Türkiye ile Rusya hükümetleri arasında cihatçıların Suriye'deki son kalesi İdlib'deki temas hattı boyunca askeri faaliyetlerin durdurulmasını öngören 5 Mart 2020 tarihli Moskova Mutabakatı birinci yılını doldururken, bölgede son günlerde ilginç gelişmeler yaşanıyor. Tabii, bölgeyi bizler gibi uzaktan takip edenler için patlayan silahlar, düşen bombalar, ateşlenen roketlerle ilgili haberler arasında farklı güçlerin zamanın seyri içinde sahaya nasıl taktik ve stratejik değişimler yansıttığını kavrayabilmek çok da kolay olmuyor. Bu nedenle, son gelişmelerin bölge dinamikleri içindeki yerini tam manasıyla kavrayabilmek için önce galiba savaşın bütün tozu dumanı arasından biraz geriye, Şubat ayı ortalarına giderek o tarihten bu yana olanlara özlü bir şekilde bakmak lazım. Son günlerin gelişmelerini ondan sonra değerlendirmek daha iyi olacak.

Şimdi sırayla gidelim. Önce o tarihten sonra neler olduğu meselesi…

Soçi'de "artık vakti geldi" denilen şey!

2021 yılının Suriye sahasındaki en önemli diplomatik gelişmelerinden biri Şubat ayının ortalarında yaşandı. Rusya, Türkiye ve İran arasında yürütülen Astana formatındaki Suriye konulu yüksek düzeyli toplantıların on beşincisi 16-17 Şubat 2021 tarihlerinde Rusya'nın Soçi kentinde gerçekleştirildi. Suriye hükümetinin yanı sıra muhalefetten de bir heyetin katıldığı görüşmelerde, ağırlıklı olarak Anayasa Komitesi'nin çalışmaları ile İdlib ve Fırat'ın doğusundaki gelişmelerin ele alındığı bildirildi. Ancak tarafların hangi konularda mutabakata vardığı ayrıntılı olarak açıklanmadı.

Bu arada altını çizelim, herhangi bir ayrıntılı açıklama yapılmamasına rağmen, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, görüşme öncesinde yaptığı bir açıklamada, Suriyeli muhaliflerin heyetiyle çok detaylı bir görüşme gerçekleştireceklerini belirtmiş ve "Onlarla radikal gruplardan ayrılmaları gerektiğini konuşacağız,demişti. Lavrentyev, Suriyeli muhaliflerin durumun kontrolünü ele almaya ve bölgeyi teröristlerden arındırmaya çalışması vaktinin geldiğini belirtmişti.

Kuşkusuz bunlar daha önceki toplantılarda da gerek doğrudan gerekse Ankara üzerinden dolaylı olarak dile getirilmiş sözler. Ancak bu defaki farklı bir ciddiyet ve öncelik mi içeriyordu ve tam olarak ne konuşuldu acaba?

Soçi sonrası olan -1

Soçi toplantılarının ardından Suriye sahasında iki çok önemli gelişme meydana geldi. Bunlardan ilkinde, Rus askerlerin 21 Şubat günü Suriye'nin kuzeydoğusundaki, M4 karayolu yakınlarındaki Ayn İssa'da bulunan üslerini boşaltarak, 22 km güneydoğudaki Tel el Semen'e çekildikleri haberi geldi. Ayn İssa'nın boşaltılması, Rus askerlerin oradaki varlığını Ankara destekli cihatçı güçler için caydırıcı karakterde gören YPG /SDG (Suriye Demokratik Güçleri) için iyi bir haber değildi. TSK desteğindeki güçler Rusların çekilmesini fırsat bilip her an Ayn İssa'yı denetim altında tutan YPG kuvvetlerine karşı saldırıya geçebilirdi. Ancak Rus askerlerin bir gün sonra, yani 22 Şubat'ta geri döndükleri görüldü. Bu ilginç karakterde bir manevra olmuştu. Ruslar aynı günlerde benzer bir "manevrayı" Haseke kırsalındaki, yine M4 karayolu üzerinde olan ve Ayn İssa'nın yaklaşık 145 km doğusundaki Tel Temir'de de tekrarladılar.

Acaba bu ilginç manevralar ne anlama geliyordu?

Muhalif savaşçı kaynaklara yakın askeri uzmanlardan Ahmed Muhammed Hamada'nın El Monitor'e yaptığı değerlendirmeye bakılırsa, Ruslar bu geçici çekilmelerle bir anlamda SDG'yi hizaya getirmeye çalışıyor ve "eğer benim dediklerimi yapmaz ve bölgenin denetimini Suriye Arap Ordusu birliklerine bırakmaz isen, bu cephelerini zaafa uğratır, seni buralarda Ankara'nın tehditleri ve askeri taarruzuyla baş başa bırakırım" mesajı vermeye çalışıyordu.

Bilindiği gibi, Rusya aslında bu bölgeleri Şam Yönetimi askerlerinin denetim altında tutmasını, YPG'nin asli unsurunu oluşturduğu SDG'nin bölgeden çekilmesini istiyor. SDG ise Rusların TSK desteğindeki güçlere karşı kendilerine bir tür koruma kalkanı sağlamasından yana. Dolayısıyla, Rusların bu "manevralarının" ardında Hamada'nın bahsettiği türden bir saik yatıyor olması pekala doğru olabilir.

Soçi sonrası olan -2

Soçi toplantısının ardından Suriye sahasında meydana gelen bir diğer gelişmede ise, İdlib'de pek de iyi anlaşamayan iki "muhalif" güç, bölgedeki hâkim savaşçı grup olan Hey'et Tahriru'ş-Şam (HTŞ) ile Ankara'nın inisiyatifiyle eski ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) gruplarından oluşturulmuş Milli Ordu (Ceyşu'l Vatani) temsilcileri birtakım görüşmeler yapmak üzere geçtiğimiz günlerde bir araya geldiler. El Monitor'den Sultan el Kenc'in geçen cuma günü aktardığı bilgiye göre, HTŞ örgütünün emirleri ile Milli Ordu bünyesindeki çeşitli grupların liderleri arasındaki görüşmeler Zeytin Dalı Harekâtı ile TSK denetimine alınan Halep muhafazasının Afrin ilçesine bağlı Şeyh Hadid beldesinde, Sultan Süleyman Şah Tugayı'nın denetimi altındaki bölgede yapıldı.

Suriye Geçici Hükümeti eski Savunma Bakanı Yardımcılığı da yapan Tuğgeneral Ahmet Rahal'ın sosyal medyada yaptığı paylaşımlara da dayandırılan habere bakılırsa, görüşmelerde bölgenin güvenliğine dair bazı yeni düzenlemelere gidilmesi konuşulmuştu. Savaş öncesinde Suriye Arap Ordusu'nda görev yapan daha sonra ayrılarak isyancı güçlerin saflarına geçen Tuğgeneral Rahal'ın verdiği bilgi doğruysa, görüşmelerde Milli Ordu bileşenlerinin HTŞ'ye karşı söylemlerinde yumuşamaya gitmesi karşılığında, bu grupların kontrolündeki belli bölgelerin güvenliğinin bundan böyle HTŞ'ye devredilmesi konuşuldu. HTŞ'nin bu bölgelerin güvenliğini devralması halinde, Milli Ordu gruplarının buralarda yine de savaşçı bulundurmaya devam edip etmeyeceğine dair net bir bilgi paylaşılmadı.

Ne anlama geliyor?

Soçi Zirvesi sonrası yaşanan bu iki gelişme bir arada değerlendirildiğinde, akla hemen "acaba Rusya ile Türkiye Suriye'nin kuzeybatısı ile kuzeydoğusuna yönelik basın açıklamalarına yansımayan bir mutabakata mı vardılar," sorusu geliyor. Soru biraz daha detayda şöyle ifade edilebilir belki: "Acaba Ankara'nın kendisine sadık güçleri (HTŞ ile varılacak bir mutabakatın da sonucu olarak) bölgeden çekmesi karşılığında, Rusya da YPG'yi Ayn İssa ve Tel Tamer'den çıkarmaya dönük taktik manevralara mı girişecek?"

Bir diğer deyişle, Ankara desteklediği güçleri İdlib bölgesinden M4'ün güneyinden çekme karşılığında Rusya'dan da YPG'yi kuzeydoğudaki M4 hattından çıkarmaya dönük bir güvence mi aldı Soçi'de? Kuşkusuz eldeki veriler bugün buna güvenli bir şekilde "evet" cevabı vermek için yeterli değil. Ancak galiba tarafların tutumlarından hareketle böyle bir soruyu bugün sorabilecek bir durumdayız. Cevabı da ilerleyen haftalarda muhtemelen sahada görebileceğiz.

Gruplar arasındaki farklılık

HTŞ ile Milli Ordu gruplarının aralarındaki temel görüş ayrılığına gelince… Suriye'nin kuzeybatısındaki askeri varlığını geçen bir yıllık zaman zarfında iyice güçlendiren Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) denetim alanını genişlettikçe, HTŞ'nin bölgede bağımsız Emirlik kurma hayalleri de aslında sekteye uğramıştı. Hatta geçtiğimiz yıl Nisan ayında Heyet Tahriru'ş Şam (HTŞ) örgütü unsurları ile TSK ve onun desteklediği güçleri bölgede karşı karşıya getiren, hatta kan dökülmesiyle sonuçlanan olaylar da yaşanmıştı. Halep – Lazkiye karayolunun (M4) açılmasına HTŞ'nin teşvikleriyle direnerek 1,5 ay boyunca yolun Neyreb kesimi üzerinde oturma eylemi yapan ettiği kalabalığı dağıtmak isteyen TSK unsurları ile HTŞ yanlısı göstericiler arasında çatışma çıkmış, Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'nin (SOHR) konuya ilişkin haberine göre, bu çatışmada 5 kişi ölmüş 6 kişi de yaralanmıştı.

Ankara'nın bölgedeki askeri dengeleri kendi lehine değiştirdiğini savunan kimi siyasi gözlemciler, HTŞ'nin o dönemde bunun farkında olduğuna dikkat çekmişlerdi. Bölgenin askeri güvenliğine dair koşulları kim dayatırsa bölgeyi de onun kontrol edeceğinin bilincinde olan HTŞ'nin "Ankara'nın oyununa" gelerek Milli Ordu'nun sıradan bir bileşeni haline gelmek istemediğini, bunun için de bir tür "hayatta kalma" mücadelesi verdiğini ileri sürmüşlerdi. HTŞ gelişmeleri daha sonrasında daha uyumlu yönetmeye çalışmış ve Ankara ile arasındaki ihtilafları geçici de olsa rafa kaldırmıştı.

HTŞ, en temelde Ankara destekli Milli Ordu gruplarını Türkiye'nin çıkarları doğrultusunda faaliyet göstermekle ve "Suriye devrimini" gözden çıkarmış olmakla suçluyor. Buna mukabil, eski ÖSO gruplarının katılımıyla oluşturulan Milli Ordu grupları da en temelde, kendilerinin İdlib'in çeşitli noktalarında terk etmek zorunda kaldıkları silahlara HTŞ'nin haksız bir biçimde el koyduğunu ve bu örgütün zaten "Suriye devriminin" amaçlarını zaafa uğratan bir cihatçı ideolojiye sahip olduğunu ileri sürüyor.

ABD gibi Rusya'nın da bölgede "terörist" bir güç olarak gördüğü HTŞ'ye Ankara da resmi düzeyde benzer şekilde bakıyor. Hatta bu durumun örgütü rahatsız ettiği de biliniyor. HTŞ bu rahatsızlığını son olarak Şubat ayı sonlarına doğru Medya İlişkiler Bürosu'nun yaptığı açıklamayla şu şekilde orta koydu: "Türkiye Savunma Bakanlığı'nın özgür bölgelerde Suriye halkından büyük bir kesimin güvenlik ve selametini sağlamaya çalışan Sunni bir yapı hakkındaki [terör örgütü tanımlamasını kullanarak yaptığı] bu açıklamasını kınıyoruz."

Ancak tabii Rusya'nın HTŞ'ye bakışı daha farklı. Rusya, "Eğer Ankara bu grubu bölgeden çıkaramayacaksa, bu işi zor kullanarak ben yaparım" şeklinde bir pozisyon benimsiyor.