her türlü grup ve cemaat İstanbul’da kendisine sığınacak, örgütlenecek bir köşe ve taraftar kitlesi bulabiliyordu. Eskiden yerli Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer etnik ve dinsel gruplarla temsil edilen kozmopolitlik, Anadolu’dan göçlerle başka tür bir çoğulculuğa dönüşmüş olsa da, devlete bağımlı olmayan ekonomisi ve alternatif kamu alanlarının varlığı sebebiyle, Ankara’ya göre daha özgür ve sivil bir şehirdi İstanbul. Geleneğin korunabildiği köklü tarikatlar ve cemaatler canlıydı. Marmara İlahiyatta okuyan (erkek) öğrenciler, sabahları çeşitli camilerde klasik eserleri okutan hocaların ders halkalarına devam ederek hem Arapçalarını hem de literatür bilgisini geliştirirlerken, kız öğrenciler de çeşitli vakıfların kurslarından yararlanabiliyorlardı.

Ankara İlahiyat, doktoralarını yurt dışında yapmış öğretim kadrolarıyla farklı fikirlere ve tartışmaya açık olmakla meşhurken, Marmara İlahiyat öğrencilerine kazandırdığı teknik altyapının sağlamlığı ve geleneğe bağlılığın sözcülüğü gibi özelliklerle tanınıyordu. Bu bağlamda Marmara ile cemaatler ya da tarikatlar arasında Ankara’ya göre çok daha güçlü ilişkiler ve rabıtalar vardı. Ankara İlahiyat CHP’nin tek parti dönemi sona ererken kurulduğu ve ilk zamanlardaki öğretim kadrosu sebebiyle neredeyse bir teoloji fakültesini andırdığı için, daha sonra kendi mezunlarından oluşan dini bütün kadrolarına rağmen, İstanbul’un gözünde modernist ve devletle daha içli dışlı bir kurum olarak mimlenmişti, bu yüzden daha az tercih ediliyordu. İşte böyle zamanlarda, bugün bu yazıya vesile olan Mustafa Öztürk de Marmara İlahiyatta okuyup mezun olacak ve öğretmen olarak mesleğe başlayacaktı.

Mustafa’yla akademiye yeni adım attığı yıllarda bir arkadaşın evinde karşılaşmış, konuşkan, duygularını göstermekten çekinmeyen karakteri ve hayatında önemli izler bırakan travmalarıyla o akşam tanış olmuştuk. Ayrıca, ilahiyat birikimi ve alt yapısının son derece iyi olması, literatüre olan ilgisi ve hakimiyeti, merakı ve çalışkanlığıyla hepimizin hayranlığını celbetmişti. Mustafa’nın başarılı olacağını biliyorduk; ancak o, geceler boyu araştıran, okuyan, düşünen ve yazan bir insan olarak eserleriyle, hesap kitap yapmayan samimiyeti ve açık sözlülüğüyle düşündüğümüzden çok daha velud, çok daha önemli ve etkili bir akademisyen oldu. Herkes hata yapar, o da görüşlerini dile getirirken üslup hatası yapmış olabilir ama bu şekilde lince maruz kalması gerçekten Türkiye’nin ayıbıdır. ‘Kur’an vahyinin manasının Allaha, ancak lafızların Hz. Peygambere ait olduğu’ yolundaki kanaatine katılmadığımı, ancak katılmadığım bu ve benzeri görüşleri herkesin ileri sürme, açıklama, savunma ve tartışma hakkını sonuna kadar desteklediğimi belirtmek istiyorum. Elbette üslubumuza da dikkat etmemiz gerekir, ancak bu konuda özür dileyen bir insanın üzerine daha fazla gitmenin gereği yok. Bir sonraki yazımda bu tartışmalı konu hakkında ileri sürülen görüşleri ele alacağım. Şimdilik sağlıcakla kalın.

Facebook Yorumları

reklam
12.12.2020
İlahiyatlar, ilahiyatçılar ve dini kanaatleri açıklama hakkı
23.11.2020
Periler, periler, periler…
2.11.2020
Kadınların konuşabildiği günler
13.10.2020
Makbul olmayan dindar kadınlar
29.09.2020
Tasavvuf alanının sorunları
21.09.2020
Tarikatlar konusunda kişisel tecrübelerim
13.09.2020
‘Kapatılsın bu şer yuvaları!’ demek çözüm mü?
5.09.2020
Pembe beyazlar ve siyahlar içinde bir Aşûre günü
29.08.2020
Neden ‘kadına yönelik’ şiddet?
15.08.2020
Sözleşmeyi bırakıp, kadınlara silah mı dağıtsak?
6.3.2017
MEB müfredat taslakları konusunda değerlendirmeler ve öneriler (IV)
24.2.2017
MEB müfredat taslakları konusunda değerlendirmeler ve öneriler (III)
13.2.2017
OHAL’de hukuka riayet
31.1.2017
MEB müfredat taslağı konusunda değerlendirmeler ve öneriler (II)
29.1.2017
MEB müfredat taslağı konusunda değerlendirmeler ve öneriler (I)
22.1.2017
Adalet bekliyoruz!
7.1.2017
Kutuplaşma üzerine bir muhasebe
30.12.2016
İmam-hatipler hâlâ bir halk hareketi mi?
19.12.2016
Öyle olsun Allahım; lütfen, öyle olsun!
16.12.2016
Daha fazla kahramanlık, daha fazla şehit değil, barış istiyoruz!
9.12.2016
Diyanet mi, cemaatler mi?
28.11.2016
Bir milletin rüyası ya da kıyameti
1.11.2016
Cumhuriyetin gözü yaşlı çocukları
20.10.2016
Adalet arayışları bağlamında yeni bir oluşum: Adalet Zemini
15.10.2016
İmam hatip liseleri Anadolu Gençlik Vakfı’nın arka bahçesi mi?
6.10.2016
(+18) meselesi ve FETÖ’cü Türkiye/normal Türkiye
29.9.2016
“İyi Haberler” gazetesinin ilk haberi: Şefkat-Der
21.9.2016
Ben yanacağıma o yansın!
13.9.2016
15 bin ÖYP’liye yapılan akla ziyan bir durum; kazanılmış hak hiçe sayılıyor
6.9.2016
Artık çözüm yok mu?
25.8.2016
'Değerli yalnızlık' zoraki vuslatlara evrilirken
15.8.2016
Artık kimse o kadar güçlü değil!
7.8.2016
Evet, biz hatâ yaptık!
31.7.2016
Yazmasam olmaz
25.7.2016
'Onlar bizim öğretmenimiz değil!' (Aliya İzzet Begoviç)
23.07.2014
Ayeleth Şaked’in suretine bürünmek
19.05.2014
Soma ateşi ve 16 Ton
03.05.2014
Sınırsız Kardeşlik İnisiyatifi’nin Mısır bildirisi
25.03.2014
‘Başörtülü bacı’ edebiyatı
19.03.2014
Star’dan nasıl ayrıldım? Gerçekler ve yalanlar
03.03.2014
Hükümetin sorumluluğu
28.02.2014
‘Şey’ edebiyatının sahiciliğe delâleti
25.02.2014
Sözü dinlenen birisi olmak üzerine…
20.02.2014
Zehra Develioğlu vakasının düşündürdükleri
15.02.2014
Cemaatsel sosyolojik vasatımızın düşündürdükleri
31.01.2014
Yerel seçimler, medya ve partilerin ‘kadın’ karnesi
28.01.2014
‘Sekülerizm, dindarların tartışmalarından meydana geldi’
23.01.2014
Masum değiliz, hiçbirimiz!
12.01.2014
En uzun 15 günüm
24.12.2013
Allah’ın yakasından düşün, kozunuzu kendi üzerinizden paylaşın!
17.12.2013
Küfür, şal ve ötesi
14.12.2013
Kadın örgütlerinin inkâr politikası
11.12.2013
“Affedilmişliği” affetmeyen kızlar
08.12.2013
Kadınlar ve fitne söylemi
05.12.2013
Fitne kelimesi ve hatırlattıkları
30.11.2013
O kadar sevinmeyin…
23.11.2013
Nepal’de “aydınlanma”
20.11.2013
Beton medeniyetinden toz, toprak ve nehir medeniyetine…
15.11.2013
Başbakan ne için özür dileyecek?
11.11.2013
Çok sesli, farklılıklara saygılı, dayanışmacı bir ekiple karşınızdayız
24.09.2013
Keşke Siz de Zerdüşt Olsaydınız
02.05.2013
Şimdi sizin sınavınız başlıyor!
25.04.2013
23 Nisan, 24 Nisan
18.04.2013
Kutlu doğum ve zamanın ruhu
11.04.2013
Cezaevinde unuttuklarımız
28.03.2013
Kutsal nefretimizden vazgeçebilecek miyiz
21.03.2013
Barış sürecinde lider kültü
14.03.2013
Feminizmin cennetinde 8 Mart
07.03.2013
Kadınların Taraf’ı
28.02.2013
Görünmez insanlar
21.02.2013
İhtilafta rahmet ve Taksim
14.02.2013
‘Malan Barkirin’
07.02.2013
En büyük kast
31.01.2013
Kadın sorunundan ‘rahatsız erkekler’e
24.01.2013
Kendilerine yakışanı yaptılar!
17.01.2013
İmanlı ve vicdanlı insanlara çağrı!
10.01.2013
Barışmazsak ne olur
03.01.2013
Roboski yükü
27.12.2012
Gelecek yılın son haftası
20.12.2012
Eksik de olsa...
13.12.2012
Bir taciz soruşturmasının serencamı
06.12.2012
YÖK ‘görevsizlik kararı’ verebilir mi
29.11.2012
Kör nokta
22.11.2012
Bölünmemek için Kürtleşmek zorundayız
15.11.2012
BİZ’e güvenip de kavga ediyorsanız...
08.11.2012
Ölenler ölmüş olsa da...
01.11.2012
Yeniden umutlanalım diye
25.10.2012
Alın silahlarınızı ve ...
18.10.2012
Okulda cinsel taciz
11.10.2012
İnsanlar ve isimler
04.10.2012
Tek adamlığın vebali
27.09.2012
Keşke olmasaydı!
20.09.2012
Tanrı, vatan, aile
13.09.2012
Üç konu
06.09.2012
Terör, trafik ve eğitim meselemiz
30.08.2012
‘Milat’ gazetesi ‘Yeni Akit’in neyi olur
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive