Bir 20. yüzyıl vakası olan faşizm, yüz yıla yakın bir süredir tarihçilerin ve siyasetbilimcilerin ilgi odağında olmaya devam ediyor. Bir kısım araştırmacıya göre faşizm ortaya çıktığı 1920’lerden bu yana dünya üstünde aralıksız varlığını sürdürüyor. Başka araştırmacılar ise faşizmin geçen yüzyıldaki iki dünya savaşı arasının özel koşullarının ürünü olduğunu, bunun her türlü baskı rejimini tanımlayan çok genel bir kavram haline gelmesinin bir dizi yeni olgunun ve bunlara karşı yürütülecek mücadele yöntemlerinin gözden kaçması olasılığına dikkat çekiyorlar. Bütün bu farklı değerlendirmeler ve tartışmalar devam ederken, son on yılda faşizm kavramının çok daha yoğun bir şekilde geri gelişine şahit oluyoruz.

ABD’de dört yıl iktidarda kalan Donald Trump faşizmin yeni tezahürü müydü? Seçim kaybederek giden bir faşizm pek yok. Trump da seçimi kaybetmesine rağmen kaybettiğini inkâr etmeye devam etti ama iktidarı bırakmaya mecbur kaldı. Trump’ın faşizan bir zihniyet dünyasına sahip olduğu söylenebilir ama rejim olarak faşizmi yerleştirdiği söylenemez. Ukranya’da iktidara karşı yakın tarihte ayaklananların faşist oldukları iddia edildi. Aynı iddiayı Belarusya’da Lukaşenko ve yandaşları, son derece şaibeli seçim sonuçlarını protesto edenlere karşı kullandılar. Buna karşılık muhalefet de Lukaşenko’nun otantik bir faşist olduğunu iddia ediyor. Putin faşist bir rejimin başında mı? Putinizm’e faşist etiketi yapıştırmak o kadar kolay değil ama Brezilya’da elli yedi milyon seçmenin oyunu alabilen Bolsonaro’nun faşist rejim hayranlığı aşikâr ve bu yıllardan beri biliniyor. Ama Brezilya’da iktidardaki rejimin asli niteliğinin faşizm olduğunu söylemek o kadar kolay değil. En azından devletin federal yapısı nedeniyle, bir dizi eyalet Bolsonaro politikasına karşı direnebiliyor. Bolsonaro yönetiminin ülkedeki kadim ırkçı damardan beslenen, köktendinci evanjelist akıma dayanan, saldırgan bir neoliberal otoriterizmi temsil ettiği kuşkusuz.

Günümüzde otantik faşizmin kendi ülkelerinde yerli kopyaları olan siyasal hareketler de elbette var. Yakın çevremizde kalırsak, Yunanistan’da Altın Şafak, Macaristan’da Daha İyi Bir Macaristan Hareketi (Jobbik), İtalya’da İtalya’nın Kardeşleri (Fratelli d’Italia), Sırbistan’da Sırp Eylemi (Srbska Akcija), Romanya’da Rumenlerin Birliği İttifakı (Aur) gibi partileri otantik faşist partiler olarak tanımlamak yanlış olmaz.

Bunların yanında organik bir demokrasi anlayışını benimseyen ve iktidara gelmek için kendini radikal sağ kulvarda merkez sağın çekim alanına yerleştiren Fransa’da Ulusal Birleşme (eski Ulusal Cephe), Avusturya’da Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), Almanya’da Almanya İçin Alternatif (AfD) gibi partiler de içlerinde faşist/Nazi geçmişlerinin bazı temalarını korumakla beraber, günümüzün kimlik bunalımlarına uygun yeni iç düşmanlar, yeni nefret nesneleri yaratarak toplumun siyasal tahayyül dünyasında etkileyici konumda olmaya çalışıyorlar. Post-faşizm kavramı bu hareketleri tanımlamak için kullanılıyor. Enzo Traverso’nun 2017’de Fransa’da yayımlanan Faşizmin Yeni Yüzleri başlıklı kitabı post-faşizm kavramından hareketle, bunun günümüzde geçerli olduğu alanları inceliyor. Batı toplumlarında postfaşizmin omurgasını, antisemitizm ve antikomünizm değil, kimlikçi, reaksiyoner ve saplantılı ulusal egemenlikçi bir karışım oluşturuyor ve elbette içinde faşist hareketlerin tahayyül dünyasından parçalar taşıyor. Postfaşizm, liberal demokrasilerin yorgunluğundan, neoliberal politikaların demokrasinin soluğunu tüketmesinden ve Batı ekonomilerinin içine girdikleri uzun ekonomik durağanlıktan besleniyor. 20 yüzyılda faşizmler kitleleri büyük ortak mitoslar etrafında harekete geçirmeye çalışmışlardı. Postfaşizm esas olarak eski iktisadi, ahlaki ve toplumsal düzeni yeniden tesis etme amacıyla hareket ediyor. 

Türkiye’de son dönemde yaşanan gelişmeler, AKP-MHP iktidarı ve kurduğu nevi şahsına münhasır rejim postfaşizmin birçok niteliğini sergiliyor. Koyu bir otokrasinin hâkim olduğu, hukuk devletini bir kenara bırakalım, kanun devleti olarak bile nitelenmesi mümkün olmayan bu keyfî devlet yönetimi yerli faşizmin özgün partisinin salgıladığı ırkçı, katliamcı ve şiddet sevici temaların açık ve yakın etkisi altında artık. İslamcı-milliyetçi Erdoğanizm’in bu yerli faşizmin desteğine ne kadar bağımlı olduğu gerçeği her geçen gün daha belirginleşiyor. MHP’nin lideri ve yöneticileri partilerinin fabrika ayarlarına hızla dönerlerken, otantik faşizmin siyasal temalarını, dilini, dünya görüşünü Türkiye toplumunun tarihi-kültürel özellikleri içinde artık fütursuz biçimde dile getiriyorlar. Milliyetçi-mukaddesatçı muhafazakâr Türklük dünyasında bu dünya görüşünün çok yadırganmadığını, yaban bulunmadığını yakın tarihimizdeki birçok kanlı şiddet olaylarından biliyoruz.

Bu durumun herhangi bir tartışmaya, “ama…. fakat” sözcüklerine yer bırakmayan apaçık kanıtı, MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın’ın söylemeye cüret ettiği “HDP/PKK kamilen itlaf edilmesi gereken bir haşere sürüsüdür” cümlesidir. Böyle bir söze kendi partisinden ve müttefiki AKP’den hiç ses çıkmaması, sessiz biçimde bu katliam çağrısını fikren onayladıklarını, bunun söylenmesinden ciddi bir rahatsızlık duymadıklarını ve en önemlisi bu iş fikirden eyleme dönüştüğünde nerede yer alacaklarının, ne yapacaklarının belli olduğunu açıkça gösterir. Toplumumuzun hâlâ canlı olan yakın hafızasında bu itlaf çağrısının ne anlama geldiğini geçmiş itlaf operasyonlarının mağdurları ve onların çocukları sadece değil, o operasyonların failleri ve onların çocukları da çok iyi bilirler.

Mithat Sancar, T24’te Murat Sabuncu’yla yaptığı söyleşide (https://www.youtube.com/watch?v=dpXjYne-uXo) bunu bütün açıklığıyla ortaya koyarken, 1994’de Rwanda’da Tutsilere yönelik soykırımın başlangıç işaretlerinden birinin radyodan yapılan, sonra yandaş gazetelerin tekrarladığı, herkesin “hamamböceklerini (iyenzi yani Tutsileri) itlaf etmesi” için yapılan çağrı olduğunu hatırlattı. Ne hikmetse ana muhalefet partisi ve ortağından bile yerli faşizmin bu soykırım türü bir katliam çağrısına karşı ses çıkmadı. Naziler de Yahudiler için “fareler” benzetmesini kullanıyor ve Alman toplumunun büyük bir kısmı bu benzetmeyi açıkça ya da sesiz biçimde onaylıyordu.

Sadece bir MHP üst yöneticisi değil, yerli faşizmin günümüzdeki lideri MHP Genel Başkanı’nın “HDP’yi Türk siyasetinin taşıma ve hazmetme kapasitesi dolmuştur” diyerek, “ya terörizm ya temizlik” sloganı eşliğinde HDP’nin kapatılması çağrısını ısrarla tekrarlaması da otantik faşizmin yerli yankısı değil midir? İtlaf radikal temizlemedir. MHP bugün bir dizi siyasal konuda iktidar ortağına yol gösteriyor, ayar veriyor, kışkırtıyor ve böylece siyasal sorumluluğu olmadan geniş yetkilere sahip olma ayrıcalığını sonuna kadar kullanıyor. AKP’nin de artık bu yerli faşizmin çekim alanına bütünüyle girdiğini, yerli faşizmin tahayyül dünyasından, söylemlerinden etkilendiğini, İçişleri Bakanı’nın şahsında bunun en etkili biçimde cisimleştiğini görüyoruz. ATVSabah grubunun Yeni Akit’i zaman zaman geride bırakan yayınlarıyla bunu nasıl desteklediğini, kışkırttığını ve yönlendirdiğini, yeni kuşak AKP yöneticilerinin ve AKP’li cumhurbaşkanının yakın çevresini oluşturanların nasıl bu yerli faşizmin temalarını benimseyebildiğini başka bir vesilede ele almak gerekiyor. Birikim’de bu gidişin 1914 arifesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve kitlesel katliamların, soykırımın kapısını aralayan İttihat ve Terakki iktidarının tasavvur dünyasına benzediğini belirtmiştim (Birikim, sayı: 378, “Yeni ittihatçı ittifak”).  

Bugün Türkiye’de otantik faşizmin gücü oy oranı olarak büyük değil. Ama Erdoğanizm için bu oy oranının marjinal değeri çok büyük. Diğer yandan, otantik faşizmin siyasal-toplumsal tahayyül dünyasını etkileme, bunlara karşı oluşacak tepkileri bastırma ve sindirme kapasitesi olarak önemli bir gücü var. Buna irredantist hevesleri kabaran ulusalcı-laikçi çevrelerin sessiz ama derinden desteklerini de ilave edince, yerli faşizmin günümüzde hegemonya kurduğunu söylemek abartılı olmaz. Bu hegemonyanın somut bir örneği, CHP’li Maltepe Belediyesi’nin İYİ Partili bir belediye meclisi üyesinin önerisini kabul ederek, bir yeşil alana, Hitler hayranlığı tescilli, ırkçılığı, antisemitizmi bilinçle ve ısrarla savunmuş, Türk siyasal düşünce tarihinin en otantik faşistinin, Nazi hayranlarından birinin adını vermeyi gıkı çıkmadan oylamasıdır. Bu aşamaya gelindiğinde artık yerli faşizmi marjinal bir siyasal düşünce, üç beş haytanın, sırtı derin devlet aktörleri tarafından zaman zaman sıvazlanan bir avuç tosuncuğun höykürmesi olarak ele almak mümkün değildir. Günümüzde yerli faşizm, Türk siyasal alanına yön veren, Türk siyasal tasavvuruna kısmen de olsa hükmetme kapasitesine sahip olan bir kavram repertuarı ve bir sözdizimi sunuyor.

Erdoğanizm bir keyfi otokrasi rejimi olarak bir yandan kamusal alanı, eğitim ve kültür dünyasını muhafazakâr Sünni İslam’ın giderek daha fazla tahakkümü altına alma amacı güderken, diğer yandan kendi seküler ideolojik boşluğunu artan bir hızla yerli faşizmin çekim alanına giren milliyetçi/ulusalcı akut kaşıntıyla doldurmaya çalışıyor. Artık kanunun da değil, sadece Beştepe’nin buyruğunun yegâne geçerli kural olduğu Türkiye Cumhuriyeti, 21. yüzyıl faşizmlerinin önde gelen bir örneği olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyor. Bunun herkes için son derece bir ağır bedeli olacağını tarihî tecrübelerden biliyoruz. 

BİRİKİM