Atilla Aytemur

Serbestiyet



Bookmark and Share

Başkanlık tartışmasının ardında dış güçler mi var?


11.07.2019 - Bu Yazı 115 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

  Seçimler bitti ve hemen ardından rejim tartışması başladı. Bunda şaşılacak ve garipsenecek bir şey yok! Tartışmayı “sorumsuz bir fırsatçılık” olarak değerlendirmek, bize özgü olduğu iddia edilen bu tuhaf rejimin ürettiği sorunları görmezden gelmeye devam etmek olur.

İktidar partisinin ve tüm muhalefetin, 9 Temmuz’da bir yılını dolduran “Türk tipi” başkanlık sisteminin sorunlarına kendi meşreplerince dikkat çekmeleri, aslında çok isabetli oldu. Her yanı dökülen başkanlık rejimini, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bütün enerjisi ve hiddetiyle savunması ise nevii şahsına münhasır bir siyasal diskur örneği olarak kayıtlara geçti.

Parlamenter sistemimiz de parlak değildi!

Hakkaniyetli olmak gerekirse, geride bıraktığımız haliyle parlamenter sistemimiz de, kimi ülkelerle kıyaslandığında görece demokratik bir gelişmeyi ifade etse de, öyle aman aman, göğsümüzü kabartan ve arkasından ağıt yakılacak bir nitelikte değildi.

Aylar boyu cumhurbaşkanı seçememek, sonuçsuz oylama turları, başbakanla cumhurbaşkanı arasındaki bitmez tükenmez yetki anlaşmazlıkları hafızalarımızdadır. Sık sık kurulan ve çabuk yıkılan koalisyon hükümetlerini, olur olmaz toplumsal sorunları muhtıra vermek ve darbe yapmak için kullanan askeri ve sivil vesayet odaklarının hamlelerini unutmak mümkün değil.

Toplumsal talepleri vakitlice karşılamayıp sorunları kangrenleştiren iktidarsız hükümetlerin, demokratik katılıma ve temsiliyete yeterince yer vermeyen dar ve güdük siyasal sistemin, nice nesillerin ayağına köstek olduğunu biliyoruz. 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürümüyor

Bunları sık sık dile getiren kimi parti ve iktidarların, iş çözüme gelince halkın taleplerine ve zamanın ruhuna uygun yeni bir demokratik rejim anayasası ve modelini güçlü bir toplumsal mutabakatla halkın önüne getirmeye pek yanaşmadıklarını da gördük. Bu bakımdan, AK Parti-MHP ikilisinin hazırladığı, 16 Nisan 2017 anayasa referandumunda kıl payı farkla kabul edilen yeni siyasal rejim modelinin, üzerinde toplumsal mutabakat sağlanmamış köklü bir anlaşmazlık konusu olarak ilk fırsatta önümüze tekrar geleceği, o zamandan belliydi.

Eğer toplumsal mutabakat ürünü bir anayasamız olsaydı ve yeni rejim önerisi demokratik ve katılımcı bir tartışma sürecinde referanduma sunulup yüzde 52’lik bir çoğunluk oyuyla benimsenseydi, demokratik ilke ve teamüller açısından bu yeterli görülür ve kabul edilirdi.

Hiç de öyle olmadığı biliniyor: Toplumsal uzlaşmayla anayasa yapımından kaçınıldı, bütün yetkileri tek elde toplayan yeni başkanlık rejimi aşırı milliyetçi ve deforme mukaddesatçı bir dayatmanın ürünü olarak referanduma sunuldu, ortasından ikiye bölünmüş toplumumuzda devletin tüm imkânları seferber edildi ve yeni rejim küçük bir farkla kabul edildi.  

Bu kadar güçlü başkan nerede var?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tanımındaki kadar sade ve iddia edildiği kadar sorunsuz olmadığı, geride bıraktığımız bir yıl içerisinde aşağı yukarı bütün boyutlarıyla ortaya çıktı. Hele 31 Mart ve 23 Haziran seçim propagandaları döneminde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında yaşanan yoğun siyasal pratik, bu modeli isabetli bulmayanların dile getirdiği haklı eleştirilerin iyice pekişmesine yol açtı. Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı olarak Erdoğan’ın taktığı şapkaların sık sık birbirine karışması, yurttaşların gözünde epey yukarılarda bir yerde olan cumhurbaşkanlığı makamı hakkındaki genel ve geleneksel algının iyice sarsılmasına neden oldu.

Vakti zamanında darbeci Kenan Evren’e göre hazırlanmış cumhurbaşkanlığı modelinin olağanüstü gücü ve yetkilerini olduğu gibi devralan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, başkanlık rejimine geçişle beraber, belki de dünyanın en güçlü ve yetkili başkanı haline gelmesiyle karşı karşıya kaldık (İbrahim Kiras, 4 Temmuz 2019 tarihli Karar gazetesinde konuyu gayet bütünlüklü olarak ifade etmiş).  

Rakip partinin lideri aynı zamanda cumhurbaşkanı olunca…

Bu başkanlık modelinde cumhurbaşkanının TBBM ile, yargıyla, bütün diğer önemli devlet kurum ve kurulları ile ilişkilerinde yaşanan son derece tartışmalı pozisyonları bir yana bırakalım. Şu kıran kırana yaşanan son yerel seçim maratonu dahi böyle bir başkanlık rejimini sürdürmenin ne kadar hatâlı olacağını en vahim yönleriyle gösterdi.

Yeni rejim partileri, seçim kazanmak için yüzde 50+1’i yakalayacak ittifaklar kurmaya mecbur bıraktı. Son yerel seçimler de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yarışa sahne oldu. Liderliğini AK Parti’nin yaptığı Cumhur İttifakı’nın, etik ve demokratik sınırları aşmak pahasına elindeki en olmadık kozlara abandığı görüldü. En vahimi, iktidar partisi adına olsa bile bu ittifakın öne çıkan sözcüsünün, devleti ve ülkenin birliğini temsil eden cumhurbaşkanının kendisi olmasıydı.

Cumhurbaşkanını rakip partinin haşin lideri ve sözcüsü olarak görmek, yurttaş çoğunluğunun kabullenmekte zorlandığı bir durum yarattı. Sert siyaset dilimiz ve kamplaşma geleneğimiz çerçevesinde, aynı zamanda bir partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanının yaptığı işlerin doğru olup olmadığı sürekli tartışıldı. Söylediği sözlerin inandırıcılığı istisnasız sorgulandı. Cumhurbaşkanlığı konumu nedeniyle ona duyulması ve hissedilmesi gereken güven süratle erimeye başladı. Bu durumun, aynı ülkenin yurttaşları olma zemininden beslenmesi gereken dayanışma ve duygudaşlığı zayıflattığı görüldü.

Gelenek anlamsız bir yük değildir!

Yurttaşlar, siyasi partiler, etnik kimlikler, dini inançlar, ekonomik güç odakları... karşılarında en azından ilkesel düzeyde tarafsız bir cumhurbaşkanı arar; bu, uzun yıllara dayanan siyasi geleneğimiz ve kültürümüzün hesaba katılması gereken bir parçası sayılır. Bunun, toplumun yarısının arzusu hilâfına bütün yetkileri tek elde toplamış, üstelik bir partinin genel başkanı, üstelik devletle içiçe geçmiş bir partinin genel başkanı olan cumhurbaşkanı modeliyle yer değiştirmesinin, bünyeye pek uyum sağlamadığını söyleyebiliriz.

Devlet kurumlarının, bağımlı ve bağımsız kurulların ve üst düzey bürokratların bu başkanlıkla kurdukları ilişkinin gözler önüne serdiği manzara ve toplumda oluşan tepkiler gecikmeden dikkate alınmalıdır.

Muhalefet mızıkçılık ve fırsatçılık mı yapıyor?

Doğal olarak, muhalefetin bu vahim durumu görmezden gelmesi, “madem referandumda kabul edildi, bırakalım böyle devam etsin” demesi beklenemezdi. Nitekim öyle oldu; seçim sonrasında CHP, HDP, İYİP ve SP gibi muhalefet partilerinin liderleri oldukça açık bir dille ve çeşitli tavsiyelerle konunun üzerine gitti. Hattâ Kemal Kılıçdaroğlu, “Cumhurbaşkanı partili mi, partisiz mi olsun; halkın karar vermesi için referanduma götürelim” dedi. 

Öte yandan, başkanlık rejimiyle yaşadığımız sorunlar, geleneksel tarafsız cumhurbaşkanı algısının sarsılmış olmasının yarattığı sonuçlarla sınırlı değil. Başkanlığa geçişle birlikte, sistemde hiçbir denge ve denetleme mekanizmasının olmadığı veya kalmadığı, böyle bir hazırlığın ister kazara ister kasten hiç yapılmadığı anlaşıldı.

Parlamentonun ağır güç ve etki kaybına uğradığı herkesin ortak kanaati. TBMM’de çoğunluk AK Parti-MHP koalisyonunda olduğu ve bu milletvekili topluluğu fiilen cumhurbaşkanı tarafından yönlendirildiği için, ne yasama ne de denetleme işlevi hakkıyla yerine getirilebiliyor. Bütçe yapma hak ve sorumluluğu ise kenar süsü gibi kaldı.

Yeni rejimde yargı, esasen kendilerinini atayan cumhurbaşkanlığı makamının kontrolüne girip bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetti. Bu durum adalet mekanizmalarının tıkanmasına, epey zamandır zaten tökezleyen sistemin iyice çürümesine ve yurttaşın hak arayışlarının sonuçsuz kalmasına neden oldu. Adalete duyulan güven yerlerde sürünmeye başladı.

Devlet yapılanması içindeki bağımsız bütün kritik kurul ve kurumların tek kişiye ve onun seçiciliğine bağlandığı, böylece olağanüstü otoriter bir tek adam rejiminin inşa edildiği tesbiti, artık birçok çevrenin ortak görüşü haline geldi. Hesap vermeyen bakanlıklar, saydam olmayan devlet işleri öngörülemez noktaya tırmandı.

Komplocu yaklaşımlar

“Daha üzerinden bir yıl bile geçmedi, biraz sabırlı olalım” yaklaşımları, durumun vahametini ıskalayan bir vurdum duymazlık gibi görünüyor. Zira her yönüyle tıkanmış bir rejim içinde yaşıyoruz. Nitekim iktidar cenahından “revizyon olabilir; rehabilitasyona gidilebilir” şeklinde yaklaşımların sergilenmesi, konuyu etraflıca incelemek için üst düzeyde görevlendirmeler yapılması da, sorunun bir parça farkına varıldığını gösteriyor.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan uzunca bir dönemdir istikrarlı bir şekilde ‘milli bağımsızlıkçı’ bir çizgi izlediği için Batı’nın güç odaklarının hedefinde. Şimdi, içerideki işbirlikçileriyle onu yıkmak için tartışmayı rejim değişikliği noktasından başlatıyorlar” şeklindeki sorumsuz ithamları ise hiç dikkate almamak gerekir.

Bazı ülkelerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Türkiye’ye yönelik olumsuz pozisyonları olabilir. Ama bir, buradan hareketle Erdoğan’a yıkmaya yönelik çabalar içinde oldukları ve iki, Türkiye’nin içinden yükselen itirazların da bu faaliyetin bir parçasını oluşturduğu, afâkî değerlendirmelerdir. Türkiye’nin iç siyasal süreçlerinin yerel aktörlerini, yasal partileri ve muhalif yurttaşları kendi kafa ve akılları yokmuş, kendileri düşünemezmiş gibi görmek anlamına gelir. Komplocu bir anlayış olur.

Demokratik anayasa ve demokratik rejim ihtiyacı

Konuyu bağlarken dikkatinize sunmak istediğim başka konular da var.

Bir kere Türkiye, hayli zamandır demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet, bağımsız yargı ve evrensel hukuk, adil ve paylaşımcı ekonomi, refah vb değerlerden son derece uzak, giderek kötüleyen ve içten içe çürüyen bir düzene sahip. Bunun sürdürülebilirliği kalmadı. Değişim şart oldu.

Bu durumda, ülkenin tarihten gelen etnisite, dil, inanç, kültür ve yaşam tarzı gibi farklılıklarını ve bunlardan kaynaklanan kronikleşmiş sorunları demokratik ölçüler içinde, barışçı metodlarla çözmeyi hedefleyen; AB’nin bütün demokratik, katılımcı ve paylaşımcı değerlerini gözeten yeni bir anayasa, mutabakatla hazırlanıp toplumumuzun onayına fazla gecikmeden sunulmalıdır. Yamalı bohça halindeki anayasalarla topluma huzur getirmek mümkün değildir.

Öncelikle kuvvetler ayrılığı, yani işleyen denge ve denetleme mekanizmaları; yerel yönetimlerden başlayarak güçlendirilmiş, insan haklarına dayalı, katılımcı ve müzakereci bir demokrasi üzerinde mutabakat sağlanmalıdır. Ardından,  bu ülkenin tarihsel birikimine, siyasal geleneğine, sosyolojik gerçekliğine ve uzun vâdeli ihtiyaçlarına, demokratik ve katılımcı bir parlamenter sistemin ihyasının mı, yoksa denge ve denetleme mekanizmaları iyi oluşturulmuş bir başkanlık rejiminin mi uygun düşeceği konuusunda yurttaşların karar vermesi daha kolay olacaktır.

Konu oyalayıcı, geçiştirici tedbirlere ve sorun çözmeyen revizyonlara meyletmeden, samimiyetle ve uzun vâdeli bir yaklaşımla ele alınmalıdır.

Eleştirilerin ardında çapanoğlu aramadan, rejim hakkında kapsamlı tartışmaya ve toplumsal katılımı yüksek bir demokratik uzlaşmaya ihtiyacımız var. İşin odağında yeni bir anayasa olmalıdır. Rejimin niteliğinin nasıl olacağı bu bağlamda karşılığını bulacaktır.

Facebook Yorumları

reklam
11.07.2019
Başkanlık tartışmasının ardında dış güçler mi var?
29.06.2019
AK Parti’nin metamorfozu ve 23 Haziran seçimi
27.05.2019
Türkiye Gemisi
17.05.2019
#sanatçıyadokunma!
10.05.2019
İktidar, YSK kararı ve muhalefet
3.05.2019
Ortada kalan ittifak
30.04.2019
23 Nisan ve linç girişimi
21.4.2019
HDP seçimlerde ne yaptı?
14.4.2019
AK Parti ülkeyi nereye sürüklediğinin farkında mı?
6.4.2019
Adresini arayan uyarı!
3.4.2019
Sıradaki kriz: S-400’ler
22.3.2019
Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği (*)
9.3.2019
Zorlamayalım, “beka” seçimlere sığmaz!
5.3.2019
CHP manifestosu neler vaat ediyor?
19.2.2019
AK Parti manifestoda ne diyor, ne demiyor?
10.2.2019
Seçilmişlerin meşruiyeti ve Venezuela
29.1.2019
Trump’ın açtığı kapıdan giren mevzular
11.1.2019
Parti kapattırma sevdası
3.1.2019
“Alışamadık”
21.12.2018
Böyle gider mi?
14.12.2018
Oslo toplantısı AK Parti’nin oyunu mu?
30.11.2018
Seçimler ve iktidar koalisyonunun menüsü
27.11.2018
Osman Kavala’dan gizli örgüt lideri çıkmaz!
8.11.2018
Cumhur İttifakı çöker mi?
18.9.2018
Tekrar AB yoluna giriyor muyuz?
30.8.2018
Biraz vicdan…biraz adalet…hepsi bu!
23.8.2018
Kanal (3) Risk bombası!
17.8.2018
Kanal (2) Türkiye, ücretli geçişe zorlayabilir mi?
8.8.2018
Kanal İstanbul hakiki bir ihtiyaç mı?
29.7.2018
N’olacak bu CHP’nin hali!
21.7.2018
Gitti OHAL, geldi “bu hal”!
6.7.2018
Seçimler ve başkanlık sistemi
7.6.2018
Aldatılmalara doyamıyoruz!
1.6.2018
Ahmet Maranki vakası
24.5.2018
HDP’nin konumu ve Millet İttifakı
28.4.2018
CHP’nin hamlesi
16.4.2018
“Siyasi ayak” Erdoğan iddiası...
26.3.2018
Boykot muhalefete yaramaz!
22.3.2018
Ötesini görmek
5.3.2018
İttifak yasasını anlama rehberi/ Sandık devletin “güvenli” kolları arasında
23.2.2018
HDP’de yeni dönem
12.2.2018
Olaylar, partiler ve yaklaşan seçimler
29.1.2018
Canan Kaftancıoğlu
3.1.2018
Ne zulüm ne merhamet; yalnızca adalet!
22.12.2017
Trump, ne yaptın sen!..
12.12.2017
Yeni Suudi veliaht (3) ABD bu işin neresinde?
24.11.2017
Yeni Suudi veliaht ne yapmak istiyor? (1)
3.11.2017
Gezi olayları ve Kavala hakkında bir tanıklık
27.10.2017
HDP’den özeleştirel çıkışlar
16.10.2017
AK Parti geç mi kaldı?
2.10.2017
Sosyalistler Kürt referandumuna nasıl baktı?
27.9.2017
Hamas: Meşruiyet arayışında bir adım daha
18.9.2017
Siyasal nebbaşlara geçit vermeyelim!
11.9.2017
Referanduma itirazlar ve PKK’nın tavrı
31.8.2017
Bülent Uluer’i uğurlarken
14.8.2017
Şu halimize bakın!
8.8.2017
Diyanetin FETÖ raporu: Niçin geç kaldım!
1.8.2017
Cumhuriyet gazetesi dâvâsı ve metal yorgunluğu
25.7.2017
Meclis’teki içtüzük bombası
18.7.2017
Kaçan fırsat
14.7.2017
Bazen bir yürüyüş, bir yürüyüşten fazlası olabilir
22.6.2017
Muhalefetinizi nasıl istersiniz?
17.6.2017
Dindarlar ve laikler arasındaki ilişkiler
11.6.2017
“Yan yana ve birarada olanlar”ın çağrısı
1.6.2017
İki kongre
26.5.2017
Hamas’ın meşruiyet arayışı
23.5.2017
CHP’de neler oluyor?
30.4.2017
Bu sonuçlar huzur verir mi?
10.4.2017
Son hafta için özet ve birkaç soru
29.3.2017
Referanduma giderken “Hak ve Adalet”
18.3.2017
Sorunları uhulet ve suhuletle çözmek
12.3.2017
Kılıçdaroğlu’nun “gafı” ve Alaattin’in Lambası
6.3.2017
28 Şubat’ın 20. yılında mağduriyet ve muktedirlik
26.2.2017
“Gırgır” dergisi kapanırken
19.2.2017
“Evet” nasıl anlatılıyor?
12.2.2017
Alt tarafı hükümet sistemi, deyip geçmeyelim (2)
5.2.2017
Alt tarafı hükümet sistemi, deyip geçmeyelim!
29.1.2017
Müfredat değişikliğine Atatürk’ten başlamak
17.1.2017
Tunus başardı; ya Türkiye?
11.1.2017
Reina katliamı ve hayat tarzı tartışmaları
3.1.2017
Umutlandıran üç olay
28.12.2016
Kaos günlerinde referandum
22.12.2016
Ne günlerden geçiyoruz!
3.12.2016
AB’nin yolu kendisinden önemli
22.11.2016
Başkanlık sistemi ve düello
15.11.2016
CHP bildirisi ve iki cephe
7.11.2016
Kışanak ve Anlı’yı hapsetmekle ne kazanılacak? (2)
2.11.2016
Kışanak ve Anlı’yı hapsetmekle ne kazanılacak (1)
24.10.2016
Bahçeli bunu hep yapıyor
17.10.2016
CHP sempozyumu ve Ankara katliamı
9.10.2016
JİTEM’ci albay ve Cumartesi Anneleri
2.10.2016
Atışma değil tartışma ve reformun tam zamanı
25.9.2016
Tartışma ihtiyacı
18.9.2016
Hatâlı uygulamalar havayı iyice bozuyo
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive