Açıklanan insan hakları eylem planında açıklanmayan hedeflerden birisinin hak ihlalleri sorununu çözmek değil mevcut hak ihlali alışkanlığına meşruiyet zemini kazandırmak olduğu çok açık. Dolayısıyla insanlık için bir medeniyet eşiği teşkil eden toplumsal cinsiyet kavramına ve eşitlik ilkesine yer vermeyişi hiç şaşırtıcı olmadı. Eylem planının temellerinden birisini teşkil eden 11’inci kalkınma planı hazırlık aşamasındayken bir önceki beş yıllık kalkınma planı gibi toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini içeriyordu. Ancak taslak metin, yayınlanmadan önce çok kısa bir süre içinde bakanlık bürokratlarına yukarıdan geldiği belirtilen talimatla, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinden “arındırıldı”. Eşitlik ilkesini içermeyen son ekonomik kalkınma planı temel alınınca elbette insan hakları eylem planı da eşitlik karşıtı bir metin olarak çıktı karşımıza. Eşitsizliği savunan, eşitsizliği kurmayı hedefleyen bir insan hakları eylem planında açıklanmayan hedeflerden bir diğeri de kuşkusuz her alan ayrımcılık yapabilme keyfiyetini, kamu idaresinin hakkı olarak görmektir.

Bir süredir kuşatması altında yaşadığımız yönetim anlayışını “kurumların hakları insan haklarına mukaddemdir” şeklinde formüle etmek mümkün. Ülkeye sıcak para girişini sağlamaktan ibaret ekonomi yönetimini rahatlatmak için icat edilen yatırımcı hakları ise yabancı sermaye sahiplerine evrensel insan hakları hukukunun uygulanacağını müjdelemekten ibaret. Kendi vatandaşına gelince iktidar bloğu lehine oy kullananlar ve bu yönde oy kullanma potansiyeli taşıyanlar dışında görülenleri insan haklarından soyutlamayı mümkün kılacak bir eylem planı okundu yüzümüze. Adeta mevcutlu olarak dinledik yüzümüze okunan hükmü. Bundan böyle yabancı yatırımcı dışında kimsenin insan hakları hukukundan dem vurarak hak arama yoluna başvurması düşünülemez. Hoş şimdiye kadar da yabancı ülke vatandaşlarına ayrı bu ülkenin vatandaşına ayrı hukuk uygulanıyordu. Ama işte yönetim felsefesini anlamayan kimi densizler Rahip Bronson gibi Osman Kavala da serbest kalmalı diyebiliyordu. Artık kapitülasyonlar döneminin çifte hukuk düzeni, insan hakları hukuku açısından kurulmuş ülke, yöneticileri eliyle gönüllü koloni haline getirilmiş oluyor.

Yerli ve milli iddiası, yerliye hak yok vazife var esasını dayatıyor. Bu hesapça yabancı karşısında yerli ikinci sınıf insan sayılırken erkek karşısında kadın, bir kez daha ikincillik konumuna sürükleniyor. Kadının insan haklarını kız çocuklarının istismara açık hale getirilmesiyle yok sayan yönetim anlayışı aileerkillikte ayan elbette. Çocuk haklarının ve kadın haklarının içine nüfuz edemediği bir erkillik biçimi olan aile anlayışıyla, zapt u rabt altına alınmak istenen kadınlık, kız çocuklarının cinsel istismarını nikah şartıyla meşru görerek inşa ediliyor. Erkeklere uygulanan normların dışında kadınlar için farklı normlar dayatılmasını mümkün kılacak bir de aile hakları kavramı icat edilmişti bilindiği gibi. Üstelik “aileerkil toplum” tanımı da getirilmişti hatırlanacağı üzere. Kurumun hakları insanın haklarından önce geldiği için aile kurumu içindeki kadınların ve çocukların insan hakları, aile hakları kavramının gölgesi altında kuruyup gidecek, tasavvur edilen toplum düzeni gerçekleştirilebilirse. Ki bu yönde hayli ilerleme de görülüyor. Aile kurumunun haklarını gözeten politikalar nedeniyle son yıllarda çocuk istismarında artış yaşandığı malum. Sık sık evlilik adı verilen çocuk istismarına af taleplerinin tekrarlanıyor olması da belli bir artışı düşündürüyordu elbette. Yakınlarda açıklanan bir araştırma bu gerçeği gün ışığına çıkardı.

Eşit yurttaşlar olan kadınları itaat eden ikinci sınıf insanlara dönüştürecek yeni bir kadınlık inşa etmek için kız çocuklarını erken evlendirmek yönünde teşvik ediliyor toplum. Çocuk ve kadın hakları savunucuları tam olarak bu nedenle 18 yaş altındaki evlilikleri çocuk istismarı olarak isimlendiriyor. Medeni kanundaki 17 ve 16 yaş istisna hükümlerinin kaldırılması gerekirken tersine Medeni Kanun hilafına evlilik yaş hadlerini daha aşağıya çekmek anlamına gelen af girişimleri, yeni tip bir kadınlık inşa etmeyi amaçlıyor sanki. Aileerkil sözü, kız çocuklarının kutsanan aileye kurban edildiğini düşündüren istismarcılara af çabasının uzağına düşmez. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) Türkiye’nin Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü işbirliğiyle gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları evlilik adı verilen çocuk istismarının giderek yükselmekte olduğunu ortaya koyuyor.  TNSA Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmaları verileri dikkate alınarak yapılan analizler resmi verilere kıyasla farklı sonuçlara ulaşmayı mümkün kılıyor. Çünkü resmi veriler resmi nikahlı evliliklere dayalı bilgi sunmakta. TNSA gibi araştırmalar ise resmi kayıtlarla sınırlı kalmayıp diğer bilinen araştırma yöntemlerini de kullandığı için toplumsal gerçeğe daha yakın verilere ulaşılabildiği düşünülüyor. Bizim evlilik değil çocuk istismarı kavramını tercih etmemize karşın Birleşmiş Milletler birimleri çocuk yaşta erken ve zorla evlilikler (ÇEZE) şeklinde isimlendiriyor aynı hak ihlalini. Araştırma bulgularına göre ülkede çocuk yaşta erken ve zorla evlilik resmi kayıtlarda düşmektedir: “Sadece resmi nikâh ile gerçekleşen evlilikleri dikkate alan resmi istatistiklere göre, 16-19 yaş grubundaki kadınların toplam evlilikler içindeki oranı 2010-2019 yılları arasında %26,3’ten %15,9’a düşmüştür. Erkeklerde ise aynı süre içinde 16-19 yaş grubundaki evliliklerin oranı %3’ten %1,9’a gerilemiştir” Toplumsal gerçekliği tümüyle kavramamız için yetersiz kalsa da resmi verilenin sadece resmi nikahla gerçekleşen evlilikleri ölçü alan hali bile cinsiyet eşitsizliğinin, evliliğin kuruluşunda ta en başta inşa edildiğini gösteriyor.

Kadınlar tam da bu nedenle evlik değil kız çocuklarının istismarı saymaktadır. İstismara evlilik kılıfı geçirilmesine itirazda ne kadar haklı olduğumuzu gösteriyor bu resmi veri. 2019 yılında bile rakamları yukarıya yuvarlayarak düşünürsek evlendirilen her 16 kız çocuğuna karşılık sadece iki erkek çocuk evlendirilmektedir. Resim nikah kayıtları dışındaki bulguları da içeren araştırmalara göre 2009-2018 arasında çocuk yaşta erken ve zorla evliliklerde artış yaşandığını işaret eden analizleri de dikkate aldığımızda kadınlara yönelik insan hakları ihlallerinin evlilik ve aile hakları kavramı altında gerçekleştirileceği anlaşılır. Yoksulluk kız çocuklarının erken evlendirilmesinde hayli önemli bir etken. Yoksul ailelerin kız çocuklarını, cinsel istismar başta olmak üzere tüm çocukluk haklarının istismarına açık hale getirmesi, onların gelecek yaşamlarında kadın yoksulluğu gerçeğine mahkum edilmesi sonucunu doğuruyor. Çocuk istismarını meşrulaştıran 18 yaş altı evlilikler sonucu bu kız çocukları kendine ait bir geliri olmayan kadınlar olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakılıyor. Yabancı karşısında yerli vatandaşı ikinci sınıf insan sayan çarpık insan hakları anlayışı, erkek karşısında da kadını ikinci sınıf insan olarak yaşatmaya mahkum etmek için aile kutsamasıyla kız çocuklarının ve kadınların insan haklarını yok saymaktadır.

Tüm bu somut gerçekler ve olası tehlikeler karşısında kadınların ne tür politikalar geliştirerek mücadele ettiğini ve nasıl devam edeceğini öğrenmek isteyen basın mensupları, EŞİK- Eşitlik için Kadın Platformu basın toplantısına davetlidir. 8 Mart Pazartesi saat 11;30 https://us02web.zoom.us/j/86728457397