İktidar kavgası, kutuplaşma iklimi son derece sert.

Amiraller bildirisi bu sertliğin ortasına düştü ve bu sertlik koşullarında anlamlandırılıyor. Algılar, istisnalar dışında, siyasi iktidar merkezli çalışıyor. Muhalif siyasi partilerde ve kesimde, AK Parti’nin mağdur duruma düşüp, bunu tahrik edip, kullanarak güç kazanabileceği endişesi, bildiriye bakışı yönlendiren en önemli unsur. İktidar cenahı ise blok halinde, bu bildiriyle darbe fikri arasında mutlak bir ilişki kuruyor.

Oysa bildiri meselesinin, her biri ayrı ayrı düşünmeyi, endişe etmeyi gerektiren üç boyutu var.

İlk boyut siyasi iktidarla ilgili. Erdoğan rejimi otoriterlik dozunu, yargı, basın, idare, yürütme üzerinden görülmemiş seviyelere çıkardı. Bunu yaparken kimi tartışmaları, görüşleri, çıkışları “darbe girişimi iddiası”yla bastırdı. Bu yolla, gündem değiştirip, kendi konumunu tahkim etti. Bu bellek orta yerde duruyor, muhalif kesimlerin tepki ve endişelerini kuşatıyor ve bildiri yorumlarını şekillendiriyor. Kabul etmek gerekir ki, siyasi iktidarın her an, ölçüyü kaçırma, mengeneyi sıkma, anti-demokratik niyetli önlemler alma, bildiriyi tahkimat için kullanma ihtimali var.

Ancak bu durum bildirinin salt düşünce özgürlüğü etrafında ele alınarak geçiştirilmesini ne mümkün kılar ne de doğrular. İkinci boyut, bildiri, bildiriciler ve amaçları meselesidir. Güçlü bir askeri vesayet geleneği olan bu ülkede, Montreux antlaşması kadar, hatta ondan daha çok silahlı kuvvetlerin yapısı, değişen subay profili ve Atatürkçülük konusunda uyarılar içeren bir bildirinin, ifade özgürlüğünü aşan bir anlam taşımadığını düşünmek safdillik olur.

Olur zira, askeri üslubuyla, sadece emekli amiralleri bir araya getiren yapısıyla (bu arada Türkiye’de 190 emekli amiral olduğunu, imzacıların bunların yüzde 57’sini oluşturduğu hatırlatalım!), laiklik meselesi, yerleşik ordu ideolojisi ve ordunun yapılanmasına işaret eden içeriğiyle böyle bildirinin bir kriz üretmemesi düşünülemez.

İmzacıların bu bildirinin sonuçlarını kestiremeyeceği ise hiç düşünülemez. Emekli amirallerin, ordu bünyesindeki kimi gelişmeler karşısında kendilerini açıklama yapmaya mecbur hissetmenin ötesinde, zihinlerinden çıkarmadıkları üniformalarıyla, risk alıp sonuç üretmek üzere hamle yapmış oldukları söylenebilir.

Bildirinin temsili gücü de hafife alınamaz. Türkiye’de askeri topluluk muvazzaf subaylar kadar emeklileri de (özellikle general-amiral) içine alır. Eğilimler, iç dengeler bu çerçevede oluşur. Kriz ve askeri baskı dönemlerinde işleyiş emekli-muvazzaf bütünü üzerinden olur. 28 Şubat günlerinde özellikle basında, kimi siyasi partiler nezdinde emekli oramiral ve orgenerallerin oynadığı rolü düşünmek veya 367 krizinde eski genelkurmay başkanı Karadayı’nın Erkan Mumcu’yla konuşarak ANAP’ın meclis oturumuna katılmasını nasıl engellediğini hatırlamak, bu dokuyu anlamak için yeterlidir.

Bu durumda soru şudur: Emekli amiraller topluluğu neyi hedeflemiştir?

Bildirinin üçüncü, ve en kritik boyutu da burada devreye girer.

Bu konuda iki hususun altını çizmek gerekir.

1. “Yüce Millet” ifadesinin ve metindeki (doğruyu temsil eden) öznesiz vurguların gösterdiği gibi, bildirinin ilk arayışı, muhtemelen, toplumsal bir farkındalık, dahası seferberlik üretmektir. Bu, bir siyaset yapma tarzıdır. Meşru görünmekle birlikte, siyasetle dair (imzacıların vasıfları itibariyle) meşruiyet kırıcı yönler içerir. Bu bildiri, kim ne derse desin, tüm unsurlarıyla, zihinlerde siyaset dışı yollar fikrinin tekrar canlanmasına yol açabilecek bir işleve sahiptir. Böyle bir gelişmenin, en çok alan genişletmekte olan muhalefeti örseleyeceği açıktır.

2. Diğer taraftan, bildiriyi bir çatışma habercisi ve temsicisi olarak da okumak gerekir. Önce bildirinin gerçek saiklerini sıralayalım: 1/Subay ve astsubay okullarına girişte, irticai görüşleri benimsememiş veya bu faaliyetlere karışmamış olmak' ibaresinin kaldırılması. 2/ Subay ve general/amirallerin kadro ve tayin işlemlerinin Genelkurmay Başkanlığı'ndan, astsubaylarınkinin ise kuvvet komutanlıklarından alınıp Milli Savunma Bakanlığı’na verilmesi. 3/ Tarikatte amiral görüntüsü. Bu konulardaki rahatsızlık emeklileri aşmaktadır. Metin Gürcan’ın da yazdığı üzere bu gelişmeler “TSK ve emekliler arasında büyük rahatsızlık yaratmaktadır.” Açıktır ki, bildiri orduda kimi gruplara gönderme yapmakta, hatta onları temsil etmektedir.

Deneyimler de bu tür rahatsızlıkların askeri camiayı bir bütün olarak kuşattığını gösterir. Yakın bir örnek: 2017 başında orduda başörtülü subaylara kapı açan bir düzenleme yapılmış, özellikle emekli general/amiraller dünyasında yükselen seslerle askeri camia gerilmişti. Genelkurmay Başkanı Akar, savunmaya geçmiş, askeri topluluğa dert anlatmak için Hürriyet Gazetesi yayın Yönetmeni Sedat Ergin’i aramış, bu düzenlemenin kendisinin değil, bakanlığın işi olduğunu söylemişti. Kendi rahatsızlığını ifade etmiş, bu yolla, kendisine yönelik eleştirilere teskin edici yanıtlar vermişti. Ne var ki, Ergin’in attığı “karargah rahatsız” manşeti, ciddi bir kriz çıkardı. Hatta Ergin’in koltuğuna mal oldu.muştu.

Rahatsızlık bildirileri siyasetin ve siyasallaşmanın bizzat kendisidir.

Milli Savunma Bakanı Akar, Abdülkadir Selvi’ye bildiricilerin “ordu bağlantılarının araştırıldığını” söylüyordu, önceki gün. Bu, akla, bildirinin ters etkisini, yeni temizlik operasyonlarını, AK Parti’nin askeri kadrolara hakim olma arayışını getirir. Anlamı bünye kontroluna ilişkin çatışmadır.

Bildirinin serancamı bence budur. Açıkçası durum ifade özgürlüğünün çok ötesindedir.

Cumartesi günü, darbe girişimi sonrası herkesin, başta muhalefetin hafife aldığı “ordu yapısı” ve “hangi ordu” konularına değineceğim.