Esat Arslan: Bu Ülkenin İnsanı Olmak

12.07.2020 - Bu Yazı 1342 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

Esat Arslan: Bu Ülkenin İnsanı Olmak

 Kendi geçmişiyle barışamamış bir toplumun ortak bir gelecek yaratması pek o kadar da kolay değildir. Ve bizim ülkemizin cemaatleri kendi tarihleriyle kısmen patolojik bir aidiyet kurabiliyor olsalar da, bu toplumu var eden diğer cemaatlerle zerre kadar bir hiss-i müşterek geliştirebilme yeteneğine sahip değiller.

 I.

Demokratik siyaseti kavgadan ve çatışmadan hali düşünebilmek pek mümkün değil. Her gün medyada karşımızda gördüğümüz siyasetçiler de genellikle kavga etmekteki yeteneklerinden dolayı öne çıkabiliyorlar. Fakat bir siyasetçi hiçbir zaman için kendi başına var olan bir figür değildir. O neredeyse her zaman için temsilcisi olduğu cemaatin kolektif ıstıraplarının taşıyıcısı olduğu nispette kendi cemaatinde bir değer ifade eder.

Gündelik siyasette bu kolektif ıstıraplar pek göz önüne çıkmazlar. Bu ıstırapları tanımak için gündemdeki siyasetçilere değil, bu cemaatleri oluşturan bireylerin kültür ve anlam dünyasına bakmak gerekir. Yani bir cemaat kendi yaşam dünyasını nasıl inşa etmiştir ve bu yaşam dünyasının kabuğunu koruyan siyaset bu cemaatin mensupları için ne anlam ifade etmektedir; siyasette neler olduğunu hakkıyla anlayabilmek için bu etüdün yapılması zorunludur.

Ülkemiz insanının farklı kültürleri ve cemaatleri ‘anlama’ yeteneği ne yazık ki çok zayıf. Bu cemaatler haliyle kendi ‘anlayışsızlık’larına hitap edebilen siyasetçilerin beslendiği bir atmosfer yaratıyorlar. Oysa siyasette anlama çabasını merkeze koyduğumuzda kendi cemaatimize özeleştirel bakabilmemiz, karşımızdakinin kaygılarına ve değerlerine saygı duyabilmemiz ve bu minvalde kendi cemaatimizi dönüştürebilmemiz ve siyaseti salt bir çatışma hali olmaktan çıkarıp, ülkenin tüm renkleriyle ortak bir geleceği inşası için elzem bir kamusal alanın ihdası olarak şekillendirebileceğimize inanıyorum.

Benim kuşağım (44 yaşındayım) ne yazık ki siyasetin salt bir cemaatler arası kavga olarak görüldüğü bir dönemde siyaset yaptı. Genç kuşakların ise birbirini gerçekten anlayabilen insanlardan oluşan bir toplumda yaşamasını arzu ediyorum. Bu yazının böylesi bir siyaset oluşumu için gerekli tarih bilincinin elifbası olarak hizmet görmesini ümit ediyorum.

II.

Ben İslamcı ve Kürt bir aileden geliyorum. Cumhuriyetin en iyi okullarında okuma şansı buldum. Bir tarihten sonra, dindarlığımı ve Kürtlüğümü reddetmeden kendimi çok kültürlü bir cumhuriyet yurttaşı gibi hissetmeye başladığıma inanıyorum. Üç yıl boyunca son derece nitelikli bir okulda tarih yüksek lisansı yapma şansı buldum. Daha sonrasında kendi okumalarımla kendime has ve çok yalın bir Türkiye tarihi perspektifi geliştirdim. Kişilere ve sürekli gündemimizi meşgul eden siyasetçilere değil de asırlık, uzun vadeli kolektif ıstıraplara dayanan bir tarih perspektifi bu. Kolektif ıstırapları merkeze alan, bu ıstırapları kendime mal etmeye çalışan, bireylere ve kurumlara bu ıstıraplar zemininde anlam atfeden ve bu ıstıraplara yanıt arayan bir perspektif.

Bu durumun beni hoşnut ettiğini söyleyemem. Çünkü bir yandan her cemaati sahiplenirken, öte yandan her cemaate yabancılaşmak zorunda kalıyorsunuz. Ve sürekli bu çatışan ıstırapların ruhunuzda yarattığı gerilimle baş etmek zorunda kalıyorsunuz. Fakat sanıyorum, bu tavrım beni hoşnut etmese de, hayatımı son derece değerli kılıyordur. Çünkü inanıyorum ki bu ülkede herkes tarihi böyle hissedebilmeyi öğrense, toplumsal problemlerimizin pek çoğu çözüme kavuşur ve ülke bir barış atmosferine kavuşur. 

Bundan birkaç yıl önce, yeğenim benimle görüşmek istedi. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversiteyi yeni kazanmıştı. Seçimlerde ilk defa olarak oy kullanacaktı. Tarih ve siyaset bilinci yok denecek kadar zayıftı. Tarih ve siyaset hususunda fikir sahibi olmak, oy vereceği partiyi belirlemek için benimle konuşmak istemiş. Oldukça sade kelimelerle konuştuk.

“Amca,” dedi “Benim CHP’ye sempatim var. CHP nedir, nereden çıktı?” Ona şöyle yanıt verdim: “CHP, 1789 yılında Üçüncü Selim’in nizam-ı cedit/yeni düzen reformlarıyla başlar.”

– Nasıl yani?

– Osmanlılar güzel bir medeniyet kurmuştu. Farklı kültürlerle barışık, çoğulcu, iktisadi adaleti nispeten sağlayabilen, derin bir kültürü ve maneviyatı olan bir medeniyet. Fakat onların Batı’daki gelişmelerden gaflette olduğu üç yüz yıllık bir dönemde, Avrupa bilimde, medeniyette ve siyasette çok ciddi merhaleler kat etti. Ve ezeli düşmanı Osmanlı’yı savaşlarda darmadağın etti.

Bu üç yüzyılda zaten Osmanlılar da zaten iyice köhnemişti. Bunun üzerine Üçüncü Selim, elimizdeki bilim ve felsefe ve bu bilimin ve felsefenin yarattığı siyaset, kurumlar ve insanlarla Batı’yla baş edemeyeceğimizi anladı. Ve “Artık yeni bir düzene, Batılı bir düzene geçmek zorundayız” dedi. Ve işin felsefesinden, ordusuna, kurumlarından insanına kadar her şeyi yeniden yapılandırmaya çalıştı. Fakat geçmiş hikmet birikimini seven ve bu birikimden ve bu birikimin kazanımlarından vazgeçmek istemeyen insanlar bu yeni düzene savaş açtı. Üçüncü Selim öldürüldü. Ondan sonra da bu ülkede bir eski düzen-yeni düzen savaşı başladı. Cumhuriyet 1923’te kurulana kadar böyle devam etti. Fakat eski düzenle bu iş olmuyordu. Geçmiş hikmet birikimi çağın yarattığı sorunlara yanıt veremiyordu. Ve zaten geçmiş bilgeliğin yarattığı kurumlar da gerçekten köhnemişti. Bunun üzerine Mustafa Kemal “Eski hikmet birikimini tamamen terk edeceğiz. Batılı bilgiyi özümseyeceğiz” dedi. İşte CHP’nin kökeni bu.

-Peki biz dindarlar, eski düzeni savunmaya çalışan gerici insanlar mı oluyoruz?

-Hayır. Biz gerçekten de geçmiş bilgeliğimizi yitirmiştik. Kurumlarımız köhnemiş ve insanımız kalitesini yitirmişti. Ama geleneğimizde bizim unutmuş olduğumuz nice güzel hazine vardı ki biz farkında olmasak da o hazinelerin bilinçdışılarımıza kazınmış varlığı bizleri geleneğimizi korumaya zorluyordu. Zaten cumhuriyet ilan edildikten sonra gelenekçi alimlerimiz kadim birikimimizi yeniden keşfe çıktılar. Bugün kitapçılarda geleneğin yitirilmiş güzelliklerini hatırlatan pek çok kitap göreceksin ki, onlar bu işte bu sürecin eseridir. Yani nizam-ı cedit galiba gerçekten lazımdı, ama belki de geleneğimizi bırakmak zorunda değildik.

-Bunu o zaman düşünemediler mi?

-O dönemde geleneğini savunan halk o kadar cahildi ve Batı’dan yediğimiz tokat o kadar sarsıcıydı ki, birkaç istisna düşünür dışında bunu görebilmek ve gelenek-modernlik barışını yaratabilmek galiba mümkün değildi. Yani sen düşün. Benim gibi okumuş bir adam bile on-on beş yıl öncesine kadar demokrasiye, felsefeye, sanata, Batı medeniyetine vs küfür gözüyle bakıyordu. Kadınların evinde çocuk bakmaları gerektiğine, erkek işine karışmamaları gerektiğine inanıyordu. İslam’a inanmayan bir insanın öldürülmesini helal görebiliyordu. On on beş yıl öncesine kadar benim gibi çok adam vardı. Hala böyle insanları bulabilirsin bu ülkede.

-Yani CHP, AK Parti’ye karşı haklı taraf mı?

-Tam öyle değil. CHP, geleneği temsil eden biz okumamış insanlardaki taassuba bakıp geleneğe öylece değer biçti. Oysa gelenekte öyle muhteşem insanlar ve fikirler var ki bugün bile bizlere ışık tutabiliyor. Düşünsene Batılılar bugün bile çok kültürlü bir hayatı özümsemekte zorlanıyor. Ama bizim medeniyetimiz çok kültürlülüğü başarabiliyordu. Geleneğimizdeki o fikirler çöpe atılmaması gereken, yaşatılması gereken fikirler. Ben derim ki CHP-AK Parti kavgasının iyisi kötüsü yok. Bu tarihi anlamak istiyorsan trajedinin gözlükleriyle bak. Yani karşıt iki güzel değerin birbiriyle vuruşması gibi bak bu tarihe.

-Peki milliyetçilik nereden çıktı?

-Osmanlı 1789’dan sonra adım adım parçalandı. Bir zamanlar üç kıtada söz sahibi olmuş bir devletin elinde sadece Anadolu kaldı. O zamana kadar çok uluslu bir imparatorluk olan devletin önce tüm Hıristiyan halkları, sonra da tüm Arap halkları devletten koparıldı. Ve Balkanlardan, Kafkaslardan, Orta Asya’dan sayısız Müslüman bu topraklara hicret etmek zorunda kaldı. Bu dağılma sürecinde bu ülke insanının yaşadığı travmayı hayal edebilmek o kadar kolay değil. İşte milliyetçiliğin beslendiği kolektif ıstırap ülkemiz bir daha parçalanmasın, vatanımız tekrar bölünmesin, korkusudur. Ve bu tehdit ne yazık ki gerçekten de var. 

-Peki HDP niye teröristlik yapıyor. Onlar mı bölecek ülkeyi?

-Siyasal bilinci en gelişkin bir Kürt bile terörist filan değildir. 1923’te Cumhuriyet kurulduktan ve çok uluslu imparatorluk çöktükten sonra Mustafa Kemal, bu topraklarda bir ulus devlet kurulmasının zaruret olduğuna inandı. Yani bugün nasıl demokratik olmayan bir devletin dünya sathında herhangi bir ciddiyeti yoksa, o zaman da dünyaya hükmeden Batılı devletler uluslaşamamış devletleri hor hakir görürlerdi.

Kürtlerin, yazılı bir medeniyetleri ve yüzyıllardır kendilerini temsil etmiş güçlü bir devletleri olmadığı ve pek çok Kürt aydın da geleceği Türk halkıyla beraber kurmak istediğini defalarca beyan etmiş olduğu için, Mustafa Kemal, Kürtleri hiç sorun yaşamadan Türk ulusal kültürüne entegre edebileceğine inandı.

Fakat Şeyh Said ona şöyle deyince savaş çıktı: “Biz Kürtler alimlerimiz ve şeyhlerimiz yoluyla halifeye bağlıydık. Ağalarımız yoluyla sultana bağlıydık. Türk-Kürt kardeşliği bu bağlar sayesinde korunuyordu. Mustafa Kemal! Sen hem saltanatı hem hilafeti kaldırdın. Kürtler ve Türkler arasındaki bütün kurumsal bağları yok ettin. Hem de dini eğitimi ve medreseleri kapatıp tek biçimli ve Türkçe müfredatlı bir eğitim sistemi kurdun. Bu devrimler Kürt halkını asimile olmaya götürür. Buna izin veremem. Türk kardeşlerime düşman olmasam da yeni düzene isyan etmek zorundayım. ”

İşte bundan dolayı devletle Kürtler arasında savaş çıktı. Ve 100 yıllık vazgeçilemeyen ulus devlet politikası yüzünden Kürtler çok ağır mağduriyet yaşadı. Sen düşün, “bölünürüz” korkusuyla sokakta Kürtçe konuşmanın yasaklandığı dönemler bile oldu. Daha sonra Kürt haklarını demokrasi yoluyla savunmaya çalışan örgütlerin hepsi kapatılıp, devlet adına hareket eden insanlar eliyle böylesi insanlara ağır işkenceler edilince, 1984’te PKK ortaya çıktı. Ve Kürtlerin haklarını silah zoruyla savunacağım dedi. Ve aşama aşama pek çok Kürt bu örgüte teveccüh etti. Zira devlet de “bölünürüz-parçalanırız” korkusuyla Kürtlere baskıyı hayli artırmıştı 1990lı yıllarda.

Bu ülkede Kürt kimliği ilk defa PKK vesileliğiyle ciddiye alındı; ilk defa PKK’dan sonra pek çok Türk, Kürtlerin de hakları olduğunu kabul etmeye başladı. Kürtler ilk defa PKK’dan sonra onurlu bir halk olduğunu hissedebildi. Ama PKK da devletin on yıllara yayılan yanlışlarından dolayı infial içinde “hakkımı arıyorum” diye gitti pek çok masum insanı öldürdü. Bu yüzden barışı konuşamaz hale geldik. Bunun adı kardeş kavgasıdır benim gözümde. Ve iki tarafın da hem hatası hem doğrusu vardır.

-Yani sen diyorsun ki siyasete bu taraf iyi, bu taraf kötü gözüyle bakma. Trajedinin gözlükleriyle bak. İki tarafı da sev. CHP’yi de, AK Parti’yi de, MHP’yi de, HDP’yi de sev.

-Bak. Hakkını arayan iyi insanlar tarihte sayısız defa birbiriyle kavga etmek zorunda kalmıştır. Böyle insanlar birbirine düşman gözüyle baksa da, sen her iki tarafı da sev ve her iki tarafı da anlamaya çalış. Ve olayları bir cemaatin taraftarı olarak değil, adaletin ve barışın tarafı olarak değerlendir. Hem vicdanın temiz kalır. Hem de ülke barışına ciddi hizmetin olur.

-Kürtleri anladım. Peki Aleviler niye mağdur olduklarına inanıyor?

-Çok basit bir dille şöyle anlatayım: Osmanlı imparatorluğunu Aleviler, Sünniler beraberce kurdu. Sonra devlet güçlendi. Ve Osmanlı sarayı Alevi halkına yabancılaştı. Aleviler de haklarını savunmak için İran’ı ele geçiren ve Alevilere kurtuluş vaat eden bir Türk şeyhi olan Şah İsmail’e katıldı ve devlete isyan etti. Yavuz Sultan Selim de “devletin bekası tehlikede” deyip binlerce Alevi erkeğini idam etti. Ve İran’ı eline geçiren Şah İsmail’e karşı Sünnicilik yaptı ve Anadolu’daki Alevileri düşman belledi.

Kurucu değerlerini yitirmiş Osmanlı devleti Sünni halka da yüzyıllarca Alevileri “düşman, sapık” diye belletti. Cumhuriyet kurulana kadar Aleviler ibadetlerini gizli yapmak, kimliklerini herkesten saklamak zorunda kaldılar. Sonra Mustafa Kemal zamanında biraz nefes aldılar. Ve pek çoğu bu yüzden Kemalist oldu. Ve ne yazık ki pek çok Sünni hala Alevilik’i kendine düşman beller. Onların mağduriyetinin özünde bu tarih yatar. Yani onlar da bizim canımız kardeşimiz.

-Son soru: Bir de komünistler ve radikal solcular var. Onlar kim? Onlar ne istiyor?

-Türkiye’de komünist ya da komünist düşünceden süzülerek gelişen radikal solcu dediğin gruplar benim görebildiğim kadarıyla üç kolektif ıstıraptan doğuyor: (1) Bu ülke geçmişte Avrupalılar tarafından sömürülüyordu. Şimdi görünmez taktiklerle hem Avrupalılar hem de ABDliler tarafından. Komünistler bu sömürüye karşı durmaya çalıştı. (2) Avrupalı komünistler ya da onlardan ilham alan radikal solcu düşünürler sadece bir cemaat ya da bir ulus için değil, tüm insanlık için bir ütopyaya sahipler. Yani onların dertleri yeryüzüne tüm insanlığın huzur içinde olacağı bir barış getirmek. Türkiye’deki radikal solcular da bu ütopyayı bu ülkeye taşımaya çalışıyor. (3) Bizim devletimiz “aman ülkemiz parçalanmasın, bölünmesin, ülkemizde anarşi çıkmasın” diye haksızlık yaptı çokça. Türkiye’de radikal solcular devletin yanlışlarına dur demeye çalışıyor.

Yeğenime en son şu sözleri söyledim: “Hangi partiye oy vereceğin, hangi siyasi gruba katılacağın, vs. bunlar senin kararın. Ama siyaset hakkında karar verirken asla medyada gördüğün abus ve kavgacı çehrelere göre muhakeme etme. Çünkü medyada gördüğün aşırı siyasallaşmış insanlar, bu ülkenin koşullarında siyaseti ahlaksız yollarla sürdürmek zorunda kalabiliyorlar. Ama ahlaksızlık da yapsalar bu insanlar destekleniyor. Çünkü siyasetteki bu insanlar bu ülkeyi var eden haklı kolektif ıstıraplardan besleniyorlar. Sen bu kolektif ıstırapları anlamaya çalış. Ve Türkiye’deki her kesime merhametle bak.

Hinduların temel ilkelerinden biridir: İnsan hakikati merhamet sayesinde öğrenir. Türkiye insanını ve bu ülkenin gerçeğini anlamak istiyorsan merhametle bu ıstırapları tanımak ve kendi ruhuna mal etmek zorundasın. Böyle yapabilirsen hangi siyasi oluşuma destek verirsen ver, etrafına barış ve adalet mesajları verirsin. Ve çatışan grupların birbirini anlaması yolunda hizmet edersin. Bugün bu ülkenin en ihtiyaç duyduğu şeylerden biri çatışan grupların birbirini anlaması ve birbirinin derdiyle hemhal olması.”

III.

Tarihimiz acılarla dolu bir tarih. İletişim bu kadar çoğulculaşmadan ve insanlar bilgiye ve kitaba erişimde bu kadar rahat olmadan önce bu acıları bilmemek mümkün olabiliyordu. Hele ki küreselleşme süreçleri ulus devlet zihniyetlerini bu kadar sarsmadan önce bu acılarla yüzleşme gereği duymadan mutlu mesut yaşıyorduk kendi küçük evrenlerimizde. Ve tarihimizin travmalarından haberdar olmamamız sayesinde, günlük yaşamımızda, siyasette izlediğimiz rotada ya da entelektüel kariyerimizi takip ederken güzel insanlar olmamız mümkün olabiliyordu.

Fakat 2020 yılında tarihimizdeki acıları artık çok iyi biliyoruz. Fakat ne yazık ki hala çocuklarımıza küreselleşme ve bilgi devrimi öncesinden kalma bir zihniyetle hazırlanmış milli tarih dersleri gölgesinde bir kimlik kazandırıyoruz. Tarihimiz hakkındaki cehaletimiz, bizlerin iyi insanlar olarak hayata katma değer sunmasına hizmet ediyordu. Fakat bugün, bir yandan tüm bu travmaları bilirken, bir yandan da çocuklarımıza eski milli tarih dersleri eşliğinde siyasi bilinç kazandırmaya çalışmak eskisi gibi yaşadığı çevreye pozitif katkıda bulunan iyi insanlar yaratmaya hizmet etmiyor.

Çocuklarımız ya onlara derslerde anlatılan hikayelere hiç inanmayarak tarihi aidiyet duygusunu tamamen yitiriyor ya da tarihimizin yanlışlarını bile bile bu milli tarihi özümsediklerinde, girdikleri ilişkilerde, yaptıkları siyasi tercihlerde, sosyal medyada gündeme katıldıklarında ya da kitap yazdıklarında bu tarih algısı, onların duygularının ve dillerinin ‘faşistleşmesine’ yol açıyor. Ve bu faşistleşme dönüp Türkiye’nin derin kimlik sorunlarına kalıcı yanıt arayan siyasi oluşumların ya da entelektüel çabaların daha yolun başında ketlenmesine sebep oluyor.

Hayatını aydınlatan bütün ışığı Mustafa Kemal’in hayallerinden tevarüs etmiş bir insandaki güzelliği ve o güzelliğin kaynağını görememek ve bu kaynağa saygı duymayı bilememek bir Kemalist ve bir İslamcı arasındaki diyaloğu daha baştan bitirir. Ve ülkenin en temel siyasi ihtiyaçlarından biri olan gelenekçi-modernist barışını daha baştan imkansız hale getirir.

Şeyh Said’in Kürt halkı için ne anlam ifade ettiğini hiç ama hiç bilmeyen ve gündelik yaşamında Kürt siyasal bilincine sahip bir insanla konuşma olanağına sahip olmayan bir insanın Şeyh Said’i emperyalist işbirlikçisi bir bölücü/şeriatçı olarak kodlaması belki o insanın kişilik yapısını, siyasi tercihlerini ve benimsediği söylemi ‘kirletmeyebilir.’ Fakat gün geçtikçe daha da yoğunlaşan bir biçimde Kürt ulusal aidiyetine sahip bir insanla karşı karşıya kalan bir milli tarih okuyucusu, eğer Şeyh Said’i var eden haklı ıstırabı anlama yeteneğini geliştirmemişse bir Kürt’le diyalog imkanını daha yolun başında yitirir. Daha yolun başında kılıçlar vuruşmaya başlar ve siyaset yoluyla Kürt sorununa çözüm bulmak imkansız hale gelir. Kılıçlar sokaklarda ve dağlarda da vuruşmaya devam eder.

Resmi tarih yazımı yerine yeni bir tarih bilinci inşa etmek ‘eleştirel tarih söylemi’yle sınırlı kalmak ve ‘anayasal bir yurtseverlik ideali’ zemininde kendi cemaatimizin tarihini yerle bir etmek anlamına gelmiyor. Böylesi bir perspektifle yazılmış tarih eserlerinin ciddi faydaları olduğunu inkar etmiyorum. Eleştirel tarih söyleminin canlı tutulması her cemaatin kendi yanlışıyla yüzleşmeye zorlanması ülkemizin barışı adına elzemdir.

Fakat eleştirel tarih perspektifiyle sınırlı bir tarih bilinci inşasının gözlerden kaçırdığı gerçek, bu ülke halklarının ve onların elitlerinin ciddi ve haklı kolektif ıstırapların taşıyıcısı oldukları; onları siyasal özneler haline getiren söylemlerin birer ‘ideolojik manipülasyon’dan ibaret olmadığı, bu söylemlerin kendini izhar edişinin bu topraklara dair oldukça ‘kalbi’ olduğu söylenebilecek kökenlerinin olduğu ve eğer tarihimizde yanlışlar yapıldıysa, bu yanlışların pek çoğunun basitçe güç temerküzü, çıkar maksimizasyonu, ezilenlerin sömürüsü, ideolojik manipülasyon vs. adına değil; bu ülkenin o anki maddi ve zihni koşullarında çözümü bazen imkansız travmalara yanıt olarak meydana geldiğini dikkate almak gerekiyor.

Eleştirel tarih yazımı tarihte akan ıstırapların reddi istikametinde bir ‘gelecek güzel toplum’ yaratmak için dile gelirken, bugünün Türkiye’sinde daha çok ihtiyaç duyduğumuz şey ‘kolektif duyguların ve siyasal kişiliklerin eğitimi, güzelleştirilmesi ve yüceltilmesi’ ekseninde, kah sevişerek kah ağlayarak geçmişlerimizle barışacak bir tarih yazımı peşinde koşmaktır. Zira kendi geçmişleriyle barışını kuramamış bir toplumun ortak bir gelecek yaratması pek o kadar da kolay değildir. Ve bizim ülkemizin cemaatleri kendi tarihleriyle kısmen patolojik bir aidiyet kurabiliyor olsalar da, bu toplumu var eden diğer cemaatlerle zerre kadar bir hiss-i müşterek geliştirebilme yeteneğine sahip değiller.

Eğer geçmişle bu barış kurulacaksa, bu ülke insanının kendi cemaatine ait kökleri parçalamadan Kemalist’in tarihinde, Alevinin tarihinde, milliyetçinin ve Kürtçünün tarihinde vs. kendine yeni kökler yaratmaya çalışması gerekir. Ve bu yeni köklenmeler ışığında kendi eski cemaat aidiyetini sürekli gözden geçirmek… Deleuze ve Guattari’nin ‘rizom’ kavramında ima ettiği üzere zamanın derinliklerinden akmaktansa, mekanın genişliklerine yayılmak ve karşılıklı hıncın değil, sevginin ve pozitif arzuların enerji verdiği siyasi kişilikler yaratmaya çabalamamız gerekiyor.

Bu işin bir anda ve okullarda okutulan tarih kitaplarının tepeden inme bir devrimle değiştirilmesi yoluyla başarılamayacağını çok iyi biliyorum. Bunu Mustafa Kemal denedi ve ters tepti. Bunu bir yere kadar AK Parti de denedi ve yine ters tepti. Ama en azından bu ülkenin geleceğini düşünen her kesiminden insanın, siyasetçinin ve entelektüelin kendi tarihi aidiyetini burada dile getirdiğim düşünceler ekseninde yeniden yeniden inşa etmeye çabalamasının ve sürekli yeniden şekillenen bu siyasi kimlik ekseninde duygular yaratmaya, söylemler tasarlamaya ve ülkeyi kökten bir biçimde yeniden yapılandırmaya çalışmasının ülkemiz için elzem olduğuna inanıyorum. 

 

ESAT ARSLAN

ESAT ARSLAN

Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans, Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Yazarın 2006-2017 yılları arasında tamamlamış olduğu altı ciltlik Tamamlanmamış İslam Yazıları adlı ‘ırmak kitabı’ İslam düşüncesinin temel sorunlarına 21. yüzyıl için bir yanıt çabasıdır. Son kitabı, Romaya Karşı Galyalılar’dır.

Facebook Yorumları

0 0
reklam
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
  
Karamollaoğlu: 82 Musul, 83 Kerkük kafasıyla giderseniz gemiyi limana çekince diyecek söz bulamazsınız
...
  
İBB'nin anketinden Kanal İstanbul'a yüzde 64 hayır çıktı
...
  
Müjde: Yolda yürürken para, Karadeniz’de doğal gaz bulmak
...
  
BioNTech ve Pfizer ortaklığında geliştirilenCovid-19 aşısının gönüllü denemeleri İstanbul’da da yapılacak
...
  
Ekonomist Gürses yanıtladı: Bulunan 'gaz' ekonomi için kurtuluş mu?
...
  
Prof. Dr. Altan: İstanbul depreminin ayak seslerini duyuyorum ama hazır değiliz
...
  
Aşı bulunmuş olsa da 1-2 yıl içinde virüsle yaşamaya devam edeceğiz
...
  
Sadullah Ergin: ‘Zekeriya Öz’ün randevu taleplerini kabul etmedim’
...
  
İstanbul Sözleşmesi’ne muhafazakâr kadınlardan bir destek daha
...
  
Vahim tablo! Üniversite mezunlarının yüzde 42'si iş bulamadı
...
  
AK Parti İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye hazırlanıyor
...
  
KADEM’den İstanbul Sözleşmesi’ne net destek
...
  
Bu kez WSJ'den 'Türk Lirası' yorumu: Türkiye'nin cephanesi tükendi!
...
  
Metropol anketi: İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi savunanlar yüzde 17
...
  
Sosyal medya düzenlemesi kabul edildi
...
  
'İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmek, devlet eliyle ayrımcılık oluşturur'
...


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive