Garê baskını üzerine Çarşamba ve Pazar iki yazı yazdım. Konunun güncelliği ve ortaya çıkan vahim sonuç dolayısıyla kendi alçakgönüllü okunurluk ölçütlerime göre okundu da sayılır sanırım. Bu defa, yine Garê’den hareketle onyıllardır içinde debelendiğimiz gayya kuyusundan nasıl çıkabileceğimiz ve aynı zamanda yakın gelecekte nelerin olacağını bekleyebileceğimiz üzerinde birlikte düşünelim istedim.

Önce şunu belirtirsek sanırım gerçeklerden çok uzağa düşmüş olmayız: Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP-MHP koalisyonu başta olduğu yani seçimle iktidarı yitirmediği sürece ne Kürt sorununun barışçıl siyasal çözümü, ne PKK terörüyle mücadele konularında anlamlı bir gelişme beklememek gerekir. Aynı şekilde, iktidar değiştiğinde veya günün birinde değişirse kendiliğinden farklı bir yola girileceğine yönelik bir beklentim de maalesef yok.

Şimdi, bugüne dek ne olduysa, daha kötüleşerek, ağırlaşarak olmaya devam edecektir. Öyleyse, bu hariçten gazel okuyan yazılar, zaten kulakları bizim gibilere kapalı olan iktidar odaklarına değil, yine de onlar kadar kapalı demesem de bizim gibileri işittiklerine ilişkin herhangi bir belirti göstermeyen CHP-İYİP muhalefet blokuna yöneliktir. Ve o bloktan çıkması olası İmamoğlu ve Yavaş gibi cumhurbaşkanlığı adaylarına. Belki bu bağlamda, devasa iki büyükşehir belediyesini yönetmek gibi onları 24/7 fazlasıyla meşgul edecek işleri olsa da sözkonusu adayların bu temel konulara kafa yorup yormadıkları, bu konularla ilgili birikimli kişilerden düzenli bilgi ve görüş alıp almadıkları da sorgulanabilir.

PKK bir terör örgütüdür. Terör de kısaca siyasal amaçlara şiddet kullanarak ulaşmaya çalışmak, yani diğer/eski deyişle tedhiş olarak tanımlanabilir. Ne devletin şiddet tekeline rakip çıkmasına, ne yasaların çiğnenmesine, ne ülke içinde “kurtarılmış bölge” benzeri yerlere egemenlik devrine hiçbir demokraside, hukuk devletinde göz yumulmaz. Buna karşılık laiklik denli yerinden yönetim, merkezden yerele yetki aktarımı da günümüzde demokrasilerin mükemmelleştirilmesinin ön koşuluna dönüşmüştür.

PKK, ABD ve AB tarafından da sınıflandırıldığı gibi “terör örgütü” olsa da, tarihsel pencereden 1984’te başlattığı, 4. Kürt İsyanı başlığı altına da alınabilir. Aynı AB ve ABD’nin, NATO üyesi, AK ve AGİT kurucu üyesi, AİHM üyesi, AB adayı Türkiye’yi de öyle veya böyle demokrasi olmayan ülkeler kategorisine koyduğu da anımsanabilir. Bu durumun nedenlerinden biri tedhişin buradaki kendiliğinden, olağanlaştırılan, sıradanlaştırılan yanıtının tenkil olmasıdır. Tenkil, ki buna “çöktürme” de denebilir,  kapsamına eksik demokrasimizi sakatlayan tüm uygulamalar alınabilir. O baskıcı uygulamaların ağırlıklı ceremesini Kürt yurttaşlarımızın çektiğinin de altı çizilmelidir.  

Terörle mücadele ile isyan bastırma ise farklı konulardır. Türkiye, 11 Eylül saldırıları sonrasında teröre karşı küresel savaş furyasına önce ABD’nin o gerekçeyle yanı başındaki Irak’a gelmesi ve (ezeli) Kürt sorunun uluslararasılaşması kaygılarıyla kuşkucu yaklaşmış, sonra PKK’yi El Kaide, IŞİD ve türevleriyle eşitleyerek anlayış ve destek bulma adına kendine yer açmaya çabalamıştır. Onyıllardır yahut cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yürütülegelen mücadelenin, başka yöntemlerle, daha düşük maliyetle ve daha etkin sonuç alınabilecek biçimde sürdürülüp sürdürülemeyeceğini tartışmak barış süreçleri gibi kısa ve istisnai aralar dışında mümkün olamamıştır.

Alet çantasına uzanan eller sürekli güvenlikçi hatta düpedüz askerileşmiş politikalara gittiği gibi, yakın dönemde o elleri yöneten beyinlerdeki Irak Kürdistan Bölgesi “kâbusunun” üzerine, SDG ve KDSÖY* “dertleri” de eklenmiştir. İçeride de, “hiçbir şey olmasa da halen dahi tam anlayamadığımız bir şeyin olduğu” 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, tüm bu kâbuslarla eşanlı topyekûn nihai mücadele, bugüne dek onyıllardır planlanıp uygulanamayan ne varsa gerçekleştirilmesi, hukukun hepten hiçe sayılması ve aklın askıya alınması aşamasına varılmıştır.

Her stratejide önce çıkıştan başlanır. Oysa bizde alanda oldu-bitti yaratıp içeri dalmak esas olup, neden girildiğini, ne zaman, nasıl, ne olduğunda (“end-game”) çıkılacağını düşünmek, anlatmak başkasının işi sayılır. Buna bir de “sahada olan, masada kazanır” hülyası eklenmiştir. Ne ki hülyalar tasarım değildir. Düşünmenin, hayal kurmak demek olmadığı gibi. İstihbarat ile akıl yürütmenin farklı olması, diplomaside ve stratejide, her düşündüğünü, inandığını “gerçek” sanmanın kaçınılması gereken temel kusurlardan oluşu gibi. Nitekim istihbarat teşkilatlarında operasyon ve analiz kanatlarının birbirlerinden sugeçirmez biçimde yalıtılmalarının başlıca gerekçelerinden biri de budur belki.

Ayrıca bizim oturduğumuz yerden kestirdiğimizi, elin de oradan anladığını herhalde teslim etmek gerekir. Sabırlı, kararlı ve kalıcı olunursa eninde sonunda üstte kalınacağı da bir varsayımdan ibarettir. Varsayımlar ise tüm çuvallamaların atasıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin yapmak istediğinin Amanos’tan Zagros’a, Suriye ve Irak sınırlarımız boyunca uzanan bir tampon bölge olduğunu görmek zor değildir. Fırat’ın Doğusu’na harekât ötelenirken, Fişhabur’da denetimin ele geçirilmesi, Şengal ve Mahmur’un PKK ve uzantılarından temizlenmesi, 1990’larda olduğu gibi Erbil’de (veya Masif’te) kalıcı bir komuta-kontrol merkezi kurulması, sonuçta Kandil dağ silsilesinin eteklerine varılıp “dama” denilmesi bu Prusya çağrışımlı planın diğer unsurları olarak ortaya çıkmaktadır.

İşte bu durumda CHP ve İYİP, HDP’nin de ittifak dışından desteğiyle, “cumhuriyetimizi demokrasiyle taçlandırmak” gibi bir vizyon koydularsa kamuoyunun yani bizlerin, yurttaşların önüne, “önce bu, sonra şuna bakarız” gibi bir yaklaşımla bakamazlar Kürt sorununa. Mesele Kürt sorununa siyasal çözümün, demokrasi mücadelesinin yüzyıllık kilittaşı olduğunun bilincine varmak ve demokratikleşmeyi o omurganın çevresine örmektir.

Doğal olarak, PKK’nin bu mücadelenin bir parçası, aracı değil önündeki başat engellerden olduğu ileri sürülebilir. Ancak, bütüncül, tutarlı, çokboyutlu ve yalnızca güvenlikçi önlemlere dayanmayan bir oyun planıyla bugünden sahaya çıkarsa CHP-İYİP, PKK’nin yok edilmesi değil ama oyun dışına çıkarılması ve ardından o yalıtılmış sorunun çözümüyle ilgilenilmesi kolaylaşır. O noktaya varılması ise söylenenden zordur. Zira bu yolda, terörün değil önce devletin ve yurttaşlık ilişkisinin yeniden tanımlanması gerekecektir. Bu da özetle cumhuriyetimizin güncellenmesi demektir.

Hükmetmek ile yönetmenin farkı; cumhurbaşkanının hükümdar olamaması ama hükümdarlığı da güvenlik bürokrasisiyle paylaşmayacak dirayete sahip olması; hükümet, millet, devlet, hukuk gibi temel kavramların tanımlarının oturması gibi ekler de aynı bütünün parçalarıdır. Teleskopu bırakıp mikroskopu alırsak, özgürlük ve güvenlik dengesi diye dayatılanın, genel kabul gören bir doğru değil, tam aksine, bir safsata olduğunun kavranması ve içselleştirilmesi gerekecektir. O doğrultuda da eşit anayasal yurttaşlık kapsamında/temelinde halkın iradesinin yegâne tecelligâhı olan TBMM’de, anadilde eğitim gibi hak taleplerinin görüşülerek, ipe un sermeden bir karara bağlanması.    

Tüm bunlar yapılırken, yeni bir tür Barış Süreci’nin başlatılması da gerekecektir. Katılmayanlar olacaktır ancak ben “üçüncü göz” gerekmediğine, hatta üçüncü tarafların sürece gözetmenlik adına dahi olsa katılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Artık Kolombiya, Kuzey İrlanda, Güney Afrika vb. örneklerden öğrenilecek bir şey kalmadığına da, Peru ve Sri Lanka “çözüm” örneklerinin ise burada karşılığı olmadığına da kaniyim. Herhangi bir Barış Süreci, kendiliğinden, var olmasıyla birlikte, söylenegeldiği üzere HDP’nin terör örgütüyle arasına mesafe koyması değil, bu anlamda aksine CHP-İYİP’in (ya da onların ortaklaşmasıyla seçilen yeni cumhurbaşkanının) o mesafeyi daraltması demek de olacaktır. 

Sayılagelen ve sürekli incelenen örneklerden ayrı olarak ve onlardan belirli yönleriyle esinlense dahi Türkiye özelinde bir barış sürecinin kendine özgü güçlükleri olacağı da açıktır. Öcalan İmralı’da tecritte, onyıllardır hiç değişmeyen lider kadrosu Kandil’de, diplomasi ayağı ve finansman kaynaklarının önemli bir bölümü Batı Avrupa’da, üstelik bir de Rojava var artık. Ayrıca, HDP’nin “Sinn Fein” olmadığı ve onun sırtına “Sinn Fein” olmak yükü bindirilmemesi gerektiği de belli. Bu karmaşık tablodan, yasal aracı görevini üstlenecek bir istihbarat teşkilatının değil sonuç önce bir süreç çıkarması içinse arkasında gerçekten sağlam, toplumsal uzlaşıya dayalı ve vizyon sahibi bir siyasal irade olması zorunlu.   

Kimi aşırılıkçılarda bir devleti yıkma saplantısı var. Oysa, velev ki HDP tek başına iktidara gelse, gündeminde TSK, MİT ve Emniyet’i lağvetmek olamaz**. Olası bir koalisyon yahut seçim ittifakında herhalde HDP kadrolaşma değil yerelleşme talep edecektir. Yerinden yönetimin güçlenmesi, yerelde kadrolaşma değil idarede kapsamlı reform demek. Bunlar da sonranın işi değil bugünün işi. Yüzüm Ankara’ya dönük; sözüm dinleyen, duyan olmasa da, iktidarıyla muhalefetiyle oraya ama “illa Kandil’e de bir şey söyle” diye çıkışacaklar için şunu ekleyeyim: PKK bir an önce tek yanlı çatışmasızlık duyurusunda bulunmalı. İdeali de o duyurunun karşılığının, somut koşulları da açıklanarak, topluma kazandırma (re-entegrasyon) kapısının açılması olmalı.

Son Garê vakası özelinde ise, beş aydır planlanan bir harekâtın neden ve nasıl dört gün süren bir çatışmayla son bulduğu sorgulanmalıdır. Akşener ve Kılıçdaroğlu ziyaretlerine, MSB Akar’a ne gerekçeyle İçişleri Bakanı Soylu’nun eşlik ettiği de sorulmalıdır. Sınıra yaklaşık 35 kilometre uzaklıktaki, arada lojistik bağlantı da bulunmayan yalçın bir dağın tepesindeki onyıllardır tahkim edilmiş bir mağaraya kışın ortasında çatışarak girilip rehine kurtarılamayacağı açıktır. “Bir taşla üç kuş vurmak” yani bir PKK geri üssünün imhası, bazı PKK üst düzey komutanlarının yakalanması veya öldürülmesi, aynı zamanda rehinelerin sağ salim kurtarılması herhalde beş aylık hazırlık sürecinde o planın “amaç” kısmına yazılmamıştır. Öyleyse ya istihbaratta, ya planlamada, ya uygulamada (siyasi karar alma sürecinde) veya hepsinde birden zafiyet vardır.    

Yukarıda yazdıklarımda hiç bir köktenci (“radikal”) unsur yok. Tamamı sıradan, ansiklopedik bilgi niteliğinde. 2021 yılında bunlar anlamak, anlatmak, sormak, konuşmak neden bu denli zor hatta olanaksızdır halen ülkemizde, orası bilinmez. Bilinir de söylenmez. Bunları söyleyene ya tebessümle tepeden bakılır, usulen yanağı okşanıp, “babana selâm söyle” denilerek gönderilir, ya deli veya hain muamelesi yapılır. Öyle veya böyle, görülebilir gelecekte barışı kuramamak, barışı akılcı biçimde aramamak demek, ikinci sınıf ülke otlağında ilanihaye geviş getirmeye devam etmek, çağdışı devlet olarak kalmak, insan gibi yaşayamamak, muasır medeniyet seviyesine hiçbir zaman erişememek demek olacaktır. Toplum olarak ya hep birlikte kazanırız, ya hep birlikte kaybederiz.   

*Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi - “AANES”.

**Örnekse, Kusturica’nın “El Pepe-Yüce Bir Yaşam” adlı Mujica belgeselinde, çoğu tam tecritte olmak üzere ağır koşullarda 13 yıl hapis yatan bu eski Tupamaru gerillasının Uruguay’da cumhurbaşkanı seçildiğinde, istihbaratın başına da örgüt ve hapishane yıllarından en yakın arkadaşı ve bir başka Tupamaru üst düzey yöneticisini atadığını öğreniyoruz. Ayrıca Mujica kendi işkencecilerini dahi “onlar devletin elinde sadece birer gereçten ibaretti” diyerek affetmişti.