Ferhat KENTEL



Bookmark and Share

Erkeklik ve din


10.10.2020 - Bu Yazı 3712 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Memleketimizde kadına yönelik şiddet uygulayan erkeklerin büyük çoğunluğu eşler, nişanlılar, ağabeyler, eski kocalar yani çok büyük bir çoğunlukla “aile içi fert” sıfatına sahip erkeklerden oluşuyor. Ve çok açık ki, bu adamlar ortalığa serilen vahşet görüntülerinden, vahşetin yarattığı tepkiden, özellikle kadınlardan çığlık çığlığa gelen duyarlılık çağrısından falan pek etkilenmiyorlar. Bu adamlar yaptıkları şeyin –yani kadın öldürmenin- bir tür ceza olduğunu ve buna hakları olduğunu söylüyorlar.

Bu adamlar mahkemeye düştükleri zaman da ilginç performanslar sergiliyorlar. Takım elbise-kravat takıp, hâkimden iyi hal indirimi koparmaya çalışıyorlar. Gerekçe olarak da “erkeklik gururumla oynadı”, “namusumu kurtardım” gibi zaten “herkesin kabul etmesi gerektiği” düşünülen bir takım gerekçeler üretiyorlar.
Yani işlediği cinayeti normalleştirip, cezadan kurtulmak istiyorlar, yargı organından af dileniyorlar; yani korkuyorlar aslında… Bütün erkeklik raconlarına rağmen, zavallılıkları sırıtıveriyor aradan.
Tabii bu arada Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk gibi hem kadın hem de otorite gibi görünen bazı şahsiyetler bu adamların eylemlerini görünmez kılacak siyasal demeçler veriyorlar. Bu bakan “Türkiye’nin kadına şiddette dünya ortalamasının altında olduğunu”, “şüpheli ölümlerin kadın cinayeti gibi yansıtıldığını” söyleyerek, katil (ve korkak) erkeklerin kendilerini saklayabilmelerine imkân sağlayacak bir gerekçe daha üretiyor.
Erkek maskeli Bakan, aslında bizi bilgilendirmiyor; inandırıldığı ve inandığı için, “ait olmaktan” ötürü inandığı için, bize de inanmamız için hazırlanmış bir “bilgi” sunuyor. Evet, tabii, her zaman her yerde bizim memlekettekine kıyasla daha kötü olan istatistikler bulunabilir. Ama mesele karşılaştırmak değil ki… Bu memlekette “kadınlar öldürülüyorlar”! Daha az veya daha çok olması önemli değil ki! Bu memlekette kadınlar “kadın oldukları için” öldürülüyorlar!

Bir inanç olarak erkeklik
Bakan ve Bakanın bakamadığı erkekler aslında bir şeye inanıyorlar. Bakan ait olduğu yere uygun, kendisine verilen rakamlar vasıtasıyla erkek egemenliğinin önemli olmadığına “inanıyor”. Çünkü o ayrıca “aile bakanı”; ailenin “kutsal” olduğuna inanıyor… “Güzel bir şey” olabileceğine değil, “kutsal” olduğuna inanıyor. Ailenin “cehennem” de olabileceğini görmek istemiyor. Çünkü katil erkeklerin çoğu “aile içinden” yani “cehenneme dönmüş” ailelerden… Yani bu adamların cinayetleri “ailenin kutsallığını” sorgulama riski taşıdığı için, ataerkil kurgunun ve ona duyulan inancın sorgulanmaması için, ait olduğu inanç dünyasının ürettiği bilgiyi kullanmakla ve bu bilginin tebliğini yapmakla yetiniyor.
Katil erkekler de “öldürme” eylemlerinin inandıkları düzenin “normali” olduğuna inanıyorlar. Öldürmenin binyıllardır, ne kadar büyük bir günah olarak kabul edildiği gibi bilgileri pas geçiyorlar. Öldürmenin, cezalandırmanın, kurban etmenin normallikler dünyasında erkek olarak kadınlar üzerinde tasarruf hakkına sahip olduklarına inanıyorlar. Kadınların nasıl giyineceklerine, erkeklere hayır diyemeyeceklerine, yemeği yakmamaları gerektiğine “inanıyorlar”. Ait oldukları erkeklik cemaatinin “ayetlerine” inanıyorlar.
Erkek egemenliği ve bunun türevi olarak kadına uygulanan şiddet adeta bir din gibi; bir inanç… Kadına baskı kurmayan erkekleri, kadını dövmeyen erkekleri adeta günahkâr gibi gören bir din…
Tüm insanlar tarih içinde kurdukları her türlü ilişkiye (siyaset, cinsiyet vb.) aslında din gibi inanıyorlar. Din için yaptıkları tapınaklar vasıtasıyla dine inandıkları için, siyasette partilerine ve liderlerine de “kutsal kurumlara / kutsal insanlara inanır gibi” inanıyorlar.
Cinsiyet meselesinde de din gibi inanıyorlar. Kadın erkek ilişkisini kilise, imam ya da belediye başkanı vasıtasıyla kurumlaştırarak kutsallaştırıyorlar. Dolayısıyla, bu kadar “kutsal” bir damga ile ilişki kurulduğu zaman, bu ilişki halinde öngörülmeyen her durum “günah” gibi yaşanıyor. Cemaat haline gelmiş ve bireylerinin hata yapmasına tahammül edemeyen erkekler, dinselleşmiş cemaatlerini korumak, aidiyetlerini korumak, günahkâr konuma düşmemek için, günah olarak gördüklerine karşı “kutsal savaşlar” açıyorlar.
Yani katil erkekler (ya da o katilleri besleyen erkeklik hali), kadınlarla ilişkilerini savaş gibi görüyorlar: “ya ben ya kara toprak!” minvalinden…
Bu erkekler kadının kalbinden geçenlere, yani göremediklerine inanmıyorlar. Onlar için mutluluk, hüzün, hüsran, özgürlük gibi duygular, insanların kendi geleceklerine dair hayaller görünmez şeyler olduğu için, “inanılır” şeyler değiller. Onlar ancak görünür şeyler vasıtasıyla inanıyorlar. Evde sürekli oturulan koltuk, TV kumandasının kimde olduğu, iyi pişmiş ya da yanmış, tuzu normal ya da çok kaçmış yemek, çıkma teklifini reddeden, şort giymiş ya da kapalı giyinmiş genç kız… Bu şeyler vasıtasıyla hem kendi dinlerini hem de başkalarının (“öldürülecek kötü kadının”) dinini tanımlıyorlar.
Erkekler için cemaati korumak çok önemli, çünkü ait oldukları erkeklik dini onlara bu konuda her gün tonlarca “ayet” gönderiyor. “Kadın dediğin evde oturur; kadın dediğin erkeğinin önünde konuşmaz” gibi… Bu ayetimsi önermelerin iler tutar tarafı da olmak zorunda değildir. Bu erkeklik cemaatinin gözetleyicileri, peygamberleri, havarileri ya da her neyse, her duruma uygun kutsal sözleri her gerektiği zaman getirirler. Mesela İstanbul Sözleşmesi”nin “aslında eşcinsellik propagandası” yaptığını, yani aslında kadına şiddetin “gayet normal ve kutsal” olduğunu vazedebilirler.
Her yönden, toplumdaki başka anlam alanlarından ve dairelerinden de beslenen, yani siyasetin ve devletin dili şiddet dışı konuşmayı beceremediği için, “din gibi” yaşanan ataerkillik de, “erkeğe karşı gelecek” kadını ya da ona karşı mücadele edenleri de her zaman dindışı ve günahkâr olarak görür ve şiddete başvurur. Kendi dinini tek normallik, tek doğruluk olarak gören otorite sahipleri gibi…

Görülmeyene görünen vasıtasıyla inanmak
Aslında soyut bir fikre, duyguya, düşünceye inanmak zaten çok zor bir faaliyet… Böylesine bir faaliyet çok ciddi bir duygusal ve zihinsel bir yatırım ve sabır gerektiriyor. Hele zamanımızda giderek daha da hızlanan hayatın ritmi altında, derin tasavvufi istihareye yatacak insan türünü görmek pek de kolay değil. Geçmişte de, fakat bugün daha da çok olmak üzere, insanlar görmedikleri şeylere çok kolay inanamıyorlar. Görmeden inandıklarını söyledikleri “Tanrı / Allah / Manitu…” fikirlerine bile ancak görünür şeyler (tapınaklar, işaretler, semboller) vasıtasıyla inanıyorlar.
Mesela son yıllarda memleketimizde “inanmamız” için gereken faaliyetlere bakarsak, ne kadar çok inandırıcı performans sergilendiğini de görebiliriz. Erdoğan’ın şahsında temsil olan rejim ayakta durmak için sürekli popülist yöntemler uygulamak zorunda. Otoriter devlet, toplumdan gelen dönüşüm talepleri karşısında tüm kitleleri etkileyebilecek büyük görsel ve heyecan uyandıracak “olaylar” organize etmeye çalışıyor. Totaliter yapılarda sıkça rastladığımız türden, dinsel, milliyetçi seremoniler, dinsel-seküler tapınma ritüelleri geliştiriyor. Hukukun ve ortalama ahlakın derin bir erozyona uğradığı, COVID- 19’un da eklenmesiyle güvensizliğin had safhaya ulaştığı bir toplumda, “ulusal çıkarlar”, “milli-yerli değerler” adına, kutsallaştırılmış (görünür) bir lider etrafında rejim kendini yeniden üretmeye çalışıyor.
Aslında “inanmak” bilmek demek değildir. İnanmada ispat yoktur. Sadece “öyle olduğuna” inanırsınız. Ama inanmak gene de sadece “havada” ya da insanın ruhunda olan bir eylem değil; insanlar görmedikleri şeye inanmıyorlar. Kendileri ve inanılacak olan (“ulvi olan”) arasına “görülen” bir unsur katılıyor. En ulvi olan kerteyi gören olmasa bile, o ulvi kerte ile ilişkili olan bazı unsurlar mesela cinler, periler “görünür” olabilir… Ya da onları gören ve bize aktaracak birileri olabilir… Fakat en ulvi kertenin “inanılmazlığı”, insan aklının alamayacağı kadar “yüceliği” söz konusudur. Bu yücelik, sıradan insanlar tarafından (tanrı olamayacakları için) somut olarak bilinemez. İnsanlar, bilmedikleri için, bilinebilir somut şeylere tapıyorlar. Katedral, cami, heykel, put, führer, reis, bayrak gibi…
Mesela Ayasofya’nın anlamı da burada anlaşılabilir… Ayasofya, başka bir dinin tapınağı olmuş, dünya kültür mirası içinde çok zengin bir anlama sahip olan ama bu anlamı sıradan ve yüzeysel bir bakışa sunmayan bir değerdir. Ya da işin en derininden bakacak olursak, Allah’a ya da başka isme sahip bir ulvi kerteye inanmak için şu veya bu ölçülere, renge sahip bir bina şart değildir. Ama işte gene böyle elle tutulur bir şey (sembol, ritüel, andımız, bayrak, herhangi bir ideolojinin ikonografisi…) olmadan inanmak zordur. Ancak, o tapınak somut işaretleriyle “bizim tapınağımız” haline gelirse, bir anda inanmanın kendisi gerçekleşmiş olur. Aslında bu yüzden özellikle Ayasofya gibi insan elinden çıkma büyük eserler (Azteklerin ya da Mısırlıların piramitleri…) “büyük inanma eylemlerinin” gerçek olmasını sağlarlar. Aslında söz konusu olan şey “tanrıdan” ziyade, tapınağa tapmaktır… Çünkü tapınağın kendisi başlı başına bir kutsallıktır.

İnanmak değil, inandırmak
Türkiye siyasetinden örneklendirerek devam edersek, geçmişte AKP hükümetinin yaptığı en anlamlı ve başarılı çalışmanın medya alanında olduğu ve bunun önemi bugün daha iyi anlaşılıyor. Çünkü insanların inanabilecekleri bilgiler, görüntüler, işaretler ve semboller medya vasıtasıyla sunulabilirse, “inanmak” çok daha kolay olabilirdi ve bu sayede bütün medya organlarının olabildiğince satın alınarak ortak bir havuzda toplanmasıyla, rejime mutlak olarak inanacak bir kitle oluşturulmuş oldu. Bu kitle bugün alternatif bilgiye ulaşamıyor. Tesadüfen önüne gelse de bu bilgilere inanmıyor. Bugün görünürde AKP, MHP ve devletin ulusalcı kanadından oluşan koalisyonun en önemli silahlarından biri medya… Medya sayesinde kitleler için en uygun “hakikat” yazılıyor. Olmayan olaylar olmuş, olan olaylar olmamış gibi gösteriliyor. Yani kitle kontrolü ve manipülasyon mükemmel bir şekilde işliyor; giderek artık çok kolay olmasa da, en azından toplumun yarısına yakını için işliyor. Bu yüzden, tam olarak kontrol edilemeyen sosyal medya rejim için hayati bir anlam taşıyor ve tam olarak kontrol edilmeye çalışılıyor.
İnsanlar bilinmeyen şeyler karşısında endişe taşıyorlar, korkuyorlar; bilmiyorlar ama vesilelerle ve vasıtalarla inanıyorlar. İşaretler vasıtasıyla inanıyorlar. İşaretler kaybolduğu zaman, riske girdiği zaman her türlü şiddete de başvurabiliyorlar. İnsanların din adına verdikleri savaşlar ya da erkeklik adına verdikleri savaşlar (ve belki daha pek çok alanda) ve başvurdukları şiddet, varolan dengelerin sarsıldığını ve bu yüzden ait olduklarını düşündükleri cemaatlerin sarsılmasına dair inanılmaz korkular yaşadıklarını gösteriyor.

Facebook Yorumları

reklam
10.10.2020
Erkeklik ve din
9.09.2020
On yıl sonra “yetmez ama evet”
4.11.2019
Golyatların yarattığı mutsuz zamanlar
12.4.2019
Yeni Zelanda ya da hepimiz 'ne'yiz?
18.12.2018
Filtresiz zamanlar
13.9.2018
Sıfırıncı yıl ve küresel otoritarizm
15.2.2017
Bir deney ve bir ruh inşa etmek
9.2.2017
Her şeye çare sihirli iksir
1.2.2017
"Evet" ya da "Hayır"ı konuşmak
12.1.2017
Kendini “tanrı” zanneden modern insan
30.12.2016
Sınırlarımızla “yeni” yıla giremezken…
20.12.2016
Bombaların yok edemediğini bulmak
28.11.2016
Şimdilik hoşça kalın
16.11.2016
Mafyalaşan samimi dünya
7.11.2016
Çıldırmak rasyonel değildir
1.11.2016
Yeniden büyülendi dünya
24.10.2016
Savaşla, darbeyle, devrimle yüzleşmek
18.10.2016
Tek ses ama paramparça
3.10.2016
“Kalkınma” mı yerele saygı mı?
27.9.2016
Güçlü bir silah olarak fısıltı
20.9.2016
Yabancılaşma
11.9.2016
6-7 Eylül vesilesiyle at izi it izi.
5.9.2016
Açık arazi
29.8.2016
Modern ev bitti, açık arazideyiz
22.8.2016
İhtiyarlamak
15.8.2016
Yenikapı’ya sızan “cemaatler”
8.8.2016
Zeki, çevik, “vatansever” vatandaşların ordusu
2.8.2016
Kelepçeli Ali Bulaç ve diğerleri
25.7.2016
Travmayı aşmak için
22.7.2016
Bıçak sırtı
18.7.2016
Duyguları köreltme “iş”i
13.7.2016
Bir iyilik ve hesap unsuru olarak Suriyeli “vatandaşlar”
11.7.2016
Çiçek böcek
4.7.2016
İdeoloji ırka dönüştüğünde...
30.6.2016
Irkçılığın örselediği zihinler
28.6.2016
Dize getirmek
23.6.2016
“1984 yeniden” için notlar...
20.6.2016
“... görmek zorundayız”
14.6.2016
“Soykırım”, hatırlamak ve korku
7.6.2016
“Vatan hainleri”
30.5.2016
Totalitarizmin sıradanlığı
24.5.2016
Çerkes soykırımından başlayarak
16.5.2016
Soma’nın ucuz bedenlerinden köle bedenlere
10.5.2016
“Lekum dînukum veliye dîn”...
7.5.2016
“Yeni Türkiye” ruhu
2.5.2016
Aklın ve kalbin durduğu yer
25.4.2016
Yanya’dan Merzifon’a 1915
22.4.2016
Hain sayımız
19.4.2016
Yersizlik-yurtsuzlukla süren lânet
11.4.2016
İnsanlık için iki rapor
8.4.2016
Kısır döngü
31.3.2016
'Ağıt' ya da başka türlü düşünmek
29.3.2016
Emre itaat edenler ve etmeyi reddedenler
25.3.2016
Bizim kalabalıklar
22.3.2016
Piyasalaşmış siyaset
16.3.2016
Ölüme alışmak, insanlığı öldürmek
10.3.2016
Her sınıf kendi kültürünü yaratır
8.3.2016
Özgürlük derken iktidar dilinde debelenenler
2.3.2016
Kendini sembollerle kurabilen bir toplum
29.2.2016
Terörize olmak, terörize etmek
23.2.2016
Devlet-i âlinin emrettiği gibi olmak
17.2.2016
MİLLİYETÇİLİĞİN EN BÜYÜK DOSTLARI: DÜŞMANLARI
15.2.2016
“Siyah” olanı, az olanı duymak
11.2.2016
CEMAATLEŞMİŞ DEVLET VE TOPLUMUN CEMAATLERİ
8.2.2016
Önemsiz gündelik hayatlar
2.2.2016
Modern bile olamamış iktidar
28.1.2016
Gündelik hayatın cenaze pratikleri
26.1.2016
BEDİÜZZAMAN VE MÜSPET HAREKET
18.1.2016
Engizisyon, McCarthy, Miloseviç vs.
14.1.2016
AYAR VERENLER CUMHURİYETİ
12.1.2016
Devletin ''ganimet''le bekası
5.1.2016
"BAK BEN NE KADAR DİNDARIM!"
28.12.2015
''İnsani maliyet''
22.12.2015
FİLİSTİNLİLER VE KÜRTLERE KARŞI REEL POLİTİKA "EMBESİLLERİ"
21.12.2015
Savaşta “kendi” vatandaşlarını geri çağırmak
16.12.2015
Ulus-devleti patlatanlar
9.12.2015
TAŞ OLMAK
3.12.2015
TAHİR ELÇİ'YE YABANCI BAKMAK
25.11.2015
KOPYASI ÇOK OLAN BİRİSİ: CELAL ŞENGÖR
23.11.2015
Lümpen “direniş”
18.11.2015
Beton duasına karşı dua
11.11.2015
BİR VAKA OLARAK AKP, 'AYDINLAR' VE UMUT
4.11.2015
NEDEN YÜZDE 80 DEĞİL?
28.10.2015
EXORİENTELUX
21.10.2015
TERÖRİSTLER, BÖLMEK İSTEYENLER VS...
13.10.2015
“Sıradan” bir parti olarak AKP
6.10.2015
Erol Taş’ı taşa tutmak
28.9.2015
Bayrak müsameresi
22.9.2015
Ermenileri düşman ilan etmenin dayanılmaz kolaylığı
15.9.2015
Melania’da tekrar ve yenilenme
9.9.2015
Umudu harcamak
2.9.2015
Ucuz yönetim
26.8.2015
Yeni “İslamcı” entelijensiya
18.8.2015
Tampon bölgenin savaşı
11.8.2015
Şerefliler
5.8.2015
Savaş için kamuoyu oluşturmak
29.7.2015
Otuz sayısına kurulu bir ölüm makinası...
22.7.2015
Önemsiz bir mesele: hapishanede vs. ölmek
8.7.2015
“Sınırımızın ötesinde oluşum” fobisi
30.6.2015
Dersim’den bakınca…
24.6.2015
Mafyalaşan devlet
17.6.2015
Görünüşe göre…
2.6.2015
Piyasanın payandası kimlik
26.5.2015
Erkeklikle üreyen kimlikler
19.5.2015
“Reel” Müslümanlık II
13.5.2015
“Reel” Müslümanlar
7.5.2015
Kamp Armen
30.4.2015
Soykırımı düşünmek
26.4.2015
Oyum neden HDP'ye?
22.4.2015
Zincirleme ‘ağır ağbi’ tamlaması
14.4.2015
Yeni Türkiye’de vesayet
10.4.2015
HDP'nin tanımladığı 'Yeni Yaşam' ve 'Yeni Sol'
01.04.2015
Barışın önündeki paralel engeller
24.03.2015
Soğuk savaş şirketi
17.03.2015
“Kod adı totaliter”
09.03.2015
Barışı silaha dönüştürmek
25.02.2015
Makbul vatandaşlığın terörü
18.02.2015
“Dahili ve harici bedhahlar”
11.02.2015
Türkiye kalkınıyor!
04.02.2015
Herkesin bildiği sır
27.01.2015
Doğu ve Batı’nın sınırında
20.01.2015
İkişer ikişer memleketler
13.01.2015
Ergenekoncu bir ruh var havada
06.01.2015
Voltaire kopyası yerliciler
31.12.2014
Sıradan faşizm
23.12.2014
Aşağısı ve yukarısı
16.12.2014
Barışa bakarken…
10.12.2014
Baraj ya da kimin oyu makbul?
02.12.2014
“Keşfetmek”, “yenmek” ya da utanç
25.11.2014
Dersim’in ve Ermenilerin yasını tutmak
20.11.2014
"Yeni Türkiye"
11.11.2014
Örselenmiş kimlik, “Ak Saray” adlı bir bina yapıldı Ankara’ya
05.11.2014
Yerinden ederek sınıf tahakkümü
29.10.2014
Sınırın ötesiyle titreşim hali
22.10.2014
“Milli irade” barışa yetmiyor mu?
17.10.2014
Kobanê ve ırkçılık
30.09.2014
Kalplerde seçicilik
24.09.2014
Katalunya’da bayraklar
16.09.2014
Pek seçkinler ve atık insanlar
10.09.2014
Bir metafor olarak “Nesin Matematik Köyü”
02.09.2014
Mimiklerden akan kibir
28.08.2014
Totaliter anafor
21.08.2014
Vesayet 2007’de bitmemiş miydi?
12.08.2014
HDP’nin Türkiyelileşme projesi başarılı oldu
03.08.2014
Selo!
30.07.2014
Güçlüden yana olmak
26.07.2014
Yeni toplumsal dilin adayı: Demirtaş
22.07.2014
Toplu linçlerimiz
17.07.2014
Goller, Gazze, ölüm, hayat
08.07.2014
“Bağımsız” Kürdistan
02.07.2014
Monşerler ve “muhafazakar” korkuları
25.06.2014
IŞİD’in arkasında kim var?
20.06.2014
Dinin ütopyasını bitirmek
11.06.2014
MDD’ci sağcıların devrimi
03.06.2014
Post-devrimci retorik: “Yeni Türkiye”
28.05.2014
Soma travması
24.05.2014
Erdoğancılığa devam...
15.05.2014
“Erdoğancılık”
08.05.2014
1915’te Ermenileşmiş Türkler nerede?
30.04.2014
Düzene karşıyken düzen olmak
17.03.2014
Yeryüzündeki savaş tanrılarına teslim olmamak
12.03.2014
Sahne yeniden senin Ergenekon!
27.02.2014
Biz, ‘Cemaat’in taşeronları’ ya da cemaate karşı cemaat
20.01.2014
Hrant’ın dili kazanacak!
11.01.2014
Vurmak serbest–ötekiler hain, hem de iğrenç (‘Ekseriyetle kaka’ya devam)
08.01.2014
“Yurttaşlık bilgisi” dersinin devleti ve ekseriyetle kaka… (1)
26.12.2013
Kardeşlerini yerken biten “devrim”
10.12.2013
Gezi’ye çakmanın dayanılmaz hafifliği ya da paparazzilik
28.11.2013
Farkında mısınız, hepiniz Kemalistsiniz…
11.11.2013
Üçüncü “kutup”
13.08.2013
Taksim-Gezi’de bir tiyatro performansı
05.05.2013
Kutuplu siyasal kültürün Taraf günleri
27.04.2013
Vekâleten kahramanlık
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
13.04.2013
Sakiller karşısında tarz
30.03.2013
Milleti ayaklarına çağıranlar
23.03.2013
Newroz/ Nevruz gibi günler!
16.03.2013
Tiksinme
09.03.2013
Dalton takıntılılar
02.03.2013
Yarı-bilgilerin savaşı
23.02.2013
Barışa ve korkaklıklara dair...
16.02.2013
‘Küçük’ hikâyeler
09.02.2013
Anti-terörizm: küresel güvenlikçi dil
26.01.2013
Hrant’ın ve Pınar’ın heyecanı
19.01.2013
Bir Hrant mektubu
12.01.2013
Buradayız Ahparig! Buradayız Sireli Yeğpayrıs!
05.01.2013
Betoncuların dini
29.12.2012
Anaforlar zamanında sessizce barış
22.12.2012
Bir açık cemaat olarak Taraf
15.12.2012
Kabuk ve ırkçılık
08.12.2012
Onlar ‘köpek’, biz ‘cici’
24.11.2012
İnadına anayasa
17.11.2012
Maraton, Weber, Marx
10.11.2012
Açlık grevleri: vicdana çağrı
03.11.2012
Bir milyon kişi
27.10.2012
‘İnsaniyetimiz kalkacak!’
19.10.2012
İslamcılık: Hareket, düzen ve parçalanma
13.10.2012
Kimler ‘insan’ olarak kabul edilebilir
06.10.2012
Ne memleket be!
23.09.2012
‘Sizin eseriniz’
15.09.2012
Türk kalkınmacılığının savaş dili
08.09.2012
Onur ve gurur arasında
01.09.2012
Taşları bağlı köyde ‘nefret suçu’
18.08.2012
‘Sen körsün, ne tercih edeceğini ben bilirim!’
11.08.2012
Kem söz sahibine aittir
04.08.2012
İnancın rengi
28.07.2012
İzan, insaf, hayâ, edep...
14.07.2012
Bir “malzeme” olarak insan
07.07.2012
Müslüman mahallesinde Ergenekonculuk yapmak
23.06.2012
Hormon, atık ve vebal
16.06.2012
Seçkinliğin yeni hâli
02.06.2012
Ulus-devletlerin ahlâksız kardeşliği
26.05.2012
Hoşgörü... inadına...
12.05.2012
Duvarlarımız
21.04.2012
24 Nisan ya da birlikte insan olmak
14.04.2012
72 millet ‘var’ ve konuşuyor
07.04.2012
En hakiki ‘biz’ ve ‘yabancılar’
31.03.2012
Türk çocuğunun değeri= 8-4+4+4-12=0
17.03.2012
‘Yoktan var edilen vatan’
10.03.2012
‘İyi sosyoloji’
03.03.2012
Cennet ve cehennem
25.02.2012
Hepimiz Hocalılıyız
18.02.2012
‘Devlet, benim!’
14.02.2012
Cehenneme özenmiş bir motel
04.02.2012
‘Dindar nesiller’
28.01.2012
Uludere’ye, Yakup Köse’ye dönüş
21.01.2012
Davayı bitirdiler ama
14.01.2012
Buğz zamanı
31.12.2011
Mazot, sofra, boya kalemi vs...
24.12.2011
‘Milli birlik ve beraberlik’
17.12.2011
Anayasa ya da kibir ve tevazu
10.12.2011
Halının altında yer kalmadı
26.11.2011
Şablon
19.11.2011
‘Schismogenesis’
05.11.2011
AKP devriminin ‘Thermidor’u
29.10.2011
Kötülük açığa çıktı... İyilik de...
22.10.2011
Ölüm ayini
15.10.2011
İnsafa çağrı!
08.10.2011
Dağda ve ovada savaş
01.10.2011
Sıradan hayatı öldürmek...
17.09.2011
Hrant 57 yaşında
10.09.2011
Tabii, herkes ‘kendi işine’ bakacak
03.09.2011
Beton milliyetçilik – milliyetçi beton
27.08.2011
Kâbus senaryosuna karşı...
20.08.2011
Altın madeninin dili, savaşın dili
13.08.2011
Farklı ‘ikna odaları’
06.08.2011
‘Tehlikenin farkında’ olan bir Norveçli
23.07.2011
Hâlâ yere çakılmadık!
16.07.2011
‘Büyük’ savaşın dayanılmaz heyecanı
09.07.2011
Abdullah Demirbaş ve insanlara dair...
02.07.2011
Yakup Köse, Ö.S. ve yargıda yorum
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive