Akdoğan Özkan

T24



Bookmark and Share

Sarıkız


13.10.2020 - Bu Yazı 876 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 2011 yılıydı. Bir gün eve geldiğimde, daha arabadan inmeden kendi kendime bir söz vermiştim. Demiştim ki, bir gün yaşlı bir köpeğe ömrünün son döneminde evimi açacak ve kalan zamanında sevgi ve huzur vermek üzere onu sahiplenecektim. Ömrünün son dönemini tasasız bir sükûnet içinde, yazın sıcaktan ve susuzluktan şuurunu kaybedecek hâle gelmeden, kışın soğuktan titremeden, açlık çekmeden ve her şeyden önemlisi son nefesini verene dek sevildiğini hissederek yaşayabilmesi için yaşlı bir köpeği evime alacaktım bir gün. Okyanusta minicik bir damla bile olsa, dünyadan bir acı eksiltmeyi deneyecektim.

O yılın şubat ayında İstanbul’un kuzeyine taşınmıştık. Ben şehrin kaosundan kaçabildiğim ve kuzey ormanlarının harikulade doğasına sığınmayı seçtiğim için kendimi şanslı addediyordum. Vakit buldukça dürbün elde kuş gözleyebilecek, göç dönemlerinde Sarıyer semalarını Avrupa içlerine çıkmak ve oradan geri dönmek için kullanan yırtıcı türlerinin güzelliğine ve çeşitliliğine daha yakından tanık olacaktım. Artık daha huzurlu bir hayata kapı aralamayı da umuyordum.

Ancak huzur bizim memleketimizde pek öyle kolay ulaşılabilen bir şey olmuyor. Şehrin kuzeyine geldiğimde, sadece yitirilen doğal alanlar, imara açılan bölgeler ve kesilen ağaçlar görmemiştim. Bölgenin ormanlarına, çayırlarına ve sokaklarına bırakılmış çok fazla da köpek vardı. Vicdan sahibi çok sayıda insan o canların gıda ve barınma ihtiyaçlarına yetişme mücadelesi verse de, belediye hizmetleri yeterli olmadığı için, üremelerinin önüne de bir türlü geçilemediği için, bu çok da mümkün olamıyordu. Bu hayvanların bir kısmı yavruyken bir eşya gibi satın alınmış, bazıları kısa bir süre içinde bazıları da ilerleyen yaşlarında, evde artık bir "dert" olarak görülmeye başlayınca, ormana, çayıra, sokağa, kısacası bir aczin ortalık yerine bırakılıyordu.

Yavru hâlde bu duruma düşen köpeklerin şaşkınlığını atlattırmayı başarırsanız, o dakika her şeyi unutup sizinle oyun bile oynayabilirlerdi. Ancak yaşlı köpekler tasviri zor bir acz içinde yaşayıp ölüyorlardı.

Şehrin kuzeyinde güneyinde de olduğu gibi çok fazla acı vardı!

Taşındıktan birkaç ay sonra, ben de kendimi arabasının bagajını köpek mamalarıyla doldurmuş ve o acıyı az da olsa dindirmeye gayret eden, biçare canlıların açlıklarını kısa süreliğine de olsa gidermeye çalışan insanlardan biri olarak buldum. Sefalet fazlaydı ve yetişmek imkânsız gibiydi. Bu yolda ilk yaşadığım travmalardan sonra, yardım etmeye, karnını doyurmaya çalıştığım köpeklerle göz göze gelmekten imtina etmeye, onlarla aramda bir bağ oluşturmaktan kaçınmaya başlamıştım. Aksi hâlde o gözleri ardımda bırakarak yanlarından ayrılmanın yükünün bana fazla geldiğini hissediyordum.

Mevsimler böyle geçerken 2012 yılı ekim ayında Demirciköy’ün girişinde henüz 3,5 aylıkken sokağa atılmış bir yavru köpekle göz göze geldim. Onu orada bırakamızdım. Birkaç saat içinde evde artık yeni bir can vardı: Hektor. Evin daha kıdemli sakinleri olarak yine sokaklardan gelmiş iki kedimiz gerekli ayarları verdikten sonra Hektor’u evin bir bireyi olarak kabul etmeyi seçmişlerdi. Bu güzel canların en güzel zamanlarının keyfine kapılınca yazının girişinde bahsettiğim ve yaşlı bir köpeği sahiplenmekle ilgili o sözüm epey bir zaman aklımdan çıktı sanıyorum. Araya zaten bir sürü meşgale vs. girmişti.

Hayat siz birtakım planlar yaparken başınıza gelenlerin toplamından ibaretmiş.

2015 yılının şehrin kuzeyinde daha da sert yaşanan aralık ayında, karlı bir gün bahçe kapısını açıp sokağa çıktığımda karşımda gördüm Sarıkız’ı. Titreyen, şaşkın bir sokak köpeği 1-2 mt. ötede öylece bana bakıyordu. Üstü başında yer yer kan izleri ve ne kadar derin olduğunu ilk bakışta anlayamadığım kimi yaralar vardı. Hemen eve dönüp açlığını gidermek ve titremesini engellemek üzere içerden biraz kuru mama alıp bir kaba koydum ve bahçe kapısının dışında yedirmeye çalıştım. Yemedi. Şaşkındı, yağan karın altında etrafa bakınıyor ve titriyordu sadece. Bu arada kar dinmişti. Evde yiyebileceğini düşündüğüm ne bulup önüne sürdüysem fayda etmedi. Onu öylece mamalarla baş başa bırakıp, evden ayrıldım.

Döndüğümde hâlâ kapının önündeydi ve kar yeniden serpiştiriyordu. Evde var olduğunu hatırladığım iri kolilerden birini soğuktan korunabilmesini sağlamak üzere yarı açık bir barınağa çevirdim hızlıca. Rüzgâr almasını da engelleyecek şekilde, evin en korunaklı dış cephesine dayayarak içine girmesine yardım ettim.

Bir ara kanlarını temizlemeye de çalıştım ama pek izin vermek niyetinde değildi. Veterinere gitmesi gerektiğini hissediyordum ama bunu tek başıma da yapamazdım. Akşam mahalledeki hayvansever komşularımız Arda ile Sümran’ın yardımları sayesinde veterinere gidildi. Arda onu kucaklayıp arabanın arkasına koyarken, "Gel bakalım Sarıkız" demişti. Adı böyle kondu. Hektor’dan iri değildi, şaşkın bakışlarından da hareketle, genç bir köpek sanmıştım ilkin Sarıkız’ı.

O akşam Uskumruköy’de kapısını çaldığımız Veterinerimiz Semra Hanım müjdeyi verecekti: Yaraları derin değildi, endişe edilecek bir şey yoktu. Merak ediyorsak, "cins" bir köpek ya da ev köpeği de değildi, bir "sokak köpeği" idi. Dişlerinden hareketle Sarıkız’ın genç bir köpek olmadığını, aslında yaşlı bir köpek olduğunu da söyledi. Sonra da ilave etti:

"- Barınaklar kapasitelerini aşınca, bazı köpekleri, özellikle de hasta ve yaşlıları yeniden sokaklara, bakılma ihtimali olabilen muhitlerin sokaklarına bırakıyorlar. Onlardan biri muhtemelen."

Belki de bu şekilde barınaktan sokaklara bırakılmış, ancak yolunu düşürdüğü yerlerde bölgesel hâkimiyet kurmuş köpek sürüleri tarafından kovalanmıştı. O yaralarını sokaklarda tutunma mücadelesi verirken almış olması güçlü bir ihtimaldi. Kovalana kovalana da bizim çıkmaz sokağın sonundaki son eve, yani bizim evin önüne atmıştı kendini. Ormandan önceki son evin kapısına gelmişti, bir umut! Bir şeyler yememesi son günlerde yaşadığı travmadan kaynaklanıyor olabilirdi. "Önünde sonunda yer, merak etmeyin," dedi veterinerimiz. Ama yaşından ötürü dişleri epeyce aşındığından fazla kemikli, zorlanacağı şeyler vermememiz gerektiği uyarısını da yaptı.

Sokaklarda belki topu topu 6-7 yıl yaşayan bu hayvanlar biraz bakım ve ihtimamla sahiplenildikleri yuvalarında epey uzun yaşayabiliyorlardı. Zaten o yaşlarda olduğu tahmin edilen Sarıkız için de böyle bir şey söz konusu olabilirdi. Şansı varsa tabii! Bu arada, o ilk akşam bazı aşıları da yapıldı. 1-2 saat içinde Sarıkız yeniden evin önüne koyduğum iri kolinin içindeydi. Kar üzerine yağmıyor, rüzgâr bedenine vurmuyor, başkaları tarafından kovalanmıyordu artık.

Sonraki birkaç gün onu yedirebilme çabasıyla geçti. Nihayet üçüncü gün marketten aldığım pirzolayı yedi. Galiba reddedemeyeceği bir şey gelmişti önüne! Hektor’u tasmasıyla evden her yürüyüşe çıkarttığımda, artık Sarıkız da bizi ufaktan takip etmeye çalışıyordu.

Dördüncü gün şaşırtıcı bir şey oldu. Sabah Hektor ile yürüyüşe çıkmak üzere bahçe kapısını aralayıp sokağa doğru birkaç adım attığımızda, İBB’nin Rehabilitasyon Merkezi araçlarından birini bizim çıkmaz sokağa girerken gördüm. Doğruca Sarıkız’a doğru ilerlediler. Belli ki, sokakta sahipsiz, başıboş bir köpek var, alın bunu, diyerek şikâyet etmişti komşulardan biri. Görevlilerin de Sarıkız’ı bir çıkmaz sokakta kıstırmalarının sebebi buydu.

"- Hayır alamazsınız, o benim köpeğim!" dedim.

"- Sokakta değil, yani evinizde?" diye sordu, görevli.

"-Hayır, benim köpeğim, evde bakıyorum" diye bir yalan uydurdum.

"-Tamam o zaman, kusura bakmayın. Yanlış bilgi verilmiş bize," diyerek gittiler.

Kim ne bilgisi vermiş bilemeyecektim. Ama "olaylar gelişmiş," Sarıkız bir anda "benim köpeğim" olmuştu. Artık bu yaşlı kızı bahçenin dışında, sokakta bırakmak riskli olacaktı. Bir başka şikayetle birlikte yeniden barınağa götürülebilir ya da ormana bırakılabilirdi bu kış ortasında. O sabahı bahçe kapısını Sarıkız’a ardına kadar açıp içeri buyur ettim: Artık burası senin de evin, senin de bahçen, diyerek. Hafif utanarak girmişti içeri.

Aynı gün kendilerinde fazladan bir köpek kulübesi olduğunu söyleyen bir başka hayvansever komşumuz Uraz, Sarıkız’a yaşamının bundan sonraki barınağını hediye edecekti. Artık benim 2 yıl önce kendi kendime verdiğim "yaşlı bir sokak köpeğini sahiplenecek ve ömrünün son dönemini huzur içinde geçirmesi için ona evimi açacağım" sözüm gerçek olmuştu.

İlerleyen günlerde Sarıkız’a tasma takarak gezdirmeyi asla beceremedim. Isırmaya çalışmıyordu, ama ürküyor, direniyor, korku içinde kaçıyordu tasmayı görünce. Takmayı başarsam bile ondan kurtulmak için çırpınıp duruyordu. Ömrünün benden önceki döneminde ne tür travmalara maruz kaldığını çok sık düşünsem de neler yaşadığını asla bilemeyecektim. Belli ki, ağaç nasıl yaşken eğiliyorsa, hayvanları da yaş almışken eğitmek, istemediği şeyleri yaptırmak pek mümkün değildi. Zaten benim de Sarıkız’a zorla "eğitim vermek" gibi bir niyetim yoktu. Ona bir tür "zincir vurmak" olarak algılayacağı şeylerden bu nedenle kolayca vazgeçtim. Komşular da onu bir süre sonra sokakta "başıboş" görmeye alıştılar. Zaten agresif bir can değildi Sarıkız. Civarda hasmane görünmeyen biri varsa, yüzünden eksik etmediği tebessümüyle hemen tanışmaya gelir, koklardı.

Sarıkız yürüyüşlerimize bu "serbest" stiliyle dahil oluyor, çayırlarda ya da toprak zeminde bazen bir şeylere kendini kaptırıp dakikalarca oyalanıyordu. Bir neşe yumağına dönmüştü. Yürüyüşlerde kendini kaptırıp geride kaldığında, bir an bize bakıp ilerlediğimizi görürse, dili dışarda "sürüsüne," bize doğru telaş ve mutluluk içinde koşturuyordu. Şehrin kuzeyinde aradığım huzur galiba bu sürünün içinde, onun o mutlu bakışlarındaydı.

Sarıkız kısa süre içinde kendisini evin bir parçası kılmıştı. Sevilmekten hoşlanıyordu. Buna rağmen ona tasma vuramadığım gibi, Hektor ile kurduğum mesafesiz ve şımarık sevgi ilişkisini kurmam da mümkün olmadı. Onu huzur ve güven içinde görmek mümkündü. Ama yaşının verdiği ağırlıktan mı yoksa yılların sokaklarda sertleştirdiği bir yürek taşıdığı için mi, bilemiyorum, Sarıkız mesafe koyma ve kendini koruma refleksini hep ön planda tutuyordu. Tanımadığı insanlar kendisine yaklaşırken ya da arabayla bir yere giderken artan bir tedirginlik içinde olduğunu görmemek mümkün olmuyordu.

Onu çayır çimenlerde tasmasız, keyifle koştururken ve bahçeye döndüğümüzde tasından iştahla su içerken görmenin mutluluğu hiçbir şeyde yoktu. En büyük korkusu gök gürültüsüydü. Böyle anları önceden hissedip dakikalar öncesinde doğruca kulübesine girerek dünyayla bağlantısını kopartıyor, gök gürlemeye başlayınca da vücudu korkudan titriyordu. Böyle anlarda onu okşayarak, severek teskin etmeye çalışıyorduk.

Çok önemli bir özelliği de, sahiplenilmekten ziyade sahiplenmekten hoşlanmasıydı. Yürüyüşler sonrasında kapıda bekliyor, mutlaka hepimizin güvenle bahçe kapısından içeri girdiğini görüyor, ondan sonra içeri giriyordu. Akşam yürüyüşlerimiz çeşitli sebeplerle geç saatlere sarkarsa, ilerleyen yaşına rağmen mutlaka bahçe kapısının dışına çıkıp sokağın sonuna kadar bize eşlik ediyor, dönüşümüze kadar uykulu gözlerle bizi orada bekliyor, sonra ağır adımlarla arkamızdan gelerek bizi eve sokuyordu.

Bu kesintisiz mutluluk tablosu üç yıl kadar sürdü. Köpeklerin yaşam ömrü bizimkiler gibi değildi. Ama biz henüz bu gerçekle tanışmaya çok hazır değildik. Yılların seyri içinde kataraktı da gelişen, kulakları da son dönemde pek duymaz olan Sarıkız’ım 2018 yılının aralık ayı ortalarında yemeden içmeden kesildi. Yine veterinerde aldık soluğu. Çekilen grafiler hem eklem yapısının geri döndürülemeyecek ölçüde epeyce deforme olduğunu ve sinirlere baskı yaptığını, bu nedenle ayakta durmakta zorlandığını hem de vücudunda bir kitlenin var olduğunu gösteriyordu. Kendini toparlaması için bir hafta kadar zorla, ağızdan şırıngayla beslendi. Kimi hayati değerlerini toparlamak için de damaryolundan bazı gıdalar verildi. Bunlar yapılırken elini tutmaz isem gök gürlüyormuşçasına titriyordu. Elini hep avucumun içine almam, öyle tutmam gerekiyordu. Sarıkızım birkaç hafta sonra iyice toparladı. Onun bu hâli kendimizi en kötüsüne hazırlamak üzereyken bir anda neşeye boğdu yeniden bizi. Her gün alması gereken bazı ilaçlar vardı artık. Ayrıca ayda bir yapılacak kortizon iğneleriyle olabildiğince rahat ettirilmesi sağlanacaktı. Bu sayede ayağa kalktıktan sonra bir yıldan biraz daha uzun bir süre sağlıklı denecek bir tabloyla yaşadı.

Hayat serüveninin son dönemecinde arka ayaklarını kullanmakta zorlanan Sarıkız’ın gösterdiği direnç ve hayata tutunma azmi benim için son derece şaşırtıcı ve adeta derslerle doluydu. Onun bu direncine mümkün mertebe kendisini rahat ettirerek karşılık vermeye çalıştık. Bu arada kendime yeni bir söz daha verdim. O kendisini bırakmadan ben onu bırakmayacaktım. Ayrıca tam o anın geldiğini nasıl bilebilirdim ki? Ya 24 saat önce son uykusuna yatırırsam? Ya bunu 24 saat geç yapar acısını katmerli kılarsam? Bilemezdim.

Son aylarında tuvaletini dışarda yapmakta zorlanıyordu artık Sarıkız. Yattığı yerleri, zeminini sık sık temizlemek gerekiyordu. Onun bu "kusurunu" evdekilere bir kere söylüyorsam, üçünde de kelime etmeden örtüyordum. Son haftalarında elden yediriyor, elden suyunu içiriyordum. Keyifsizdi ama son günlerinde bile onu yattığı yerden kucaklayarak 10 metre ileride, toprağa ve güneşe bırakmam hoşuna gidiyordu. Uzun uzun yatıyor, yorgun vücudunu güneşin altında dinlendiriyordu böyle zamanlarda. Bir zamanlar korkup kaçtıkları Sarıkız’ın artık tamamen tehlikesiz olduğunu hisseden mahalle kedilerinin böyle anlarda onun dibine kadar sokulup dokunmalarına adeta hayatı özetleyen sakin bir tebessümle karşılık veriyordu. Bazı sabahlar da son derece enerjik buluyordum onu. Benim de enerjimi yükseltiyordu böyle zamanlarda. Ama çabuk yoruluyordu.

Son haftasını başından hissetmiş ve mama kabına her gün en sevdiği yemeklerden birkaç seçenek koyar olmuştum. Geçtiğimiz cumartesi günü onu kucaklayarak toprağa götürdüğümde, "kendisini bırakmaya" artık hazır olduğunu fısıldar gibiydi sanki bakışlarıyla. Beni teskin edici bir bakış gibi görünmüştü o an. Onu zorla daha fazla yaşatamayacağımı anlamamı istemişti belki de. Pazar günü onu karşıdaki toprağa ve ekim ayında kendisini bonkörce göstermeye kararlı güneşe son bir kez yatırdığımda, sokağın neredeyse bütün kedileri bir anda ziyaretine geldiler. Ahbap, Şirin, Simba, Alaca, Portik, Jülyet ve Jülyet’in adını henüz bize bahşetmemiş genç tekir yavrusu. Sanki hepsi Sarıkız ile vedalaşmaya gelmiş gibilerdi. Yattığı Leylandi servinin yanına kadar geldiler, parmak uçlarında yükselerek ona süründüler, dokundular. Uzun bir süre direndiğim bir zorunluluğa artık inanabilirdim. Bir acının bazen sevgiyle değil bir iğneyle dindirilmesi gerekebiliyordu demek.

Sarıkız’ımı dün, yani pazartesi sabahı Semra Hanım ile birlikte son uykusuna yatırdık. 12 Ekim 2020, saat 10.20 itibarıyla kalbi son kez vurdu. Küçücük kalmış bedenini öptük ve bir zamanlar buyur ettiğimiz bahçede huzurla uyuması için toprağın derinine uzattık sonra. Üzerine yıllarca gezindiği bahçe toprağını serptik ve sonsuzluğa uğurladık.

Yıllar evvel, Kuzey’deki başka canları, onların duyulmayan çığlık ve acılarını, basit bir insan olarak bunlara yetişmeye çalışmanın imkansızlığını fark ettiğim gün eve döndüğümde nasıl arabada direksiyona kapanarak sarsıla sarsıla ağlamışsam, dün de aynısını yaptım. Varlığı artık aramızda olmadığına göre, onun yerini ondan daha da büyük bir şey, yokluğu alacaktı. Boğazımdaki iri düğüm galiba onun habercisiydi.

Yıllar evvel kendime verdiğim bir söz, bana bunu hatırlatmak için hayatıma giren melek gibi bir can sayesinde tutulmuş, bir acı onun beni teskin edici bakışları sayesinde huzurla dindirilmişti. Onunla birlikte geçirdiğim beş yıla yakın zaman zarfında bana kattıkları beni yeni canların acılarına, çığlıklarına biraz daha dayanıklı kılabilecek, biraz daha mücadele gücü verecekti.

Ama işte gelgelelim, kimselere bir yükü olmayan, dünyadan hiçbir malı mülkü götüremeyeceğini bizlerden daha iyi bilen, koruyucu meleğim, benim tebessüm sahibi bilge kızım, Sarıkız’ım yoktu artık işte! En kötüsü, sundurmadaki yatak örtülerini ve bezlerini toplayıp ondan kalan son izleri de kaldırdıktan sonra, fark ettim ki, artık yokluğu vardı!

Ama sevenlerine muazzam bir direniş ve hayata tutunma öyküsü bırakmış da gitmişti!

Huzur içinde uyu canım Sarıkızım! Seni hiç unutmayacağım!

Facebook Yorumları

reklam
26.10.2020
Paris’e misilleme Asi Nehri’nin kıyısında geldi
13.10.2020
Sarıkız
6.07.2020
Ankara’nın gözü Suriye birliklerinin üzerinde
29.06.2020
Cihatçı saflarında iç mücadele bitmiyor
22.06.2020
"Yeryüzündeki Cennet"ten İdlib cehennemine
15.06.2020
"Nüfus mühendisliği" harekâtında son cephe
8.06.2020
İdlib’de yaklaşan "küçük kıyamet"
1.06.2020
Dicle kıyısındaki yeni komşumuz: Rusya
11.05.2020
HTŞ, Ankara ile ihtilafını rafa kaldırdı
4.05.2020
Suriye’de Ankara - HTŞ ihtilafı büyüyor
27.04.2020
Halep - Lazkiye karayolunda TSK - cihatçı gerginliği
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive