Halil BERKTAY

Serbestiyet.com



Bookmark and Share

Kemal Karpat’tan Abdülhamit’e, uzunca bir tarih sohbeti


4.3.2019 - Bu Yazı 125 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Hocam, siz şu anda İbn Haldun Üniversitesi’ndesiniz.

 

Evet. İki yıl önce Sabancı Üniversitesi’nden emeritus oldum. 2017 başlarında İbn Haldun Üniversitesi’nden bir teklif geldi. O zamandan beri İHÜ’deyim.

 

Oradaki Tarih Bölümü’nü kurdunuz galiba, değil mi?

 

Kurmadım, vardı Tarih Bölümü. Tarih Bölümü’ne alınmış bazı arkadaşlar vardı. Tarih Bölümü başkanı oldum. Diyelim ki, inşa etmeye devam ediyorum.

 

Sabancı’da 20 yıl çalıştınız. Nasıl şimdi, yeni kurulan bir üniversitede olmak? Oradan başlayalım isterseniz.

 

Çok güzel. Sabancı da yeni kurulan bir üniversiteydi. Kendimi çok şanslı sayıyorum. Bir üniversitenin sıfırdan (ya da sıfıra çok yakın bir noktadan) kuruluşunda yer almak ve etkili bir rol oynamak, birtakım tasavvurlarınızı, konseptlerinizi hayata geçirmeye çalışmak, aslında çok ender bulunan bir şans. Öğretim üyelerinin, bilim insanlarının yüzde 99’u yaşamaz bu şansı. Bana iki kere nasip oldu diyelim. Bir, 1998’den itibaren Sabancı Üniversitesi ile; ikinci olarak da şimdi İbn Haldun Üniversitesi ile. Sevdiğim bir iş, kurmak, inşa etmek -- ya da kurmaya, inşa etmeye, taş taş üstüne koymaya katılmak, taraf olmak. Bazı insanlar irkilebilir, zaman kaybı olarak görebilir, ben kendi araştırmamı yapmayı tercih ederim diyebilir. Benim hoşuma gidiyor.

 

Programa hazırlanırken bir kayıp yaşadık, Profesör Kemal Karpat hayatını kaybetti, 94 yaşında. Wisconsin Üniversitesi’nde hâlâ çalışıyordu. Siz Kemal Karpat’la tanışıyordunuz tabii?

 

Nasıl tanıştığımızdan başlayayım. Uzun süre şahsen tanışmıyorduk; derken beni galiba 1990’larda, Wisconsin Üniversitesi’nin Madison’daki ana kampüsünde düzenlediği bir sempozyuma dâvet etti; öyle tanıştık. Madison, Amerika’nın orta-batısının ortasında, uçsuz bucaksız düzlüklerin göbeğinde bir yer. Üniversitenin misafirhanesinde kalıyordum. Çok iyi hatırlıyorum; sabah kahvaltısına indim, o sırada önemli bir Avrupa atletizm şampiyonası vardı; ben de atletizmi izlemeye meraklıydım; bir gazete arıyorum ki haber alayım bir şekilde...

 

Yazıyordunuz da eskiden; çok güzel olimpiyat yazıları yazıyordunuz…

 

Yazdım bir ara... Fakat işte o zaman, indim kahvaltı etmek için kafeteryaya; bırakın Avrupa gazetelerini, Amerika’nın batı veya doğu kıyısının, Los Angeles Times veya New York Timesgibi gazeteleri dahi yoktu. Özetle, süt ve peynir fiyatları dışında hiçbir şey bulmak mümkün değildi.

 

Her neyse. Buna rağmen göl kıyısında çok güzel bir kampüstü. Orada Kemal Hoca hoş bir şey yaptı; geldi beni aldı, arabasıyla çıkardı ve Wisconsin eyaletinin kırsalında, Madison civarındaki o uçsuz bucaksız ovalarda, tarlaların arasında galiba üç saat gezdirdi ve sürekli konuştu, sürekli hayatını anlattı. Bu önemli bir şey, çünkü zannediyorum bana kendisini hatırlanmak istediği gibi, ya da tanınmak ve bilinmek istediği gibi, özellikle benim gibi tarihçilik alanında radikal fikirleri olan, kendisine göre çok genç bir insan tarafından tanınmak ve hatırlanmak istediği gibi anlattı. Önemli ölçüde de gerçeğe yakın bir şekilde anlattı. Kitapları ve makalelerinde o kadar net olmayan derecede bir liberal ve demokrat olarak anlattı kendini. Uzun uzadıya Romanya’daki çocukluğu, gençliği üzerinde durdu. Türkiye’ye İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ne kadar demokrat fikirlerle gelmiş olduğunu anlattı. Türkiye’den duyduğu rahatsızlığı anlattı. Tek Parti döneminin sonlarına geliniyor o sırada. Türkiye’deki atmosferden duyduğu rahatsızlığı; sonraki gelişlerinde de Türkiye’de aradığı demokrasiyi ve fikir özgürlüğünü, bilim özgürlüğünü, akademik özgürlüğü bulamadığını anlattı.

 

Hâtıralarında da zaten Türkiye’de barınamadığını anlatıyor aslında.

 

Evet, anlatıyor, imâ ve ihsas ediyor. Çok kuvvetli ihsaslar söz konusu. Yeri gelmişken şunu belirteyim; Kemal Karpat’ın ölümünün ardından, 1970’te Wisconsin Üniversitesi’nde Turkish Studies (Türkiye Çalışmaları) Merkezi’ni kurmuş, şu kadar kitap ve makale yazmış, Türkiye’nin çıkardığı önemli bir tarihçi, deyim yerindeyse bir Türk büyüğü olarak anıyoruz. Ama aslında Türkiye’nin Kemal Karpat’ın yetişmesine ve formasyonuna, konularını sunmak dışında hemen hiçbir katkısı olmadığını düşünüyorum. Bir tarihçi, bir düşünür, bir entellektüel, bir sosyal bilimci olarak Kemal Karpat, esas olarak bir, içinde doğup büyüdüğü Romanya’nın çok-kültürlü entellektüel ortamının bir ürünü -- ki şunu unutmamak lâzım, Romanya bütün Balkanların, en azından kendi özlemleri ve iddiası itibariyle Batı’ya en açık ülkesi bir bakıma. Bükreş, Balkanların Paris’i diye anıldı 19. yüzyıldan beri. Romanyalı olmak, Kemal Karpat için neredeyse çocukluktan Fransızca ve İtalyanca da bilmek anlamına geldi. Ondan sonra da iki, erken bir aşamada gittiği ve meslek hayatının çok büyük kısmını sürdürdüğü Amerika Birleşik Devletleri’nin, elbette Türkiye’ye kıyasla hem daha özgür, daha çoğulcu, daha geçirgen ve aynı zamanda çok daha gelişmiş entellektüel ve akademik ortamının bir ürünü oldu Kemal Karpat. Buna karşılık, Türkiye bir bakıma rahmetli Halil İnalcık gibi, Kemal Karpat’ın da canını acıttı, canını acıtmak suretiyle düşündürdü ve ilham verdi...

 

Fuat Sezgin de var böyle…

 

Evet, Fuat Sezgin de… Aklıma ünlü İngiliz-İrlandalı şair William Yeats’in ölümü üzerine W.H Auden’ın yazdığı şiirden çok sevdiğim bir mısra geliyor: Mad Ireland hurt you into poetry. İrlanda’nın çılgınlığıdır ki senin canını acıtarak şiire itti. Türkiye de çeşitli biçimlerde bazı büyük insanların canlarını acıtarak onları bilime itti, tarihçiliğe itti, konularını sundu, canlarını yakarak ilham verdi.

 

Muzaffer Şerif…

 

Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, hepsi… Kemal Karpat da. Türkiye’nin Kemal Karpat’ın esas olarak konularını vermiş olduğu çok bariz.

 

1970’lerdeki gidişi…

 

1970’teki gidişi. Çok enteresan; burada, ölümünün ardından üzerinde çok durulmayan bir zaman çakışması var; kendisi de anlatıyor zaten, Wisconsin’den mucize kabilinden böyle bir teklif gelmeden önce de, Türkiye’den çıkıp gitmek peşinde. Meselâ 1999’da Tarih Vakfı’nın Tarihçinin Mutfağı dizisinde yaptığı bir konuşmada gayet net söylüyor bunu. Wisconsin’den teklif mektubu geldiğinde, açıp defalarca okuduğunu, âdetâ inanamayarak defalarca okuduğunu anlatıyor.

 

Tam olarak motivasyonu ne, gitmek istemesinin ardındaki?

 

Türkiye’nin sıkıcılığından, boğuculuğundan, yeknesaklığından, en fazla da Türkiye’nin kendine has otoritarizm biçimlerinin bilim alanını ısırmasından kurtulmak istiyor.

 

Üniversitelerin kaynadığı dönem…

 

Kemal Karpat 1970’te gitti, Halil İnalcık 1972’de gitti.  Hiçbir şekilde tesadüf değil. İki yıl arayla. Halil İnalcık da İngilizce yayınlanan The Sheikh Story as Told by Himself (Şeyhin Kerameti Kendinden Menkul) başlıklı uzun otobiyografik denemesinde anlatıyor 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarındaki durumu. O sırada Chicago, Harvard, Pennysylvania, hepsi İnalcık’ın peşinde koşuyorlar ve sonunda en iyi teklifi, Harvard’dan da iyi teklifi Chicago yapıyor, ünlü dünya tarihçisi William H. McNeill’in insiyatifiyle. Ve sonuçta Chicago’ya gidiyor. Çok açık söyleyelim, çoğu insan konuşmak istemiyor bu gerçekleri, ama Halil İnalcık’ın “nereye gidebilirim acaba” arayışında da, Amerikan üniversitelerinin çekiciliğinin ötesinde, bir push factor, itici bir faktör olarak Türkiye’nin iticiliğinin çok büyük payı var. Çünkü İnalcık da 12 Mart 1971 darbesine giden aşırı politizasyon, aşırı kutuplaşma, aşırı sağ-aşırı sol çatışması ortamından çok rahatsız. Halil Hoca her zaman bilimsel masuniyetine, korunaklılığına çok düşkün oldu. Giderek kendisini bilim yapamaz gibi hissettiğini bana kişisel olarak da anlattıydı rahmetli; zaten o sözünü ettiğim makalesinin satır aralarında da hissediliyor. Çok acı bir şey, Türkiye’nin aşırı politizasyonu ve aşırı kutuplaşması, bugünü mazur göstermek istemiyorum ama, sadece bugün yaşanmıyor. Türkiye âdetâ spazmodik biçimde, zaman içinde aşırı politizasyon ihtilâçlarıyla kıvranıyor. Ve politika sonuçta her şeyi ve her alanı işgal ve istilâ eğilimi gösteriyor. Bilimin, ahlâkın, hukukun, sanatın hiçbir özerkliğini bırakmıyor, çiğneyip geçiyor hepsini.

 

Bunu talep de ediyor galiba, değil mi? Yani devlet ve siyaset, sanatçılardan, akademiklerden bunu talep de ediyor.

 

Evet, evet. İttihatçılardan, Jön Türk Devrimi ve Kemalist Devrimden bu yana, Türkiye’de siyasetin “bilimden ne beklenir, bilimin bir ülkeye gerçek yararı nedir; üniversitelerden ne beklenir, üniversitelerin bir ülkeye gerçek yararı nedir” konusunda kafası zerrece net değil. Sürekli kısa vâdeli araçsallaştırmalar peşinde koşuyor.

 

Abdullah Cevdet’in öyle bir sözü var hocam, “bize hakikat değil, faydalı hakikat gerekir” diye.

 

Aynen. Osmanlı tarihinin uzak yüzyılları için konuşmayacağım, öyle aşırı genellemelere gitmeyeceğim. Ama özellikle imparatorluğun çöküş sancı ve sarsıntıları içinde, öyle değildiysek bile çok kısa vâdeci, çok faydacı, çok pragmatik, çok ütiliter bir ülke haline gelmişiz. Sürekli bir kriz halindeyiz (diye düşünülüyor); hep âcilen yapılması gereken işler var, bitmek bilmeyen bir beka sorunu var, sürekli yapılması gereken işler var, “ne yapalım, Nizam-ı Cedid’i veya Asakir-i Mansure-i Muhammediye’yi kuralım, Arazi Kanunnâmesi ve Vilayet Nizamnamesi’ni çıkaralım, sıkıyönetim ilân edelim,  Darülfünun Reformu yapalım...” Yani kanunlarla, yönetmeliklerle, kısa vâdeli ithal ve iktibaslarla, şu anın âcil krizine bir çare bulalım.

 

Geçmişte bir ara Murat Belge Cumhuriyet’te yazıyordu; sayfa yapıyordu Hasan Cemal’in Cumhuriyet’inde. Kültürümüzün bu tür ilginç unsurları üzerine, kendine özgü mizah duygusuyla eğilmekteydi. Hani şöyle klişe lâflar vardır ya, “soruşturma çok yönlü olarak sürdürülmektedir” ya da “gerekli her türlü önlem alınmaktadır” gibi. Murat Belge de buradan hareketle şöyle bir ifade kullanmıştı: “Alimallah bir önlem alırız, görürsünüz!” Hiç unutmuyorum. Fakat tam oturuyor yani; bitmek bilmeyen kriz ve âcil durum algıları yüzünden Türkiye’de siyaset, rejim, iktidar alimallah bir önlem alıyor, epey bir süre o tedbirin sonuçlarını yaşıyoruz.

 

Bunun bir parçası, dediğim gibi, bilime, sanata, entellektüel hayata kısa vâdeli, kestirmeden faydacı bir yaklaşım. Tâ Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, şunu diyemedi devlet üniversitelere: “Bir ülkenin yüksek öğrenim ve araştırma kurumlarından beklediği, ancak özerk ve özgür bilim üretimi olabilir. Onun için rahat bırakacağım, özgür bırakacağım, burnumu sokmayacağım; şu veya bu politik amacı dayatmayacağım; şu veya bu politik çizgiye uygunluk empoze etmeyeceğim, kısa vâdede değil, orta ve uzun vâdede bilimin iyi coşkulu, verimli, bereketli gelişmesinden fayda umacağım.” Hiçbir zaman diyemediler bunu.

 

1933 Üniversite Reformu’nda zaten “inkılâba hizmet etmediği için” Darülfünun tasfiyeye uğradı. Açıkça söylendi bu.

 

Eh, tabii, zaten aklımda o var. Zaten oradan başlıyor. Yeni rejim kendi sûretinde bir üniversite istiyor. Üniversitede daha eski tarz âlimler yok muydu? Olabilir...

 

Reforma ihtiyaç vardı belki, ama…

 

Hayır, onu da kabul edemem, bu ifadeyle. Reform derken idari rasyonalizasyonu; fakülte, bölüm ve kürsüler için basit ve sade kuralları; doktoraların, jürilerin, terfilerin vb yalın ve düzgün yönetmeliklere bağlanmasını kastediyorsanız, evet, olabilir. Ama kimin gideceği ve kimin kalacağına iktidar karar veremez, vermemeliydi. Üniversitenin kendisi dışında hiçbir merci karar veremez ve vermemeliydi. Burada normal olan, olayı kendi kuralları içinde olağan akışına bırakmaktır. Yeni kuşaklar yeni konseptlerle, yeni yaklaşımlarla, yeni yeni doktoralar yaparak gelecek; eski kuşaklar da haliyle (insan ömrü sınırlı) emekli olacak; yerlerini yeni paradigmaların taşıyıcısı olan gençler alacak... Buna bırakacaksın ve karışmayacaksın dışardan. Hoyrat müdahalelerle üniversiteye biat ve itaat mesajı vermeyeceksin.

 

1933’te yapılan masif bir tasfiyedir oysa. Tam anlamıyla bir purge’dür, purgatorio’dan geçirmektir. Ve durumu sadece şu kurtarmıştır; o sırada tesadüfen Almanya’dan, Nazizm’den kaçan çok sayıda bilim insanının Türkiye’ye sığınması. İşte sadece bu,1933 Darülfünun tasfiyesinin tahribatını yumuşatmış, örtbas ve kamufle etmiştir. Fakat bilime ve üniversiteye araçsal bakış tâ oradan süregeliyor. Sonra (fazla liberal-eleştirel bulduğu Turhan Feyzioğlu ve Aydın Yalçın’ları bakanlık emrine almaya kalkan) Demokrat Parti üniversiteleri kendi doğrultusunda, 27 Mayıs kendi doğrultusunda araçsallaştırmaya çalışıyor. 1971 ve 1980 darbelerinde ise bu sefer üniversitelerde aşırı sol ağır bastı, onu başka tasfiyelerle dengeleyelim deniyor -- ve bu hep dışarıdan yapılıyor, bütün örneklerde.

 

Tabii burada üniversitelerin kendi kusuru ve günahı çok büyük. Hiçbir zaman üniversitelerin içinden, “bırakın, çekin elinizi, biz ahlâkî bakımdan kendi kendimize bir çekidüzen verelim; bu aşırı politizasyon ve kutuplaşmadan, kendi içimizde rasyonel diyalog ve demokratik normlar ihdası yoluyla kendi kendimize kurtulalım” demiyor, böyle bir insiyatif çıkmıyor. Genel olarak siyasete bağımlılıktan arınmak yerine, kimin ve hangi siyasetin üstün gelip diğerini bertaraf edeceği öne çıkıyor. O kampın partizanlarına karşı bu kampın partizanları galebe çalıyor. Kimse ortak bir ahlâk, ortak bir bilim ve üniversite anlayışıyla meseleyi çözmeye çalışmıyor.

 

Tarih özellikle, Türkiye’de çok daha fazla güncel siyasetin bir parçası; o yüzden tarihçiler bunun çok daha fazla hedefinde.

 

Çok. Çok. Çok. İki disiplin, ortaokul-lise düzeyinde iki ders, üniversite düzeyinde iki ana bilim dalı var ki... Tarih ve Edebiyat. Lise düzeyinde Tarih dersleri ve Edebiyat dersleri; üniversite düzeyinde Tarih bölümleri ve Türk Dili ve Edebiyatı bölümleri. Bunlar ideolojik ve siyasi bakımdan aşırı hassas disiplinler. Sadece Türkiye’de değil, 19. yüzyıl boyunca Avrupa’da da, ulus-devlet inşası açısından kritik disiplinler olarak görülüyor. Çünkü millet ve ulus-devlet, bir kere dil birliği üzerine kurulmak zorunda diye düşünülüyor. Ortak ve merkezî bir resmî dil olması lâzım; bütün eğitim ve öğretimin, ordunun, devlet dairelerinin, basının, yayın organlarının... sosyalizasyonu hep bu dil üzerinden sağlıyor olması lâzım. İkincisi, tarih, milletin geçmişin derinliklerindeki köklerini bulmak ve anlatılandırmak bakımından; millete ortak bir tarih bahşetmek, “bak, bu senin tarihindir, buna inan” diyebilmek bakımından çok hassas kabul ediliyor.

 

Bir de tarih sürekli yeniden yaratılıyor, güncel ihtiyaçlara göre.

 

Evet, tabii. Şu oluyor Batı üniversitelerinde; 19. yüzyıl sonundan itibaren ve özellikle iki büyük olayın, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın travmatik, katastrofik etkileri sonucu, siyaset pek çok alandan elini çekiyor. Bunda milliyetçiliğin ve emperyalizmin gerek reel, gerek ideolojik düşüşünün büyük payı var. Örneğin 1914’e giderken milliyetçilik bir kitle seferberlik ideolojisi olarak henüz taze, yıpranmamış; herkesi kapsıyor. Yani İngiliz, Alman, Fransız milliyetçilikleri, ülkeleri ve toplumlarını tıpış tıpış topyekûn savaşa götürebiliyor. Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan muazzam darbe alarak çıkıyorlar. Sadece bir siyasal ideoloji olarak milliyetçilik yıpranmak ve aşınmakla kalmıyor; milliyetçi tarih yaklaşımı, öğretisi, müfredatları Birinci Dünya Savaşı’yla bir darbe alıyor ve arkasından İkinci Dünya Savaşı’yla daha da büyük bir darbe alıyor. Yani bizi felâkete ne götürdü? İşte, ilkokuldan başlayan bu milliyetçi tarih anlatıları bizi böyle düşmanlıklara ve felâketlere sürükledi (deniyor). Kültürel ve akademik planda, eğitim planında faturanın bir bölümü milliyetçi tarih öğretimine çıkıyor. Bizim Avrupa demokrasisi dediğimiz şey, esas olarak 1945 sonrasında inşa edildi. Hattâ şöyle de diyebilirim; genel olarak modern demokrasi, 1945 sonrasında Batı Avrupa’da inşa veya yeniden inşa edilen, yeniden tanımlanan, yeniden içeriklendirilen bir şey.

 

Çok geç kalmamışız yani biz. Zamanında yetişmişiz. 

 

Şöyle bir optik illüzyon, bir yanılsama sözkonusu oluyor; bakıyoruz 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin Avrupa demokrasisine ve zannediyoruz ki Avrupa hep böyleydi. Hayır, değildi. Esas olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrası bir olay. Ve zaten milliyetçilikten uzaklaşmadan Avrupa Birliği mümkün olamazdı. Hem doğrudan doğruya güncel kamuoyu ve siyaset sahnesi platformunda, hem eğitim ve öğretim, okullar ve üniversiteler platformunda. Fakat zamanın akışı değişiyor, ülkeden ülkeye. Toplumların tarihsel patikaları ve serüvenleri farklı. İttihatçılar 1918’de yenilince, İmparatorluğun enkazından kalan Türkiye, parça parça yutularak sömürgeleştirilmenin eşiğine geliyor. Ve buna karşı verilen Millî Mücadele, Türkiye’de devletçi-milliyetçi ideoloji için yeni bir hayat alanı açıyor. Sadece eski İttihatçılık, Kemalizm biçiminde rehabilite olup kısmî bir iade-i itibara uğramakla kalmıyor; bütün o ideoloji kısmen iade-i itibara mazhar oluyor.

 

Şu anda önünüzde duran kitap, Kemal Karpat’ın birinci baskısı, Türkiye’deki politik partileri ve siyaseti anlatan…  Aslında çıktığı tarihe göre çok soğukkanlı bir çalışma.

 

Evet, bunu getirdim beraberimde. Evet, soğukkanlı bir kitap ve bugün de yeniden okumaktan keyif alıyorum. Turkey’s Politics, Princeton Üniversitesi baskısı, 1959 tarihli. 27 Mayıs’ın bir yıl öncesinde yayınlanıyor. Buraya gelirken, kitabı hem genel olarak karıştırdım,  hem de son bölümünü baştan okudum. Kemal Karpat’ın, bir kere 1959 yılında ne kadar anti-devletçi, anti-milliyetçi, anti-otoriter, evrensel liberal-demokratik ölçüler içinde durduğu hakikaten şaşırtıcı. Ve hiçbir aşamayı, bu arada Kemalizmi, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü de, sonra Demokrat Parti’yi de zerrece idealize etmeksizin yapıyor bunu. Bir dizi gerçekçi değerlendirme ile karşılaşıyoruz: Geç dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun sorunları; Jöntürkler ve çıkmazları; İttihatçıların başarısızlıkları; bunların Cumhuriyete nasıl devredildiği; Kemalizmin nasıl bir yukarıdan aşağı otoriter kalkınmacılık modelini benimsediği; 1946’ya gelindiğinde artık bu Tek Parti ve otoriter kalkınmacılık modelinin nasıl herkesin canına tak demiş olduğu; 1950 seçimlerine giden yolun nasıl açıldığı ve arkasından (bakın, 1959’da) Demokrat Parti’nin hangi yanlış ve tuzaklara sürüklendiği… Yani zamanı için hayret verici bir sentez. 60 yıl oluyor, 1959’dan 2019’a.

 

Hiç propaganda boyutu yok…

 

Hiç propaganda boyutu yok. Hiçbir militan pozisyona angaje değil. Olabilecek çeşitli ideolojik, politik pozisyonlara, olması gerektiği kadar soğukkanlı bir bilimsel mesafelilik içinde. Bugün de üzerinde çok durup düşünülecek, sakin sakin okunacak bir metin. Aklımdan şu dahi geçti; acaba bu sonuç bölümünün ilk üç beş sayfasını tercüme edip bir yerde yayınlasam mı, bunları Kemal Karpat 1959’da söylemişti diye.

 

Aslında Türkiye bu ideolojik, milliyetçi resmî tarih meselesinde çok mesafe almıştı. Akademide de buna mesafe alan, ama sadece akademide değil, toplumsal olarak da çok eleştirel bakan bir tutum vardı. Televizyonlarda tartışmalar oluyor, pek çok mesele tekrar ortaya çıkıyordu. Sanki bayağı ilerlemiştik, gibi düşünüyorum ben. Fakat sonradan bir anda her iki cephede, ya da kaç tane cephe varsa hepsinde, tekrar eski bildikleri tarihe, kendi resmî tarihlerine doğru bir dönüş başladı. Yani bütün çözümlerin Atatürk’te olduğu tezi; onun karşısında bütün çözümlerin Osmanlı’da, Abdülhamit’te olduğu, onu kaybettiğimiz için bu hale geldiğimiz tezi... tekrar gündeme geldi. İnsanlar daha önce defalarca konuşulmuş, aslında böyle olmadığı söylenmiş şeylere geri döndü.  Bu tarihe kaçışlar, bugün konuşamamaktan kaynaklanan şeyler mi, ümitsizlikten kaynaklanan şeyler mi, bugünün hikâyesinin bitmesi mi? Siz nasıl yorumluyorsunuz? Çünkü siz de bu tartışmaların çok ortasındaydınız. 

 

Şimdi Türkiye bir, 1971 darbesini yaşadı. Arkasından 1980 darbesini yaşadı. Daha önce 27 Mayıs 1960 da Atatürkçülük adına yapılmıştı. Ama solun canını yakmamıştı. 1971 ve 1980 darbeleri ise solun canını yaktı. Bu, şundan ötürü önemli: 1960’lar ve 70’lerde Türkiye’de belirli bir düşünsel, entellektüel asimetri söz konusuydu. Bir tarih teorisi, metodolojisi ve yaklaşımı olarak, resmî ideoloji ve söylemin dışında kalan önemli elit akım, Marksizmdi. 1950’ler ve 60’larda henüz çok fazla Kemalist Devrim yanlısı olan solcular, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin etkisiyle,  Atatürkçülükle ve kendi Atatürkçülükleriyle yüzleşmeye zorlandılar. Unutmayalım, bu darbeler Atatürk, Atatürk, Atatürk diye yapıldı; günde üç öğün, beş öğün, on öğün zorunlu Atatürk ve Atatürkçülük kaşıklamaktan herkesin canına tak dedi. Ve sol intelligentsia içinde özellikle genç kuşaklar, yeni yetişen tarih öğrencileri ya da genç tarihçiler için Kemalist Devrim ideolojisinin eleştirisi o zaman başladı. Bir dönem, dediğiniz gibi, Cumhuriyetin 20. yüzyılda empoze ettiği ideolojik, politik tabular konusunda sorgulayıcı bir yaklaşım hâkim oldu.

 

Siyaset Meydanı programlarında Bandırma vapurunun saatlerce tartışıldığını hatırlıyorum.

 

Evet. Fakat şöyle bir problem vardı; tek tek konular tartışıldı da temel metodoloji tartışılmadı. Ya da tarih ile siyaset ilişkisinin sakatlığı kimse tarafından masaya yatırılmadı.

 

Aslında bu da siyasi bir tartışmaydı.

 

Evet. Yani iş, o konunun faktografik anlamda doğrusu öyle değil böyle düzeyinde kaldı. Mustafa Kemal’in Samsun’a nasıl gittiği meselesinde, zaten ben hiç bilmiyordum, kim dedi ki takayla gittiğini? Her zaman Bandırma vapuruyla gitmişti; yoktu başka türlüsü. Ama işte, birileri takayla gittiğinin iddia edildiğini iddia etti ve sonra tartışma takayla değil Bandırma vapuruyla (ve elinde Sultan VI. Mehmet Vahideddin’in yetki belgesiyle) gittiği düzeyinde oldu. Bazı ultra-Kemalistler, Millî Mücadele’nin ne kadar sıfırdan ve yüzde yüz padişaha karşı başladığının kanıtlarını ararken, bazı muhafazakârlar da aksini ispatlamanın (ve meselâ Mustafa Kemal’in ne kadar padişahî himaye görmüş olduğunu göstermenin) yollarını aradı.

 

Başka yerlere savruldu bu sefer, “o onu gönderdi”ye gitti.

 

Veya işte Nutuk’ta söylenmeyenler masaya yatırıldı. Bu çok iyi bir şeydi, ama bunlar olay olay, episod episod konuşuluyor; şu veya bu ölçüde bir kısmî, faktografik düzeltmeye, düzeltmeye tâbi tutulmaya çalışılıyordu. Ama 70’lerin, sonra 80’lerin, sonra 90’ların ve 2000’lerin tartışmaları içinde kimse -- birey olarak söylemeyeyim de, hiçbir taraf; grupların, kesimlerin, tarafların hiçbiri -- bir bütün olarak bilimin ve tarihçiliğin siyasetten özerkliği ve özgürlüğünü savunmadı. Burada çok temel bir sakatlık var. Temel zihinsel ve metodolojik mesele hallolmadı, onun için patinaj ve geri kaymalar çok kolay oluyor.

 

Hocam, şöyle birkaç malzeme koyayım masaya. Tarihin Türkiye’nin şu anki güncelliğine geri dönmesi ve klasik tarih okumalarının tekrar popüler hale gelmesinin bazı sonuçları var. İşte meselâ Atatürk’e hakaret dâvâları tekrar ortaya çıktı ve bunlardan tutuklanmalar yaşanıyor. Geçen hafta ise ilginç bir şey oldu. Başka bir cephede de, neredeyse bütün Osmanlı tarihini ve Türkiye’nin bugününü Abdülhamit’le açıklama ve Abdülhamit’in başına gelenlerle analojiler kurma modası var. Abdülhamit her zaman çok tartışılan ve üzerinde konuşulan bir padişahtı, hak ettiği gibi aslında. Meselâ geçen hafta Ankara’da 44. Asliye Ceza Mahkemesi çok ilginç bir karara imza attı; facebook’ta Abdülhamit’le ilgili bir yazı yazan ve Abdülhamit’in korkak, despot ve vesveseli olduğunu söyleyen birine, başka biri ağır bir hakarette bulunuyor. Birinci şahıs, kendine hakaret eden kişi hakkında dâvâ açıyor. Fakat mahkeme diyor ki, böyle çok önemli bir tarihî kişiliğe böyle hakaret ettiğiniz için, bu haksız tahrik kategorisine girer... Böyle bir karar çıkıyor.

 

Bu geçerliyse biz bitmişiz demektir. Bu geçerliyse, bu anlayış genelgeçer kabul edilecekse, yani, herkesin, her kesimin, tarihte kendisine ideal, model, örnek, kahraman bildiği kişilerden herhangi biri aleyhine yazı yazmak, o yazıyı yazan kişiye hakaret vesilesi olacaksa ve sonra bu hakaret “tahrik var” diye mazur görülecekse, bence biz toplum olarak bitmişiz demektir.

 

Türkiye toplumunun, tarihsel gerçeklik ile arasına mesafe koyamama diye bir sorunu hep oldu. Ama bu, artık söz konusu sendromun çok aşırı hali. Biz, tarihi âdetâ şu anda ve daima içindeymişiz gibi yaşıyoruz ve bu saplantı gelip böyle olmayacak noktalara varıyor. Çeşitli şekillerde ifade etmeye çalışabilirim, bu mesafesizliği. Yakın geçmişte, belki hatırlarsınız, şöyle olaylar cereyan ediyordu, Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki istirdat günleri; çeşitli il ve ilçelerin, şehirlerin, kasabaların Yunan, Fransız veya Ermeni işgalinden kurtuluş günleri kutlanırken. Daha ziyade vesayet rejimi altında, bu kurtuluş törenleri kısmen teatral performanslar biçiminde yapılırdı. Yerel garnizon birliklerinin bir kısmına meselâ Yunan veya Fransız askeri üniforması ya da Ermeni komitacıları kıyafeti giydirilirdi. Sonra da ürk askeri kenti veya kasabayı kurtarırken süngülerdi onları. Bu, sonuç olarak bir tarihsel performanstı. Yeteri kadar kötüydü, kendi başına. Süngüleme sahneleri, bir şiddet ve nefret gösterimiydi. Ama üstüne, sık sık bir de şunu yaşardık Anadolu’nun çeşitli köşelerinde: halk galeyana gelir ve Yunan veya Fransız askeri ya da Ermeni çetesi gibi giydirilmiş Türk askerlerine saldırırdı. Yani bunun bir tiyatro olduğunu unutur; performansı sanki gerçekten 1919-22 yıllarındaymışız gibi yaşamaya başlardı. Ya da asker itiraz ederdi, “hayır, Yunan askeri kılığına girmek istemiyoruz” diye. Buradaki mesafesizlik ve geçmişin aktörleriyle  özdeşleşme sorunu, genel olarak tarihe bakışımızda son derece geçerli.

 

Bir de bugünün çözümlerini orada aramak…

 

Evet, tabii. Çünkü hep o ânın içindeyiz. O ân, o tarihsel moment, 80, 100, 120 yıl geride kalmış olabilir, ama sanki o an tekrar yaşanabilir ve geçmişte yapıldığı düşünülen yanlışlar yapılmayabilir, dolayısıyla tarih tekrar doğru akmaya başlayabilir. Tabii farklı kesimlerin farklı “doğru” anlayışları var, ama hangisi seçilirse seçilsin, bu mümkün değil. Ben tarihin ve tarihçiliğin aşırı politize edilmesi derken, illâ devletin doğrudan müdahalelerini kastetmiyorum. Nesiller boyu tarihçilerin ve tarih öğretmenlerinin içine sinmiş olan bir şey var. Tarihe, benim tutacağım takım kim ve nerede; benim Fenerbahçem, benim Galatasarayım, benim Beşiktaşım nerede diye bakıyorlar. Kemalisti, benim öncellerim nerede; Müslümanı, benim öncellerim nerede; muhafazakârı, benim öncellerim nerede diye bakıyor. Bilim diye bakmıyor kimse. Birbiriyle mücadele eden çeşitli güçler, reel yaşanmışlıklar, iddialar, farklı programlar ve platformlar... bunların çatışması diye, yukarıdan, “meta” bir bakış açısından bakmıyor; sadece kendi “biz”i açısından bakıyor. Bir “biz” var her nasılsa; o kesimin veya bu kesimin “biz”i. Belki bir bütün olarak Türk milliyetçiliğinin “biz”i, ama aynı zamanda Türkiye içindeki farklı ideo-politik kesimlerden her birinin “biz”i. Herkes tarihe kendi doğrulamasını bulmak için, kendi konumu ve duruşunun teyidini bulmak için bakıyor. Şimdi, deemin sözünü ettiğiniz Abdülhamit örneği…

 

Bir dizi var, belki izlemişsinizdir, Payitaht diye, çok popüler olan. Orada…

 

Evet, biliyorum, çok korkunç. O kadar yanlış, o kadar hurafe, o kadar yalan, o kadar gerçeklere aykırı ki... Ustura Kemal tipi vardı, bir çizgi-roman dizisi, bir eski İstanbul kabadayısı hakkında. Abdülhamit’i neredeyse Ustura Kemal haline getiriyorlar.

 

Öyle bir sahne var, ona bir bakalım buradan...

 

[Abdülhamit’in Osmanlı övgüsü izlendikten sonra] Bu öyle bir konuşma ki, yılların ders ve popüler tarih kitaplarındaki bütün milliyetçi böbürlenme cümlelerinden bir montajı, bütün gerçek dışı iddiaları dahil, âdetâ eksiksiz bir antoloji gibi temsil ediyor. Böyle bir sentez, bir karışım, o dönemde yoktu. Ancak 20. yüzyılda oluştu. Ama her nasılsa Abdülhamit hepsini birden söylüyor. Geçtim. Daha başka açılardan da, bu dizinin tarihsel gerçeklerle uzaktan yakından, en ufak bir ilgisi yok. Sultanın kişiliğini de, tarihsel Abdülhamit’ten son derece farklı resmediyor. Tarihsel Abdülhamit dikkatli, ihtiyatlı, çok hesaplı, asla kabadayı değil, Osmanlı’nın azalan ve daralan gücünün sınırlarını çok iyi bilen, onu çok ölçülü bir şekilde kullanmaya çalışan, o sınırlı gücün toptan israfına yol açacak maceralara girmekten çok dikkatle uzak duran bir kişiliğe ve davranış biçimine sahip.

 

Bu kadar kaba olmayan…

 

Abdülhamit’in gerçek özelliklerini konuşacaksak, bunları konuşalım.

 

Edebiyat, müzik… Tiyatro kurmuş… Grup getirmiş…

 

Bu dizide Abdülhamit, nasıl diyeyim, mesela Macaristan’da Amiral Horthy, Yunanistan’da General Metaksas gibi, 20. yüzyıl küçük bir askerî diktatörü gibi, o çıplak tehditkârlık ve kabadayılıkla konuşuyor. Geç dönem Osmanlı İmparatorluğunun kendine has kültürünün, emperyal elite mensup dikkatli bir yöneticinin kültürünün tamamen dışında konuşuyor. Abdülhamit bayağılaştırılmış, kabadayılaştırılmış, grotesk bir karikatüre dönüştürülmüş durumda bu dizide. Kalkıyor İngiliz elçisini tokatlıyor, böyle acaip şeyler yapıyor. Tarihin kötüye kullanılmasının, suiistimalinin tam bir örneği bu dizi. Şöyle bir derin problem var; İttihatçılar , Jöntürkler kendi ihtilâlci bakış açılarından, Abdülhamid’in otokratlığını karikatürize etmiş. Evet, Abdülhamit bir muhafazakâr modernist. Muhafazakâr, korumacı, savunmacı, ihtiyatlı. İmparatorluğu daha fazla dağıtmamaya çalışıyor.

 

Zamanının imparatorlarından biri aslında.  

 

Evet. Abdülhamit’in muhafazakâr modernizmi, Avusturya-Macaristan ,mparatorluğunun ve Franz-Joseph’in muhafazakâr modernizminden, ya da Rusya’da 1881’de tahta çıkan III. Aleksandr ve sonrası Romanovların muhafazakâr modernizminden , ya da 1870’te kurulan yeni Alman İmparatorluğu’nun gerçek mimarı Bismarck’ın muhafazakâr modernizminden çok farklı değildi; bunların hepsi zamandaştı ve birbirini andırıyordu. Bütün bu yöneticiler, bu hükümdarların hepsi, hem (başka türlü ayakta kalmak mümkün olmadığı için) modernizasyon istiyor ve aynı zamanda, parçalanmaya yol açacağı gerekçesiyle çok fazla çoğulculaşma demokrasi, muhalefet vb istemiyorlardı. Mevcudu bir arada tutmaya çalışıyorlardı; adı üstünde, muhafaza etmeye çalışıyorlardı.

 

Bu bakımdan, bir kere Abdülhamit öyle yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir fenomen değildi. Nasıl Mustafa Kemal başka bir dizi yarı-kolonyal veya kolonyal lider ile mukayese içinde anlaşılmalıysa; nasıl Kemalizmi Nâsırcılık, Baasçılık veya Bismarckçılık ile karşılaştırma içinde anlamak zorundaysak... Abdülhamit’i de kendi çağı içinde ve mukayeseli ölçülerle anlayacağız. Şimdi Jöntürkler, İttihatçılar, tamam, ihtilâlci. Bütün ihtilâlciler gibi, kendilerinden önceki, devirmeye çalıştıkları ve sonunda devirdikleri rejimi kapkara göstermek zorundalar. Bu, Fransız Devrimi’nde de var, Rus Devrimi’nde de var, İttihatçılıkta da var, Kemalizmde de var. Kendinden önceki rejimi kapkara göstereceksin. Aksi takdirde, ihtilâl gibi bir anormal siyaset yöntemini haklı gösteremezsin. Kapkara göstereceksin ve kendini de ak göstereceksin ki devireceksin, devirmeyi meşrulaştıracaksın. Bu yüzden Abdülhamit etrafında bir anlatım kuruyorlar, Kızıl Sultan diye, hafiyeler ve jurnaller diye, sansür diye, sarfedilmesi yasak sözcükler diye, Sarayburnu’ndan çuvallar içinde denize atılanlar diye. Gerçek payı hiç yok demiyorum. Özellikle hafiyelerde, sansürlerde, jurnallerde vb tabii ki var. Ama bunun aynı zamanda ve öncelikle ideolojik bir konstrüksiyon olduğunu söylemek istiyorum. Bir Kızıl Sultan anlatımı var; bunun karşısında da Türkiye’deki muhafazakâr kesim yıllar yılı kendi muhafazakârlığının simgesi olarak gördüğü Abdülhamit etrafında bir Ulu Hakan söylemi oluşturdu, oluşturuyor.

 

O da aslında tarihçi olmayan Necip Fâzıl’ın yarattığı bir şey.

 

Evet. Şimdi şu oldu maalesef; Abdülhamit dönemine bakış, bu iki zıt ideolojik konstrüksiyonun etkisi altında parçalandı ve düzgün tarihçilik çok zor yapılabilir bir hale geldi, Abdülhamit konusunda. Var yapanlar; meselâ değerli meslekdaşım Selim Deringil önemli bir kitap, çok serinkanlı bir kitap yazdı Abdülhamid dönemi hakkında. Var ama çok zor. Son zamanlarda büsbütün zorlaştı, çünkü gene bir âcil kriz algısı yaşıyoruz; öyle bir âcil durumla, öyle bir krizle yüzyüzeyiz ki, (Abdülhamit dönemi gibi?!) beka meselesi ön planda. Ve bu beka arayışı hem kendini bütün alanlara teşmil ediyor, hem de bu dönemin beka sorunu ve kurtarıcısı ile geçmiş dönemlerin beka sorunları ve kurtarıcıları arasında köprüler kurulmasına yol açıyor. Yani bütün alanlarda bir reaksiyon yaşanıyor, bu arada bilim ve tarihçilik alanında, en azından vülger ve popüler tarihçilik alanında da bir reaksiyon yaşanıyor, çünkü demin de söylediğim gibi, kafalarda ve toplumun tarihe bakışında o mesafe ve soğukkanlılık meselesini; tarihe takım tutma, kahraman arama anlayışıyla bakmaktan vazgeçme meselesini çözebilmiş değiliz. Tarihi özgürleştiremiyoruz, tarihin yakasını bırakamıyoruz. Problem burada.

 

Üzerinden yüz yıl geçmiş olmasına rağmen Birinci Dünya Savaşı bile tam olarak…

 

İster Demokrat Parti ve Menderes dönemi, ister Abdülhamit, ister Ertuğrul; günün popüler duyarlılığını gözeterek nabza göre şerbet vermek, tarih alanını her konuda ifsad etmeye devam ediyor.

 

Birinci Dünya Savaşı ile ilgili olarak, özellikle, o travmanın sürekli devam etmesinin sebeplerinden biri, acaba tam olarak orada yenilgiyle yüzleşememek olabilir mi? Çünkü tarih kitaplarında neredeyse Suriye, Filistin cephesinden bahis yok. Yıllar sonra duydum Suriye ve Filistin cephesini, kendim okuyunca. O zaman da tabii, “biz yenilmedik aslında” öyküsüne dönüşüyor.

 

Bizde Birinci Dünya Savaşı anlatıları yüzde 95 Çanakkale üzerine kuruludur, yani varsa yoksa Çanakkale. Şimdi bakın, Çanakkale önemli tabii ve ben de anlatıyorum. Çanakkale inkârdan gelinecek, nihilist bir tavırla küçümsenecek bir olay değil kuşkusuz. (Yeri gelmişkenbelirteyim; bu yıl Mayıs başından itibaren İbn Haldun Üniversitesi olarak bütün öğrenci ve öğretim üyelerimizi götürmeye başlayacağız.) Fakat sonuçta Çanakkale, dört küsur yıl devam eden Birinci Dünya Savaşı’nın sekiz aylık bir cephesinden ibaret. 1915 Mart’ında başlıyor, 1916 Ocak başında bitiyor. Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı’nın çeşitli cepheleri içindeki bir zafer, biricik zafer. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen bütün diğer cepheleri, İttihat ve Terakki diktatörlüğünün emrindeki Osmanlı orduları için felaketli oldu. En başta Sarıkamış… Yani Genelkurmay da kabul etti, Sarıkamış’ın nasıl bir felâket olduğunu, ama  hâlâ doğru dürüst yazılıp çizilmiyor, anlatılmıyor. Bir tarih amatörünün, bir doktorun, Birgül Sönmez’in değerli araştırmaları var, ama esas olarak popüler tarih kültüründe ufkun altında kalıyor. Sonra Mezopotamya... Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı İmparatorluğu açısından en uzun ve sürekli cephesi aslında burası, güney cephesi, Arap cephesi de diyebiliriz. Süveyş Kanalı’ndan Basra Körfezi’ne kadar uzanan, yani bugünkü Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, İsrail topraklarını içine alan bir alanda cereyan etti. Ve Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı tarafından güney cephesinde kaybedildi. Orası belirledi sonucu.

 

Hiç bahsedilmiyor oradan. O zaman insanlar da anlayamıyor aslında, biz niye yenildik?

 

İşte bir Kut’ül Amare çıktı, çıkarıldı, biraz yapay bir şekilde. Hakkında alelacele diziler yapıldı. Büyük bir zafermiş gibi gösterilmek istendi. Ama görece küçük bir olaydır aslında. Tümen düzeyinde bir İngiliz birliği, ihtiyatsız ilerlemesi sonucu, kendi üssünden ve destek birliklerinden kopuyor, 5 aya yakın kuşatılıyor ve teslim olmak zorunda kalıyor. Ama bu taktik başarının bir bütün olarak güney cephesinin stratejik seyri üzerinde tâyin edici bir etkisi yok.

 

Zaten on ay sonra Kut düşüyor, bir ay sonra da Bağdat düşüyor.

 

Evet, İngilizler 1917 başında takviyeli birliklerle harekete geçtiğinde, bu sefer durdurulamıyor.  Meselâ 1918 sonlarındaki Nablus yarması veya Nablus hezimeti; Megiddo muharebesi veya Megiddo yarması da denir. Bu terimi Türkiye’de kaç kişi biliyor acaba? Bugünkü Kuzey Filistin sahil şeridi üzerinde 19-21 Eylül’de cereyan eden bu çarpışmada, İngiliz ordularının çok zayıflamış Osmanlı Dördüncü, Yedinci ve Sekizinci ordularına karşı giriştiği tâyin edici yarma ve çevirme harekâtının bütün güney cephesini çökerttiğini (ve bu arada Mustafa Kemal’in de orada pek iyi sınav vermediğini) Türkiye’de kaç kişi biliyordur?

 

Buna karşılık neden Çanakkale öne çıkıyor, anlamak pekâlâ mümkün. Bunun duygusal, zihinsel izahını yapmak mümkün. Bir kere, dediğim gibi, genel olarak felâketli bir savaş içinde biricik zafer. Üstelik, eskiden Osmanlı tebası olmuş küçük uluslara karşı değil, doğrudan doğruya İngiltere ve Fransa’ya karşı kazanılan bir zafer. Bir bakıma, Türkiye’nin Çuşima’sı. 1904-1905 Rus-Japon Harbi’nde Rus donanması Çuşima deniz muharebesinde Japon zırhlıları tarafından bozguna uğratıldı ve bu, Japonya’nın Büyük Devletler camiasına giriş kartviziti oldu.

 

Türkiye’de de büyük coşkuyla karşılanıyor, ilk defa Doğulu bir güç Batıyı yeniyor diye…

 

Türkiye tarihinde, Cumhuriyetin hemen öncesinde Çuşima’ya biraz yaklaşan biricik olay, Çanakkale. Tam değil, çünkü Çuşima’da Rus zırhlılarına karşı Japon zırhlıları savaşıyor ve modern top ateşiyle üstün geliyor. Çüünkü Japonya, modern bir buhar ve çelik donanması kurabilmiş. Osmanlı ise kuramamış, yapamamış. Zırhlıları gene zırhlılarla değil, ama kıyı topçusu ve mayın tarlalarıyla püskürtüyor. Ama sonuçta zırhlılar püskürtülmüş oluyor; bu da İstiklal Marşı’na “Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar” diye geçiyor. Çanakkale Şehitleri şiirinde Âkif çok daha net söylüyor neyi kastettiğini. Batı’nın tekelindeki bir buhar ve çelik uygarlığı; onun da esas timsali, o çağın hegemonik teknolojisi drednotlar. Çanakkale bu bakımdan önemli Türkiye tarihinde. Daha geniş bir çerçevede, iki yüzü aşkın bir süredir hep yeniliyorlar. En son 1877-78 (93 harbi), arkasından 1911 Trablusgarp (Libya), arkasından 1912-13 Balkan bozgunu... 1683 Viyana kuşatmasından beri yenilgi, yenilgi, yenilgi üst üste geliyor.

 

O beka kaygısı oradan çıkıyor, değil mi?

 

19. yüzyılda Namık Kemal, “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini” diye soruyor. Âkif İstiklâl Marşına “Korkma” diye başlıyor; neden, çünkü korkuyorlar gerçekte. İnönü muharebeleri sonrasında Mustafa Kemal İsmet Bey’e çektiği telgrafta, “siz orada sadece düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz” diyor. O neslin insanlarının kafasında milletin makûs talihi diye bir mesele var ve bu ciddi bir mesele. O makûs talihi de önce Çanakkale’de yendiklerini düşünüyorlar. Onun için bir neslin üzerindeki psikolojik etkisi çok büyük. Olmuyor, çünkü Birinci Dünya Savaşı’nın tamamı değil, sadece bir cephesi. Çanakkale’de kazanılıyor ama Birinci Dünya Savaşı’nın bütünü kaybediliyor. Fakat şunu söylemek mümkün: Çanakkale olmasaydı Millî Mücadeleye girişemeyebilirlerdi. 1918’deki kadar büyük bir yenilgi karşısında dahi Millî Mücadele, yani haydi bir kere daha şansımızı deneyelim hissi ve cesareti, Çanakkale olmasaydı oluşamayanilirdi diye düşünüyorum. Böyle bir kritik etkisi var Türkiye tarihinde.

 

Çünkü zaten Mustafa Kemal de Suriye-Filistin cephesinde o yenilgiyi görmüş, aslında realist bir şekilde tesbit etmiş savaşın bittiğini.

 

Evet. Tecrübe, hazırlık, ya da “bazen de yapabiliriz, bazen de kazanabiliriz” inancı gibi çeşitli faktörler açısından Millî Mücadele üzerinde çok büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda, Millî Mücadelenin bir bakıma Çanakkale’yle başladığını söylemek çok yanlış değildir aslında. Ruh olarak, espri olarak, inanç ve azim olarak, yapabiliriz hissi olarak, kaybetmeye mahkûm değiliz hissi olarak önemli bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum.

 

Bir savaşa kendi isteğinizle giriyor ve yeniliyorsunuz. Bu hafızalardan silindiğinde, yerine ikame edilen komplo teorileri, bu ezelî ve ebedî kavga meselesinde malzeme olmaya hâlâ daha devam ediyor. Bunları hep denediler, Osmanlıyı parçalamaya çalıştılar, zaten biz bu savaşı masada kaybettik, Almanlar yenildi için biz de yenik sayıldık gibi  fikirler tekrarlanmaya devam ediyor...

 

Doğru, bir nesil kısmen böyle yetişti. Fakat kimse de şunu izah edemedi; ne demek, ‘”biz aslında yenilmedik ama yenilmiş sayıldık”? Savaş hakemlerle mi yapılıyor? Bu bir güreş müsabakası mı ki karşılıklı puanlar toplansın ya da hakem gelip iki omuzunuz da mindere değmiş mi diye baksın? Ya da bir satranç maçı mı, sıkışmış durumlarda, bütün zaman limitleri de aşılmışsa, turnuva direktörü gelip nihaî pozisyona baksın ve karar versin? Savaş böyle bir şey değil; sonuç gerçekten savaşacak haliniz kalmadığında belirleniyor. Buna da herhangi bir hakem veya saha gözlemcisi değil, siz kendiniz karar veriyorsunuz, doğrudan doğruya. Nitekim buna Almanya’dan önce karar vermişsiniz, çünkü Osmanlı cephesinde Mondros ateşkesi 30 Ekim 1918, Batı cephesinde Compiègne ateşkesi 11 Kasım 1918. Tabii ki bütün Merkez Devletlerinin direnme gücü birbirinden bağımsız değil, çünkü örneğin İttihatçıların savaş seferberliğini uzun süre Alman parası ayakta tutuyor. Madalyonun diğer yüzünde,, Merkez Devletleri bütün cephelerde aşağı yukarı aynı sıralarda çöküyor...

 

Ama mesela 100. yıldönümünde, üzerine hattâ bir de İkinci Dünya Savaşı yaşamış olan Almanlar ve Fransızlar oraya gittiler; Merkel ile Macron elele tutuştular, sarıldılar, orada bir anma yaptılar. O anmaya Türkiye’den cumhurbaşkanının katılmasına ise muhalefetten          “nasıl gidersiniz, düşmanlarımızla yan yana olursunuz?” diye bir tepki geldi. Yani bu, tarihi bir türlü zamanında bırakamamak...

 

Daha nasıl ifade edeyim; gene sözünü ettiğim sıfır distance, sıfır mesaf meselesi; yani hep tarih tekrar ve bugün cereyan ediyor sanılıyor.

 

Bir de düşmanlıklar, ittifaklar, her şey değişiyor. Ama bu da görülmüyor. Düşmanlıklar da ezelî ve ebedî, ittifaklar da ezelî ve ebedî kabul ediliyor. 

 

Yerli Amerikan kültüründe, kabileler ve klanlar arasındaki; ne bileyim, Siyular, Komançiler, Apaçiler, Lakota ve Dakotalar arasındaki savaşlardan sonra bir barış çubuğu tüttürülür. Sanki bu barış çubuğu kavramı yok, Türkiye’nin tarihsel kültüründe. Formel olarak, anlaşmalar imzalanıyor imzalanmasına. Ama bir kin katmanı, bitmeyen bir ezelî-ebedî düşmanlık katmanı, sathın altında duruyor. Çeşitli dönemlerde çeşitli iktidarlar , işine gelince oradan alıp tekrar sürüyor piyasaya.  Bunu geçmişteki atalarımız değil, bugünkü insanlar yapıyor.

E.H. Carr’dan beri, biz tarihçiler şuna alıştık: tarih bugün ile geçmiş arasında sürekli bir diyalogtur. Bunun bir anlamı da şu: Bugünden kurulan bir diyalogdur, geçmişten değil. Aslında geçmiş bize hiçbir şey empoze etmez. Atalarımız bize hiçbir talimat vermez. Geçmişin bizi güya determine ettiği, bugün yaşayan bazı ideolojik ve politik görüş sahiplerinin, geçmişe yüklediği bir işlevdir, bir tercihtir. Bazı kararlar verirler, ama sonra geçmişin arkasına saklanırlar; çıkıp “şunu yapmalıyız” diyemezler de “şunu yapmalıyız, çünkü atalarımız, tarihimiz, kültürümüz bizden bunu talep ediyor” derler. Tarih sürekli olarak bu şekilde kötüye kullanılır. Kendimizi bundan, geçmişe bu hayalî kölelikten kurtarmamız gerekiyor.

Facebook Yorumları

reklam
4.3.2019
Kemal Karpat’tan Abdülhamit’e, uzunca bir tarih sohbeti
26.2.2019
Kendimi bir an...
10.2.2019
Venezuela (1) Emperyalizm
6.2.2019
Venezuela (güncel) Kim seçim istiyor, kim istemiyor?
5.2.2019
Venezuela (giriş) Melih Altınok
29.1.2019
Birlikte bir şey yapmak
22.1.2019
Ara fikir: proto-faşizm ve proto-komünizm
21.1.2019
Dubara atmak da mümkünken
13.1.2019
Bir hukukçu: Otto Thierack
25.12.2018
Bir sergide başıma gelenler
21.12.2018
İskender niçin ve nasıl kazanabildi?
18.12.2018
“Bir milyonluk ordu” neye yarar? Nasıl savaşabilir?
17.12.2018
“Bir milyon” İlkçağ ve Ortaçağda ne anlama gelir?
1.12.2018
(12) ve son: Fraksiyon ahlâkı, ahlâkın fraksiyonlaşması
29.11.2018
Marksizm ve ahlâk (11) Tepede taht kavgaları, aşağıda sıradan halk yığınları
27.11.2018
Marksizm ve ahlâk (11) Tepede taht kavgaları, aşağıda sıradan halk yığınları
24.11.2018
Marksizm ve ahlâk (10) Tarihin emrediciliği ve partinin rehberliğinde, cehennem yollarında
22.11.2018
Marksizm ve ahlâk (9) Gregor Samsa, ya da mazlumlardan zalimlere
20.11.2018
Marksizm ve ahlâk (8) Kimlik inşası (yarı-otobiyografik notlar)
13.11.2018
Marksizm ve ahlâk (7) Formalistler ve araçsalcılar
7.11.2018
Marksizm ve ahlâk (6) Başka hiçbir alternatif bağlayıcılığın kalmaması
5.11.2018
Marksizm ve ahlâk (5) Bir özet ve hatırlatma
31.10.2018
Pinokyo ödülleri (1) Doğu Perinçek
28.10.2018
Bu yılın Pinokyo ödülleri (2) Suudi yönetimi ve Prens Muhammed bin Salman
26.10.2018
Bu yılın Pinokyo ödüllerini şimdiden açıklıyoruz: (3) Putin, GRU, “Petrov” ve “Bushirov”
17.9.2018
Günün düşüncesi: Myanmar (nereden nereye)
14.9.2018
Günün düşüncesi: Macaristan (nereden nereye)
3.9.2018
Uzun bir geçiş süreci -- ne ile ne arasında?
1.9.2018
Recep Peker’den Süleyman Soylu’ya
26.7.2018
Marksizm ve ahlâk (4) Göreliliğe karşı, örtüşme ve devamlılık
25.7.2018
Marksizm ve ahlâk (3) Görelilik, devrim(cilik), sınıf(sallık)
24.7.2018
Marksizm ve ahlâk (2) Ne gitti, ne kaldı?
19.7.2018
Marksizm ve ahlâk sorunu (1) Apollon, Dionysos ve Nâzım Hikmet
16.7.2018
15 Temmuz’da halk niçin ve nasıl direnebildi?
13.7.2018
(4) 15 Temmuz sonrasının “ihtilâl hukuku”ndan nasıl çıkılacak?
12.7.2018
(3) “Geçiş sarsıntıları” bittiyse...
11.7.2018
(2) 15 Temmuz sonrasının “ihtilâl hukuku” nasıl oluştu?
10.7.2018
(1) “İhtilâl hukuku” üzerine düşünceler
9.7.2018
Kim Avrupalı?
5.7.2018
“Post-truth” toplumda huzura eriyorum
1.7.2018
Dün gece gördüğüm gerçek rüyadır
19.6.2018
Cohn-Bendit anlatıyor (2) Kitle hareketinin kazanımlarını, seçimler ve yasalar tahkim eder
17.6.2018
Sorular (2) Amerika ne yapmalı?
12.6.2018
Sorular (1a) Türkiye nereye (2002’den 2016 darbe girişimine kadar)
10.6.2018
Tartışmalar
14.5.2018
Amerikan siyaseti üzerinden, cephe ve ittifak sorunları
23.4.2018
Tuhaf ifadeler
3.4.2018
Karamsar yazı (1) “Batıralım ve bitirelim” mi?
27.3.2018
Karamsar yazı (1) “Batıralım ve bitirelim” mi?
16.3.2018
Yörünge dergisiyle sohbetler (4) Batı çökebilir mi? İslâmiyetin alternatifi var mı?
12.3.2018
Olabilirliğin sınırları
10.3.2018
“Üstün medeniyet” kavgalarında, geçmişin ve bugünün sahte bilimi
5.3.2018
“İnsancıl koridor”
1.3.2018
Guernica 1937, Guta 2018
27.2.2018
Recep Peker de mi rol modeli?
25.2.2018
Siyaset karşısında tarih (ve tarihçinin asıl sorumluluğu)
19.2.2018
Rusya’da demokrasi ve demokratlık (2)
16.2.2018
Rusya’da demokrasi ve demokratlık (1)
6.2.2018
Katı gözüken her şey, artık iyice buharlaşırken
30.1.2018
Putin ve Stalin
14.1.2018
Post-truth (gerçek sonrası) 2: bağımsız yargı ve Osman Kavala
9.1.2018
Dış mihraklar, kökü dışardalar
3.1.2018
Burhan Kuzu’dan bir taksi şoförüne
8.12.2017
Tüy dikti
4.12.2017
Hangi BBC?
13.11.2017
Hayır, “özlemle” anmadım ve anmıyorum
7.11.2017
Post-truth (gerçek sonrası) 1
31.10.2017
Komplo teorileri (mi)
27.10.2017
Brutus’un şerefi
24.10.2017
Elma dersem çık, armut dersem çıkma
16.10.2017
İşsiz öğretim üyeleri, geçersiz diplomalar
7.10.2017
Neyi anlatamadım
27.9.2017
Sözde
26.9.2017
Şimdi İran ve İbadi, Barzani’den daha mı yakın?
6.9.2017
Geri dönerken
7.8.2017
Büyükada ve Yıldıray Oğur
27.7.2017
Kederlerimin krallığında
25.7.2017
Devrim, darbe, demokrasi
22.7.2017
15 Temmuz’a ilişkin bazı temel soru ve sorunlar
21.7.2017
“İki Türkiye”yi aşma çabasında, 15 Temmuz’a ilişkin entelektüel bir konsensüs arayışı
18.7.2017
Hem 9, hem 15 Temmuz (ya da, “her iki Türkiye”yi kucaklamak)
10.7.2017
Sıra Türkiye’de; kendi ahlâkını şiddet yetkisine dönüştürenlerde
9.7.2017
Yer kavgası mı, din kavgası mı?
27.6.2017
Bir yanda J. S. Mill, diğer yanda Suudiler
26.6.2017
Bağnazlık ve özgürlük
22.6.2017
Berberoğlu’nun mahkûmiyeti ve tutuklanmasına karşı çıkmak, MİT tırları komplosuna destek anlamına mı geliyor?
19.6.2017
Tarihe bir not: Erdoğan, Demirel’i yanlış biliyor
16.6.2017
Trump’ı Erdoğan’ın yerine koymamak
13.6.2017
Trump’a yakın durmamak
5.6.2017
Ahmet Arif’ten, başkasının “dava”sına mektuplar
13.5.2017
Üç ay önce bir panelde söylediklerim
1.5.2017
Batırdı mı, kurtardı mı?
25.4.2017
Napolyon
17.4.2017
Buyurun size katıksız bir “Pirus zaferi”
17.4.2017
Nazi dehşeti (2) nasıl motive oldu ve örgütlendi; neler yaptı-yaşattı
15.4.2017
Nazi dehşeti (1) Avrupa’nın çektikleri, Türkiye’nin (ve ABD’nin) çekmedikleri
7.4.2017
İyi ki hatırlattı
4.4.2017
Tek Parti ve Faşizm/Nazizm sorunu
3.4.2017
Hukuk devleti varsa, Faşizm ve Nazizmden söz edilemez
28.3.2017
Faşizm ve Nazizmin esası, gerçek çehresi
24.3.2017
19. yüzyıl sonu proto-faşizminden, 1930’ların Faşizmi ve Nazizmine
23.3.2017
“Katı olan herşey buharlaşıp havaya karışırken...”
19.3.2017
Türkiye, Faşizmi ve Nazizmi tanıyor mu? Erdoğan, Faşizmi ve Nazizmi tanıyor mu?
18.3.2017
Kriz ve kavga yönetimi
16.3.2017
Almanya ve Hollanda’nın bariz haksızlığı
14.3.2017
Unutulan darbe: 12 Mart; unutulan tarih: 1965-71
12.3.2017
Teneke Trump’et (2)
7.3.2017
Teneke Trump’et (1)
28.2.2017
“Seni başkan danışmanı yaptırmayacağız
21.2.2017
Nedir bu “pilotların Rusya’ya teslimi” masalı?
15.2.2017
Bir okuyucu mektubu: Yüksel Taşkın’lar neye yarar?
12.2.2017
“Aynı paralel”
10.2.2017
Ara nağme (5) başkanlık neden Avrupa dışında yoğunlaştı?
8.2.2017
(4) Avrupa’da demokrasi arayışı neden parlamenter sisteme kanalize oldu?
6.2.2017
Ara nağme (3) geçmiş çağlarda ölçek ve güçlü yürütme ihtiyacı
5.2.2017
Ara nağme (intermezzo): Atilla Aytemur’un korrelasyonu sebep-sonuç ilişkisiyle karıştırması
4.2.2017
Ara nağme (intermezzo): başkanlık tartışmasının neresindeyim?
1.2.2017
Güney Afrika notları (1) “değerler” ve “çıkarlar”
23.1.2017
Yeni gergedanlar
19.1.2017
Buharin’i anlamak
17.1.2017
Sözün bittiği yer
11.1.2017
Kassandra (ya da, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar)
10.1.2017
Marx: bazen devrim (belki), ama bazen de toptan yıkım
8.1.2017
“Pirus zaferi” (ve Helenistik Çağ üzerine notlar)
5.1.2017
Tarih tekerrür etmez; felâket hep farklı kılıklarda çıkagelir
2.1.2017
Reina’ya sevinmek
1.1.2017
Belirsizlik
20.12.2016
“Tanrının oyun sahası” (God’s playground)
14.12.2016
“Evde tek başıma”
8.12.2016
Trump’ın dış politikası (3) Çin’e ve Putin’e direnecek mi?
5.12.2016
Trump’ın dış politikası (2) belirsizlik ve tuhaflıklar sürüyor
24.11.2016
Trump’ın dış politikası (1) en genel yeryüzü, insanlık ve ideoloji sorunları
19.11.2016
Bilinmeyene doğru (4) “o duvar”ın neresinde duracak?
17.11.2016
Bilinmeyene doğru (3) gelen gideni aratır mı?
13.11.2016
Bilinmeyene doğru (2) şimdi ne yapacak?
12.11.2016
Bilinmeyene doğru (1) neden ve nasıl kazandı?
1.11.2016
(4) Kant’ı hangi köyden kovdular?
30.10.2016
(3) “Gerçeğe mecbur” olup olmamak
26.10.2016
Siyaset ve ahlâk (2) İdeoloji, politika ve birey ayırımları
24.10.2016
Orhan Berktay (1926-2016)
20.10.2016
Siyaset ve ahlâk (1) Külter’in düşündürdükleri
6.10.2016
“Devrim sonrası”na örnekler (2) Mustafa Kemal ve Çanakkale
1.10.2016
Tarihten “devrim sonrası” örnekleri (1) Abraham Lincoln ve Amerikan İç Savaşının sonu
27.9.2016
“Devrim sonrası durum”da, AK Parti’yi rayından çıkarıp ulusalcılığa çekme arayışları
23.9.2016
Öküzün (pardon, üçüncü köprünün) altında buzağı aramak
18.9.2016
Tekrar Kürt sorunu (3) “Silâhların Tahtı”nın Türkiye’ye söyleyeceği bir şey var mı?
16.9.2016
Karışık düşünceler (2) Tarih, sanat ve edebiyatta Kürt savaşı?
15.9.2016
Karışık düşünceler (2) Tarih, sanat ve edebiyatta Kürt savaşı?
13.9.2016
İmralı’ya giden yolda (1) Kameranın son iki yılda yakaladıkları
5.9.2016
Soykırım tartışması (2) Solcuların yeni dâvâlar arayışı
30.8.2016
Bir ek daha: 89-90’da da mı sokağa çıkmazdık, Doğu Avrupa demokratikleşirken?
28.8.2016
Ek’in eki: Murat neden sokağa çıkamamış?
24.8.2016
Soykırım tartışmasına ek (1) Devrimin yuttuğu alanlar
22.8.2016
Darbe olsa da olmasa da, soykırım soykırım kalacak
15.8.2016
Kürtler ve Fethullahçılar
12.8.2016
Ya Türkiye’deki darbe girişimi başarıya ulaşsaydı?
10.8.2016
İdama da, idam söylemine de esastan karşıyım
8.8.2016
Dört konu, dört mücadele alanı
4.8.2016
İkinci Cumhuriyet’ten, Yeni Türkiye’ye
29.7.2016
Halil İnalcık (1916-2016)
21.7.2016
Fox News’dan, başarısız darbeye hayıflanma kılavuzu
15.7.2016
Nâzım ve Botticelli (Venüs, Meryem, Emine)
14.7.2016
Hangi Türkiye? Nâzım’ın 75 yıl geride kalan memleketi
12.7.2016
Devrimci şiddet: Nâzım’ın Ali Kemal’e bakışı
7.7.2016
(2) Bir tweet’in düşündürdükleri
4.7.2016
(1) Kolombiya: nereden nereye
2.7.2016
Belgesel (10) MBK, 14’ler ve idamlar
28.6.2016
Belgesel (9) DP’nin hatâları; Türkiye’nin 1950-60 arası demokrasi dersleri
26.6.2016
Belgesel (8) Emperyalizmi doğru anlamak
25.6.2016
Belgesel (7) Amerikancı İnönü, bağımsızlıkçı Menderes
18.6.2016
Belgesel vesilesiyle (6) 1946-50’nin dış dinamikleri
14.6.2016
Belgesel vesilesiyle (5) sağın ve solun sandıkla imtihanı
10.6.2016
Menderes belgeseli (4)
8.6.2016
Menderes belgeseli (3) “Üst akıl” ve yeni milliyetçiliğin komplo teorileri
3.6.2016
Tuhaf bir Menderes belgeseli (2) Tarihçilikte olgu ve yorum sorunları
30.5.2016
Tuhaf bir Menderes belgeseli (1) Ben ne dedim, kim ne anladı?
28.5.2016
Aziz Yıldırım
26.5.2016
Gerçek ve gerçek
16.5.2016
Bir zamanlar...
11.5.2016
Son kriz
9.5.2016
Yalancı
30.4.2016
Laiklik tartışmaları
25.4.2016
Alman kanalı ne yapmış; onu da var mı soran?
17.4.2016
(4) Avrupa Parlamentosu nerede, 1128’ler nerede
13.4.2016
(3) Sol ve “barış” geleneği
11.4.2016
(2) “Barış” davulunu kimler çalmış geçmişte?
5.4.2016
(1) “Olmayan” savaşın “barış” bildirisi
28.3.2016
Somut siyasî eleştiriye karşı, dogmatik, apriorist bir savunma
24.3.2016
Olmadı, imzalamadım
21.3.2016
Nelerden geçiyoruz
17.3.2016
Bireysel ahlâk sorunu
12.3.2016
Antagonistleşmemek, fraksiyonlaşmamak
9.3.2016
Savunulamaz olanı savunmaya kalkmamak
7.3.2016
Üç önemli yazının düşündürdükleri
2.3.2016
Anayasa Mahkemesi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan
27.2.2016
Uzundu, usuldu dedemin boyu
24.2.2016
Katliam mı? Hayır, direniş. Kâtil mi? Hayır, kahraman.
15.2.2016
(3) Önce beştiler; derken dört, sonra üç, iki ve bir kaldı...
13.2.2016
(2) Resimler, 'çizgi'ler, kaybolan siyasî komiserler
11.2.2016
Hazır, lâf resimden, 'çizgi'lerden ve Stalincilerden açılmışken (1)
8.2.2016
Aydınlar ve dar çizgiciler
1.2.2016
“Çizgi” nedir? “Dar” ve “geniş” çizgiler neye yarar
24.1.2016
Yemekten sonra
20.1.2016
O son, üçüncü bildiriye ben de imza atardım
17.1.2016
Voltaire ve Mill’den özgürlük dersleri (2008’den 2016’ya)
15.1.2016
Aykırılık ve demokrasi
4.1.2016
Milliyetçiliği 'burjuvazi'siz düşünememek: Teorisist, arkaik, anakronik bir yaklaşım
29.12.2015
Bakur-Rojava yolunda (2) PKK savaş kararını nasıl aldı?
21.12.2015
Ful ası atıp beş benzemeze kalmak
14.12.2015
Yerli muhalefet liderliğinden, Bakur-Rojava başbakanlığına (1)
12.12.2015
Bir metin şerhi denemesi (Demirtaş’ı okuma kılavuzu)
7.12.2015
Tahir Elçi’yi kazara vuran, PKK değil polis mi?
3.12.2015
Tekrar Tahir Elçi, normalleşme ve iktidarın sorumluluğu
30.11.2015
Tahir Elçi’yi kaybetmek; solu ve HDP’yi anlamak
28.11.2015
Bu “şey” nasıl tarif edilebilir?
26.11.2015
Bir “ahlâkî tahribat” hatırası
22.11.2015
'İç dinamikler' ve 'ideolojik mücadele'
15.11.2015
Diyarbakır, Suruç, Ankara, Paris: Bir cehenneme uyanmak
12.11.2015
Mayakovsky ve Atatürk
8.11.2015
'Mahalle' insanı nasıl yanıltır?
6.11.2015
Konya’ya sürülmek
3.11.2015
Hak yerini buldu
28.10.2015
Klişeler: BTÖ, soykırım, sözde soykırım
22.10.2015
Demokrasi ve meşruiyet için
20.10.2015
Neden olamaz?
13.10.2015
Ahlâksız Teklif (Indecent Proposal)
11.10.2015
Bir felâkete sürükleniyoruz
9.10.2015
Ara yüz, ancak böyle böyle olacak
6.10.2015
Çifte standarda sıfır tolerans (3) Hürriyet ve Ahmet Hakan saldırıları üzerine
4.10.2015
Nefes nefese
27.9.2015
Çifte standarda sıfır tolerans (2) Yenikapı tartışmaları
24.9.2015
Çifte standarda sıfır tolerans (1) Geçmişte yazdıklarım
13.9.2015
Türkiye, 12 Eylül’e nasıl sürüklendi
8.9.2015
Şimdi Erdoğan mı sevinsin, Kılıçdaroğlu mu kahrolsun?
1.9.2015
Bu “özerklik” o özerklik; bu “özyönetim” o özyönetim mi?
29.8.2015
Kaçınılmaz bir çatlağın aleniyet kazanması
23.8.2015
Muhalefet seçimi boykota meyledebilir mi?
20.8.2015
Dengir Mir Fırat’ın mektubu
18.8.2015
Aman ne hoş, ne güzelmiş BBC gibi yalan söyleyebilmek
16.8.2015
Kyrgios ve Demirtaş
7.8.2015
En basit soru: PKK’nın istediği tam nedir?
2.8.2015
Bitirme tezi (olgun, yaratıcı, ahlâklı tarihçi)
27.7.2015
Suruç’un ardından (3) HDP ile kısa ve beyhude bir tartışma
26.7.2015
Suruç’un ardından (2) PKK’nın yeni karşı-devrimci iç savaşı
22.7.2015
Suruç’un ardından (1) Ortadoğu’nun 'Cenevre'si nerede?
10.7.2015
IŞİD sırf Batı’nın meselesi mi?
6.7.2015
AKP Kürt oylarını sırf 'mahalle baskısı'yla mı kaybetti?
2.7.2015
İftardan izlenimler 2
30.6.2015
İftardan izlenimler 1
21.6.2015
Weimar’a karşı Prusya’yı “restore” etme hayali
14.6.2015
Devrimci belleğin hayaleti, kumdaki son ayak izleri
12.6.2015
Zaman geçer, fırsat kaçar; Kobani’ye dönemezsin
9.6.2015
Erdoğan’ın sorumluluğu; AKP’nin eleştiri ihtiyacı
6.6.2015
Diyarbakır önlenebilmeliydi
6.6.2015
Sorular (II) Aydınlar Bildirisi’nde bombalar ve güvensiz seçim
4.6.2015
Sorular (I) Fetih Şöleni ve Ermeni soykırımı
31.5.2015
Geçmişten bugüne, düello mantığı ve düşman kültürü
26.5.2015
19 yaşımdaydım
25.5.2015
Obama’nın ilk tweet’ine ırkçı nefret tepkileri
22.5.2015
Ölüm, idam, Gezi zekâsı, mağlupların nefreti
19.5.2015
Küçük bir düzeltme
17.5.2015
Sol, Markar ve Etyen’de neyi hazmedemiyor?
14.5.2015
Evren, Gülen ve Degülenizasyon sorun
12.5.2015
Türkiye’nin meczup 'Altın Şafak' faşisti
9.5.2015
Gandi kim, Kılıçdaroğlu kim?
29.4.2015
Akıncı’nın değil, Erdoğan’ın hatâsı
25.4.2015
Arınç’a yanıt: Talât Paşa bilerek yaptık diyor
23.4.2015
Soykırımı kabul ettirme-etmeme çatışmasında son durum
22.4.2015
Davutoğlu’nun 1915 mesajı ve ‘âdil hafıza’ arayışı
17.4.2015
Taziye’nin özgürlüğü Papa’yı kapsamıyor mu?
15.4.2015
Eski yanlışlar sökün etti
13.4.2015
'Amaç barışsa, evet, her şey mübah' mıdır?
11.4.2015
Bebek, katil, karanlık
7.4.2015
Fenerbahçe saldırısının ardından DHKP-C çıksa?
06.04.2015
Dün Hıristiyanlık ve komünizm; bugün İran
02.04.2015
Affedersiniz, sizin IŞİD’den nedir farkınız?
31.03.2015
‘Medenî beşeriyet’ ve ‘büyük insanlık’
28.03.2015
‘Bizim’ değil, asıl ‘onların’ iktidarında
24.03.2015
Batı ve Müslümanlık; Gürbüz Özaltınlı ve Murat Belge
21.03.2015
Pornografik neo-oryantalizm ve Müslüman kadınlar
15.03.2015
Padova’da üç gün
10.03.2015
Şimdi serinkanlılıkla, şu türbe meselesi
23.02.2015
Büyük teoriler, küçük hayatlar
16.02.2015
‘9 Mart’larla iktidara gelmek?
13.02.2015
Babam öleli beri
20.01.2015
Mallarmé’den Hrant’a
18.01.2015
Amerikan futbolunun ‘ruhsuz beyaz’ oyun kurucuları
15.01.2015
Demokratik hak; siyasal sorumsuzluk ve ahmaklık
12.01.2015
İslâmi terör
05.01.2015
Eğitim Şurası (4) Osmanlı Türkçesinin serüveni
29.12.2014
Eğitim Şurası (3) Hangi Osmanlı?
26.12.2014
Eğitim Şurası (2) Osmanlıca sembolizmi
17.12.2014
Neymiş, zorunlu din dersinin, ibadete zorlamaktan farkı?
15.12.2014
Eğitim Şurası (1) Zorunlu din dersleri
11.12.2014
Öylesine bir makale çevirisi (Isaiah Berlin)
1.12.2014
Öylesine bir şiir çevirisi (Tennessee Williams)
04.11.2014
Birleşip parti kursunlar
04.10.2014
Türkiye bu savaşa girmek ve Kobane’yi kurtarmak zorunda
30.09.2014
Kuşbakışı
01.09.2014
Etyen ‘anti azınlık’ mı? (Hrant da öyle miydi?)
31.08.2014
Üçünün de altına imzamı atarım
17.08.2014
Geleceğe bakış (1) Devrim planları olmayan bir dünya
09.08.2014
Kediler, öfkeler, hayaller
07.08.2014
Siyaset ve kültür; Arınç ve Erdoğan
04.08.2014
İlkçağa sığınmak; güncelliğe uyanmak
23.07.2014
İsrail’in Madam Nhu’ları, Kemalist Aysun’ları, Yeni Akit muadilleri
19.07.2014
İşte Şekil 1 önünüzde
17.07.2014
Bir mektup vesilesiyle, Türkiyeli Yahudilerin endişeleri
10.07.2014
İktidar İsrail’leşse, PKK Hamas’laşsa çok mu sevineceksiniz?
07.07.2014
Zeki, çevik, ahlâksız (Suarez ve Zuniga)
06.07.2014
Üç İsrailli genç, sonra bir Filistinli genç…
29.06.2014
Geçtiğimiz günler, haftalar…
13.06.2014
Neo-con’ların lâneti
04.06.2014
‘Anti-anti-AKP’
26.05.2014
27 Mayıs, 1960 – 2014
23.05.2014
15 yaşında bir kız çocuğunun ‘Menemen’i yakacak lider’ özlemi
22.05.2014
Kemalist Aysun’un ‘mütevazı öneri’si: Madenlerde yalnız türbanlıları çalıştırmak
20.05.2014
Genç bir avukat kadının Soma bedduası üzerine düşünceler
18.05.2014
‘Dağdaki çobanın değersiz oyu’ndan, ‘ölüme müstahak’ kömür madencisine
11.05.2014
Bu özgürlük beratının peşinatını Hrant hayatıyla ödedi
06.05.2014
Soykırım panelinde (4) bir soru: AKP’yi inkârcılıktan Gezi mi vazgeçirecekti?!
03.05.2014
Soykırım panelinde (3) son engel — nasıl aşılır(mış)
29.04.2014
Meaningful World soykırım panelinde(2) söylediklerim: İnkâr inadı nereden kaynaklanıyor?
25.04.2014
Büyük bir adım, tarihî bir dönüm noktası
23.04.2014
‘Meaningful World’ soykırım panelinde (1) söyleyemediklerim: 1915’te ne oldu?
20.04.2014
Chicago havaalanında, Serbestiyet, ekmek ve şarap
17.04.2014
Yazamıyorum, çünkü…
08.04.2014
Hayal ve gerçek hakkında 11 paragraf
30.03.2014
‘AKP’nin gizli anketi’ (nelere inanıyorlar)
25.03.2014
İzmir mitingi, Cemil Koçak ve ‘kara kalabalıklar’
25.03.2014
Karanlığın yüreği, karanlık kıta
24.03.2014
Ruhunuzun aynası
23.03.2014
İçimden geldiği gibi
18.03.2014
Berkin ve başbakan
03.03.2014
Kasetler, kutular, torbalar
24.02.2014
Soruyu ‘yanlış’ sorarsan…
21.02.2014
Koşullar değişince (3) Savaşta Collins (ve aynasında Öcalan)
16.02.2014
Koşullar değişince (2) ‘Savaş bitti’ (mi)
15.02.2014
Koşullar değişince (1) ‘Ölümüne direnme’nin en aşırı halleri
10.02.2014
‘1920 ruhu’ neydi
29.01.2014
Hırçınlıklarımıza dair
26.01.2014
Serbestiyet’teki farklar ve tartışmanın tanımı
20.01.2014
Bir ölümün gölgesinde başlamak
15.01.2014
Meğer 4 – yeni HSYK bu olacakmış
13.01.2014
Meğer 3 – Yolsuzluk ve kapitalizm taşlamak
11.01.2014
Meğer 2 – Gezi, ütopya, ayaklanma
08.01.2014
Meğer 1 (‘Bir elitin ölümü’nden devam)
06.01.2014
“Çok sağlam bir tahlil”
02.01.2014
Atatürk’ün izinde, jingle bells all the way
23.12.2013
“Bir elitin ölümü”
20.12.2013
Cemaat + İsrail + Amerikan neo-con’ları
17.12.2013
Atatürkçülüğün sanal âlemi: “Zalim AKP diktatörlüğü”
13.12.2013
Hayatın anlamı (3) Steve Biko ve “dünyanın en mutlu polis devleti”
10.12.2013
Hayatın anlamı (2) Ghetto, Bantustan, Kürdistan
08.12.2013
Hayatın anlamı (1) Mandela ve Atatürk Ödülü
06.12.2013
Madiba 1918-2013
1.12.2013
Ya Kızıl Ordu (1946-47’de) Fransa’ya kadar gitseydi
30.11.2013
İstiklâl Mahkemeleri ve Moskova Duruşmaları; Kemalist terör ve Stalin terörü
25.11.2013
Oldu mu sayın Arınç, yaptığınızı beğendiniz mi
22.11.2013
Haklı ve haksız muhalefet
20.11.2013
Gönüllü emeği unutanlar
18.11.2013
“Sizden Atatürkçü çocuklar bekliyoruz”
11.11.2013
Altı buçuk ay olmuş
18.06.2013
16 HAZİRAN 2013, PAZAR: SAAT 17-20 ARASI NİŞANTAŞI, VALİKONAĞI
17.06.2013
Bir soru: AKP kendi kitlesini sokağa ve Taksim'e dökerse ne olur?
01.05.2013
632. Buraya kadarmış
27.04.2013
İknacı bir yol haritası
25.04.2013
Tarihsel gerçek, neden hukuktan daha önemli
24.04.2013
1915’in abc’si: soykırım sorunu
20.04.2013
Seyir defteri (3)
18.04.2013
Seyir defteri (2)
17.04.2013
Seyir defteri (1)
13.04.2013
Çatalhöyük
11.04.2013
Faşizan bir spor kültürü ve Fatih Terim
10.04.2013
‘Bir zamanlar kardeştiler’
08.04.2013
Yeniden birleşirken
08.04.2013
Başbakan kürk giyenlere tepki gösterdi
03.04.2013
’Ankara’nın ihtiyarları’
30.03.2013
Tarihsel Marx
28.03.2013
Evvel zaman içinde
27.03.2013
Noktayı Newroz koydu
23.03.2013
Gelinen noktaya ilişkin, bir özet daha
21.03.2013
Hakan Erdem’den bir açıklama (ve yorumum)
20.03.2013
Engin Ardıç yüzünden, kerhen, tekrar Torosyan
16.03.2013
Devrimin yeni formülü
14.03.2013
Kim birleştirir, kim böler
13.03.2013
Bernstein’ın günahı
09.03.2013
Hayat, tarih ve revizyonizm korkusu
07.03.2013
‘Hareket’ ve ‘nihaî amaç’
06.03.2013
Sadece Öcalan
02.03.2013
‘Ezilen’in irredantizmi de mi haklı olur
28.02.2013
Tekelci bir milliyetçilik, nerede durabilir
27.02.2013
Arabayı atın önüne koşmamak
23.02.2013
Barış, Türkiye’den başka nerede aranabilir
21.02.2013
Değinmeler (2) Aydın Engin’e birkaç itiraz
20.02.2013
Edebiyattan kopya çeken hayat
16.02.2013
Boris’ler, Suphi’ler, Musa Anter’ler
14.02.2013
Organize suç olarak savaş, devletin doğuşu ve PKK
13.02.2013
Değinmeler (1)
09.02.2013
Tatilden (son) ABD’nin ve TC’nin Cumhuriyetçileri
07.02.2013
Hâlâ tatilden (5) Münih’te bir müze sohbeti
06.02.2013
Hâlâ tatilden (4) Charles Rosen
02.02.2013
Tatilden (3) Kahramanlar ve olağanüstülükler
31.01.2013
Tatil notları (2) Atatürk, Lincoln ve demokrasi
30.01.2013
Tatil notları (1) Lincoln’ın ve Atatürk’ün tiz sesi
26.01.2013
Detoks
24.01.2013
Erdoğan’ın kafasındaki Türk-Kürt nüfus sorunu
19.01.2013
Empedokles’in ve Hrant’ın pabuçları
17.01.2013
10) Muzaffer Albayrak: Paşa Kudüs’te; mühürde yanlış, sahtecilik kanıtı
16.01.2013
(9) Tasdiknâme; Osmaniye nişanı; yarı ümmî kâtip; rütbe ve imza ‘mosmor’
12.01.2013
8) Edhem Eldem: her iki belgeyi aynı acemi yazmış
10.01.2013
7) Sahte belgeler: ikisinin de içeriği uydurma
09.01.2013
(6) Dedenin hayatının tanığı, torunu olabilir mi
05.01.2013
Cevaplar (5) Temel bir algı ve idrak sorunu
03.01.2013
Cevaplar (4) En gülünç apoloji: Torosyan ‘tarihçi değil’miş
02.01.2013
Cevaplar (3) Gerçeğe ‘partizan’ yaklaşım
29.12.2012
Cevaplar (2) Velev, şey oğlu şey olsam...
27.12.2012
Taner Akçam’a cevaplar (1) Konu neydi ve (ah o mahut soru) ‘neden/şimdi’
26.12.2012
Taner Akçam’ın keşfettiği muhteşem komplo
22.12.2012
Harley-Davidson’cılar
20.12.2012
Hani nerede bilim ahlâkı
19.12.2012
Öksüz-yetim kalmışlık
15.12.2012
Hakan Erdem’in görüp sordukları (2)
13.12.2012
Bunlar da Hakan Erdem’in görüp sordukları (1)
12.12.2012
Torosyan’ın kimliği açığa çıkınca, sorun halloldu mu
08.12.2012
Bir metnin ‘iç kritiği’ ne demektir
06.12.2012
Tartışmanın geniş çerçevesi
05.12.2012
Tartışmanın dar çerçevesi
01.12.2012
Bu da Fazıl Say’ın ‘kültürel diktatörlük’ özlemi
29.11.2012
TTK’ya yeni işlev: dizi komiserliği
28.11.2012
Bir yanda Fazıl Say, bir yanda Tayyip Erdoğan
24.11.2012
Gazze ve Kürdistan
22.11.2012
Aşiret ve devlet
21.11.2012
Walter Mitty’nin Gizli Hayatı
17.11.2012
Hem yutmuş, hem tahrif etmiş, hem telâşa kapılmış
15.11.2012
Paradigmatik körlük, olursa bu kadar olur
14.11.2012
Çevir kazı, yanmasın
10.11.2012
Biraz fazla hasar, bir ‘batık zırhlı’ eder mi
08.11.2012
Strateji dehası Torosyan, kara harekâtını bilmiyor
07.11.2012
Aktar’ın hiç değinmediği bazı aşikâr palavralar
03.11.2012
Ne yapsın, inanmış bir kere
01.11.2012
Bu ‘tasdiknâme’nin içeriği gerçek dışı
31.10.2012
‘Masa başı’ tarihçileri ve tarihçiliği hiç bilmeyenler
27.10.2012
Çanakkale’de ne oldu, ne olmadı
25.10.2012
Bilvesile, Halil Namık Bey
24.10.2012
İki buçuk yıl sonra tekrar, Torosyan’ın masalları
20.10.2012
‘Bak, kimlerle berabersin’
18.10.2012
Taraf, Bolşevik Partisi mi
17.10.2012
Kavgaymış; girsem mi acaba
14.10.2012
Eric Hobsbawm ve Komünizm Romansı
13.10.2012
En temel bazı noktalar
11.10.2012
İki büyük tarihçiyi birlikte anmak
06.10.2012
Uçurumun kıyısında
04.10.2012
İletişim özürlü bir yargı, demokrasiyi diri tutamaz
03.10.2012
Mahkeme politik değil, apolitik ve bürokratikti
02.10.2012
Eric Hobsbawm [1917-2012] yazdı geçti bu dünyadan
29.09.2012
Lidersiz, cuntasız, kararsız, bir de geveze darbeciler
27.09.2012
‘Kin ve intikam’mış
26.09.2012
Ben ‘ama’sız memnunum; bu çok gerekliydi
22.09.2012
Her ‘ideolojik çatı’nın kendi ‘birlik andı’ var
20.09.2012
Demokrasiye karşı, Liberalizme vurmak
19.09.2012
‘Liberal avı’na Marksizmin katkısı
15.09.2012
Breivik ve Azerbaycan
13.09.2012
Bela Biszku
12.09.2012
Bir çapsızlık öyküsü
08.09.2012
Nasıl hem vatan haini, hem milliyetçi olunur
06.09.2012
Nelerle uğraşıyoruz, uğraştırıyorlar
05.09.2012
Yalanlarınızı gördüm, ikiyüzlülüğünüzü gördüm
01.09.2012
Aslan amcam
30.08.2012
‘Normal’ savaşın türevi vahşet; ‘anormal’ vahşetin kökeni savaş
29.08.2012
Bu çığlık hakiki,bu çığlık çoğalacak
25.08.2012
Şiddet, yalan ve ‘Kürt özgürlük hareketi’
23.08.2012
Akşam-sabah iki CHP vak’ası
22.08.2012
Olimpiyatlardan, Hüseyin Aygün’le uyanmak
28.07.2012
İki taşra estetiği : Texas neo-con’ları ve AKP
26.07.2012
İki tarz-ı hükümet
25.07.2012
Sosyalistlere siyaset neden çok zor geliyor
21.07.2012
Bolu-Ankara hattı
19.07.2012
Birleşik cepheler
18.07.2012
Gene berbat bir ülke
14.07.2012
Hükümet ve Diyanet
12.07.2012
Anti-telesiyej
11.07.2012
Kosova korkusu; lânet olası parçacık
30.06.2012
Ve ecnebi mürebbiyeler
28.06.2012
Beynelmilel orospular, millî anneler
27.06.2012
Uygar ve güvenilir kadın; Kemalizm ve AKP
23.06.2012
Nüfus, İttihatçılık ve Ermeni soykırımı
21.06.2012
Aile, kürtaj ve Stalinizm
20.06.2012
Aile ve annelik madalyaları
16.06.2012
Aile, kürtaj ve Nazizm
14.06.2012
Marksizm ve Kemalist sonderweg (özel patika)
13.06.2012
Nâzım ve Nihal Atsız : bir karşılaştırma
09.06.2012
Yan pistin yan pisti : Nâzım ve kadınlar
07.06.2012
‘Fuhşiyat’ın ardındaki özgür kadın korkusu
06.06.2012
Evinç ve Mekin Dinçer
02.06.2012
Büyük (ve saf) bir nüfus arayışı
31.05.2012
Erdoğan, proto-faşizm içinden konuşuyor
30.05.2012
Özet ve yol haritası
26.05.2012
İki tür tanıklık
24.05.2012
Kamyonetimi isterim ! Amerikalılarımı isterim !
23.05.2012
Celâlettin Can’dan, Mustafa Yalçıner’e
19.05.2012
İkrarın böylesi
17.05.2012
Tertip için iki olasılık : (2) dışarıdan saldırı
16.05.2012
Tertip için iki olasılık : (1) içerden provokasyon
12.05.2012
Acele işe şeytan karışır
10.05.2012
Ulusalcılar ve 19 Mayıs, solcular ve 1 Mayıs
09.05.2012
İyi ki konuşmuşum
05.05.2012
(4) Nâzım Hikmet
03.05.2012
2) Liebknecht’ten (3) Hasan Tahsin’e
02.05.2012
Liebknecht (ve Luxemburg) üzerine bazı düşünceler
28.04.2012
Liebknecht, Reichstag önünde
26.04.2012
Sosyalist tanıklıklar (2) : Karl Liebknecht
25.04.2012
Sosyalistler ‘büyük yalan’a karşı (1) : Jean Jaurès
21.04.2012
‘Akademi ayağı’ olursa böyle olur
19.04.2012
Bernard Lewis, Çevik Bir ve ASMEA
18.04.2012
Şah ve mat
14.04.2012
(Hangisi benim köklerim, asıl memleketim)
12.04.2012
‘Führer ilkesi’ ve Kızılelma
11.04.2012
Floransa’dan Kürdistan’a
05.04.2012
Milliyetçi mistisizm ve güçlü lider arayışı
04.04.2012
Nazizm, Führer’in yetkileri, Hitler selâmı
31.03.2012
Abdülhamit, Evren, Öcalan
29.03.2012
Komünist ‘kişi kültleri’ ve anayasaları
28.03.2012
Mutlakiyeti de, parti diktasını da aşıyor
24.03.2012
(Dönüş: Greko’ya Rapor)
22.03.2012
(Çeşme, değirmen, yaşlı çınar ağacı)
21.03.2012
(Girit’te dört gün)
17.03.2012
4. soruma, 11. madde (yani hamsi reçeli)
15.03.2012
Stalin aynasında Öcalan
14.03.2012
‘Haklı şiddet’, iç şiddet ve Stalin’in kedi-fare oyunu
10.03.2012
İlk iki soru, ilk iki cevap
08.03.2012
Antropologun tarihsiz, zaman dışı totemi
07.03.2012
‘24’ün ‘işkenceden başka çare yok’ totemi
03.03.2012
Öğretim sorunları
01.03.2012
Asıl epistemolojik kopuş, hangisi
29.02.2012
Yozlaşma (3) : Özentiler, ASALA, Winnie Mandela
25.02.2012
Nasıl yozlaştı (2) : silâhlı mücadele enflasyonu
23.02.2012
Nasıl yozlaştı (1) : ‘Haklı şiddet’ ve Üçüncü Dünya
22.02.2012
Dinden, Marksizme
18.02.2012
‘Haklı şiddet’ nasıl başladı
16.02.2012
Sol, devrim, şiddet (ek notlar)
15.02.2012
Yeni blok denemeleri
11.02.2012
İkinci iddia : 12 Eylül’de Solun sorumluluğu yok mu
09.02.2012
Evetler, hayırlar
08.02.2012
En samimiyetsiz iddia : ‘yersiz’ ve ‘zamansız’
04.02.2012
Bir Nabi Yağcı özeti
02.02.2012
Zigzaglarıyla siyaset (2)
01.02.2012
Zigzaglarıyla siyaset (1)
28.01.2012
Millî Güvenlik’ten, Vatandaşlık dersine
26.01.2012
Voldemort’un Horcrux’u
25.01.2012
Gerçek, arkadaşlıktan önemlidir
21.01.2012
Judt, Hrant, karmakarışık
19.01.2012
Açılmak, açılmamak; okumak, okumamak
18.01.2012
Sol Reform Partisi
14.01.2012
Mazower ve Hobsbawm
12.01.2012
Bir örnek : İngiliz Marksist tarihçileri
11.01.2012
Hayır, sorun ‘political correctness’ değil
07.01.2012
Her şey, ilelebet “Marksizm” olabilir mi ?
05.01.2012
Neler gitti, neler kaldı
31.12.2011
O sosyalizm yok artık
29.12.2011
Temel tanımlar: Sol, Marksizm, sosyalizm
28.12.2011
Ne demiş olabilirim, ne demem gerekirdi
24.12.2011
Teorik apriorizm itirafı
22.12.2011
(Murat’a iki küçük itiraz)
17.12.2011
‘La Guerre est Finie’
15.12.2011
Bir bahtsız, bir akılsıza demiş ki...
10.12.2011
Tartışmanın özeti (2) : Roni Margulies
08.12.2011
Tartışmanın özeti (1) : Murat Belge
03.12.2011
Devrim, Dersim, normalite
01.12.2011
Dersim, özür, şaşkınlık
26.11.2011
Solun hayal perdesi ve reel Kürt hareketi
24.11.2011
Eski-yeni ayrışmalar
19.11.2011
4) Kürt sorunu ve Kürt hareketi sorunu
17.11.2011
Nerede duruyorum (3) : Yalan ve utanmazlık
14.11.2011
Nerede duruyorum (2) : Kürtler, PKK, KCK
10.11.2011
Nerede duruyorum (1) : ‘ideolojik çatı’ sorunu
07.11.2011
Soran olmadı ama, hayır, ben BDP’de ders vermek istemiyorum
05.11.2011
İğrenç şeyler
03.11.2011
Korkunç şeyler
29.10.2011
(IV) Solculuk ve kötülük
27.10.2011
(III) KKK : Küçük ve katıksız kötüler
22.10.2011
(II) Kültür ve kötülük
20.10.2011
Kötülük üzerine (I) : Salt kötülük
15.10.2011
Militanlık, bağımsızlığa karşı
13.10.2011
Aşırı angajmandan, eleştirel bağımsızlığa
08.10.2011
Rousset (1949): Taraf ve Karayılan (2011)
06.10.2011
Taraf, Tacitus, Cicero ve Lenin
01.10.2011
Aydın ve partisel yalan
29.09.2011
Parti, gelenek, enternasyonal
24.09.2011
Cesaret ve korkaklık, vefa ve vefasızlık
22.09.2011
Muhalif Marksizmden iktidar Marksizmine
17.09.2011
Parti ve aydın
15.09.2011
‘Benim aydınım’
10.09.2011
Fay hattı
08.09.2011
‘Millî süzgeç’ ve Murat Belge
03.09.2011
400. yazı: ‘millî süzgeç’ ve kendi hayatım
01.09.2011
Sansür ve oto-sansür
27.08.2011
Hikâye-i Emerik (2)
25.08.2011
Hikâye-i Emerik (1)
20.08.2011
Öyle ağırdı ki eli
18.08.2011
Bilim ve bağlılık yemini
13.08.2011
Anahtar, süzgeç, filtre
11.08.2011
‘Tartışma’nın sınırları
06.08.2011
Lider direktifiyle tarih
04.08.2011
Hep devletin gölgesinde
30.07.2011
Devlet eliyle tarih
28.07.2011
Madde madde, Atatürk’ün yanlışları (3)
23.07.2011
Madde madde, Atatürk’ün yanlışları (2)
21.07.2011
Madde madde, Atatürk’ün yanlışları (1)
16.07.2011
Madde madde, Atatürk’ün görüşleri
14.07.2011
Mektup ilginç de, kitap bir tuhaf
09.07.2011
Sansürün sansürü
07.07.2011
94. Sone
02.07.2011
Tepedeki’nin bildiği ve bilmediği
30.06.2011
‘Küçük Baba’ ideolojisi
25.06.2011
Şaka gibi
23.06.2011
Hünkâr mı büyük, ‘Muhammed Efendi’ mi
18.06.2011
Geçişler ve ‘uluç’lar dünyası
16.06.2011
Devletin sesi, toplumun gizli yaşamı
11.06.2011
Akıl ve Tarih yanlıları
09.06.2011
Tekrar Aydınlanma; felsefe ve tarih
04.06.2011
Kiminle birlik
02.06.2011
Ayrı dünyalar
28.05.2011
Arrow’un kararı
26.05.2011
Kenan ve Dragan
21.05.2011
Saraybosna Çellisti
19.05.2011
Kaybolduğum haftalar...
14.05.2011
Aydınlanma ve Ortaçağ
12.05.2011
Ortaçağ ve tarih
07.05.2011
Hangi Aydınlanma
05.05.2011
Üç altın çağ
30.04.2011
Nabi’ye notlar (4)
23.04.2011
Nabi’ye notlar (2)
21.04.2011
Nabi’ye notlar (1
16.04.2011
Ergenekon, yaşıyor hâlâ
14.04.2011
Buradan, nereye...
09.04.2011
Kimin Kürdü
07.04.2011
“Sivil itaatsizlik”
02.04.2011
Maksimalizm: nereye kadar
31.03.2011
PKK’nın AKP sorunu
26.03.2011
Hegemonya ve “psikolojik savaş”
24.03.2011
PKK’nın barış ve şeffaflık sorunları
19.03.2011
PKK ve Taraf
17.03.2011
“Sol”un haset ve nefreti
12.03.2011
İki faktör : ‘Taraf’ ve AKP
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Düzce Satılık ve Kiralık Emlaklar Emlak8.net