Neredeler şimdi onlar?

Levent Gültekin'e hep birlikte dayak atan tosunlar neredeler?

Ve neler hissediyorlar?

Zafer mi kazandılar?

Yakalanmadıkları için (ki tahminleri de öyleydi herhalde) ek bir mutluluk mu duyuyorlar?

Her biri diğerine "Ama asıl ben nasıl vurdum, gördün mü?" diye bir başarı öyküsü mü anlatmaya çabalıyor?

Olmaz ki! Kimse tek başına sivrilemez ki! Çünkü yaptıkları saldırıda onlarca el ve ayak vardı.

Ya yürek?

Tek bir yürek var mıydı?

Türkçede "yürek" bazen "cesaret" anlamında kullanılır.

Tek bir kişiye karşı onca insan saldırınca, ne kadar vurursan vur, yüreksiz kalırsın.

Sonuç ne oldu şimdi?

İktidarı, kimi liderleri, bazı değerleri eleştiren biri böyle "toplu dayak" ile cezalandırılmış mı oldu?

Eee?..

Korkup bir daha aynı eleştirileri dile getirmez mi artık?

Oysa Levent, daha bir saat geçmeden, yüzünde dayak izleri ve kırık parmaklarla ekrana çıktı ve işini yaptı.

Onlarca el ve ayak ile indirilen darbe işe yaramadı.

Kafka'nın bir sözü var: "Beyinlerimiz savaşsın isterdim ama görüyorum ki silahsızsınız."

* * *

"Türkler merttir."

Bu tür cümleleri çocukluğumda defalarca duymuş ve etkilenmiştim.

Kozan İki Haziran İlkokulu'nda mertlik, yalnızca benim için değil, birçok arkadaşım açısından da ana kavramlarından biriydi.

Mesela, kavga mı çıktı? Mert dövüşecektin!..

Ne demek mert dövüşmek?

Teke tek mücadele etmek... Ya da üç kişiye karşı üç kişi, beşe karşı beş...

Bir çocuğun üzerine birden fazlası gidemezdi. Küçük sınıflardan bir çocuğa büyük sınıflardan kimse posta koyamazdı.

Biz eşit güçte olanların dövüşünden yanaydık ve bu durumda ne olursa olsun sonucu kabul ederdik.

Duvarın ya da ağacın arkasından aniden saldırmak, yalan söyleyip tuzak kurmak da olmazdı.

Kurallarımız belliydi. Başka türlüsüne biz "kalleşlik" derdik. Şimdi "orantısız güç" falan gibi fiyakalı laflar uydurmuşlar.

* * *

İstanbul'a geldiğimde bu kurala pek uyulmadığını gördüm.

Yıllar sonra bir gün aynı siyasi görüşleri paylaşan arkadaşlar hep birlikte İstanbul Üniversitesi'ne gidiyorduk. Aniden bir karışıklık oldu. Arkadaşların çoğu, birdenbire karşımıza çıkan birinin üzerine çullandı. Yumruklar, tekmeler... Ben ne olduğunu hemen anlayamasam da karşı çıkmaya çalıştım. Ve sert bir azar yedim:

- Bu ve bunun gibiler kaç arkadaşımızı kurşunladı, kaçını dövdü, sakat bıraktı; biliyor musun sen?..

Sustum. Ama bu sahne içime sinmedi. Ne olursa olsun, bu yapılan mertçe değildi.

Sonraki yıllarda başka "kalleşlikler" de gördüm. Bazen aynı parti veya dernek içinde farklı görüşler savunan ve yönetimi eleştirenlerin, çoğunlukça ve zehirli kelimelerle nasıl topluca "etkisiz" hale getirildiğine de rastladım. Benim de aynı duruma düştüğüm oldu.

Şu sonucu çıkardım: Güçler dengesinde zayıf duruma düşmek, azınlıkta kalmak, hayatın en temel sınavlarından biriydi.

İnsanların çoğu bu duruma düşmekten ölümüne korkuyordu. Onlar hep güçlünün ve çoğunluğun yanında yer almaya, en azından ona karşı çıkmamaya gayret ediyorlardı. En güçlü devletin müttefiki olmak, en güçlü liderin ve partinin taraftarı olmak, en güçlü futbol takımını tutmak, iş ve arkadaş ortamında en güçlü kişinin yanında durmak önemliydi, korunaklıydı, hiç emek harcamadan getirisi olabilecek "akıllıca" bir tutumdu.

Güçlüye ve çoğunluğa karşı çıkabilmek ise her şeyden önce sağlam bir karakter ve cesaret istiyordu.

* * *

"Türküm. Doğruyum. Çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak..."

Küçükleri, güçsüzleri, azınlıkları korumak gerekiyordu. "Türk olmanın gereği" buydu...

Bu muydu?..

Galiba değildi.

Mertlik, Türk olmanın genetik bir sonucu değildi.

Evet, elbette tarihimiz "nice kahramanlıklar" ile doluydu... Doluydu da... Sayısız entrika, tuzak ve kalleşlikler de vardı aynı tarihin içinde...

Muhteşem Yüzyıl'la tarihimizi hatırladık; Kanuni Sultan Süleyman'ın Pargalı İbrahim'i ve oğlu Şehzade Mustafa'yı nasıl öldürttüğünü izledik.

Her ikisi de, ansızın içine düşürüldükleri tuzaklarla ve kalabalık saldırganlar eliyle katledildi. Kalleşçe...

Bizde böyle bu işler...

Düello birçok ülkede mertçe vuruşma biçimi olarak yaygınlaşmış.

Bizde kabul görmemiş...

Bizde adım başı pusu kurma, gafil avlama, sırtından bıçaklama...

Yasalar ve vicdan öyleymiş veya böyleymiş, bırak bunları usta!

Amaca giden yolda her şey mubah!

Elimizde ne varsa her şeyi kullanarak çullanalım üzerlerine!

Bir elimize Kuran alalım, ötekine bayrağımızı!

Dilimizde kalabalık kulakları okşayan parıltılı kelimeler...

"Türküm. Doğruyum. Çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak..."

* * *

Bugün devam etmekte olan siyasi mücadelede "eşitlik", "mertlik" falan aramayın.

Biri almış arkasına devletin tüm avantajlarını…

Vuruyor, yasaklıyor, atıp tutuyor…

Ötekinin sesini kısmak için her şeyi yapıyor.

Şartlar o kadar adaletsiz ki!

Birinin yanında koruma-saldırma ordusu, ellerde kollarda her türlü teçhizat, ceplerden para taşıyor... Her şey ama her şey ona çalışıyor...

Polisler, askerler, yargıçlar... Saraylar, uçaklar, paralar, açık ve örtülü ödenekler, gazeteler, televizyonlar…

Ve sonuçta bütün bu "kavga", son derece adaletsiz bir ortamda, "orantısız güç kullanımı" şartlarında gerçekleşiyor.

Mertlik mi bu? Delikanlılık mı?

Vaktiyle bizim Kozan'da öğrendiklerimiz, bu insanların çocukluğunda geçerli değil miydi?

* * *

Ama bu kadar eşitsiz ve adaletsiz şartlara rağmen, işleri kötü gidiyor.

Çünkü haksızlık bir yere kadar… Zorla-şiddetle gidilecek yerin bir sınırı var…

Ahtapot gibi kolların bile olsa…

Yürek…

Yüreğin yok be usta!..

Gladyatör filminin sonunu hatırlıyor musunuz? İktidarı yalanla ve zorbalıkla işgal eden İmparator Commodus, rakibi General Maksimus'u kahraman yapmamak için gizlice öldürmeye yanaşmaz, onu Roma'daki büyük Colloseum Arenası'da, halkın önünde bir dövüşte haklamak ister. Ama önce gidip onu kalleşçe ağır yaralar, sonra zorla arenaya çıkarır. Buna rağmen Maksimus son nefesini vermeden önce rakibini öldürür ve imparatorluğun yönetimini değiştirir.

Tarih çok zengindir. Bir yandan adaletsizliklerle ve zulümlerle doludur. Diğer taraftan ise adaletsizliğe karşı verilen mücadelelerle ve kendini ebedi sanan acımasız iktidarların yenilgileriyle...