Ahmet İNSEL



Bookmark and Share

İktisat Biliminin Kadük Yasaları ve Batıl İtikatları (II)


12.10.2020 - Bu Yazı 3466 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Bir önceki yazıda, Fransa’da lise programlarında yer alan iktisadi ve sosyal bilimler dersleri ve üniversite iktisat bölümlerinin ilk yıllarındaki konular için eleştirel yardımcı kaynak niteliğinde aylık olarak yayınlanan Alternatives Economiques dergisinin Eylül 2020 tarihli sayısındaki, “İktisatçılar panikte! Artık işlemeyen şu on piyasa yasası” başlıklı dosyanın bir kısmını özetleyip, yorumlayarak aktarmıştım. Bu yazıda, aynı dosyada yer alan diğer kadük veya batıl itikat olmaktan öteye hiçbir zaman gitmemiş piyasa yasalarını özetleyeceğim.

Ana akım iktisat öğretisinin dogmatik biçimde dile getirdiği bir iktisadi ilişki, asgari ücretle istihdam arasındadır. Bu iddiaya göre, asgari ücretin artışı istihdamı azaltır, işsizlik yaratır. Keynesgil iktisatçılar başından beri bu neoklasik iktisat akımının iddiasını eleştirir. Piyasa dostu siyasetçiler ve iktisatçılar ise her fırsatta bu “yasa”yı dile getirmekten geri kalmazlar. Hâlbuki iktisadi veriler bu ilişkinin çok dar alanda ve son derece sınırlı bir süre için geçerli olduğunu gösterir. Ana akım iktisatta bu ilişki şöyle izah edilir: Asgari ücretin seviyesini belirlemek emek piyasasının doğal dengesini bozar. Devlet asgari ücreti arttırdığında, bazı emekçilerin maliyeti yarattıkları değerden daha yüksek olacağı için bu kişiler işlerini kaybedeceklerdir. Bunlar genellikle vasıfsız, düşük vasıflı veya iş tecrübesi olmayan genç yaştaki emekçilerdir. Tersine, devlet asgari ücreti düşürdüğünde ise işsizlik azalacaktır.

Bu ilişkinin vasıfsız genç işçilerde bazı özel durumlarda, kısa bir dönem ve özellikle teknolojik yeniliklerin büyüme ile istihdam arasındaki doğrudan ilişkiyi yok ettiği son yirmi-otuz yıldan önce doğrulandığı sınırlı örnekler var. Buna karşılık evrensel bir yasa olarak hiçbir zaman geçerli olmadı. Gelişmiş ekonomilerde son yirmi yılda ekonomik verilerin hiçbiri bu önkabulü doğrulamıyor. IMF’nin 2020 yılında yayınladığı bir çalışma bu ilişkinin azgelişmiş ekonomilerde de doğrulanmadığını kabul ediyor (“The Minimum Wage Puzzle in Less Developed Countries”, 31 Ocak 2020). Tersine veriler, asgari ücret artışı ile istihdam artışı arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor. Paul Krugman da, “ben dahil çoğu iktisatçı yıllarca asgari ücret artışının istihdam üzerinde çok açık olumsuz etkisi olduğu ilkesinden hareket ettik ama David Card ve Alan Krueger’in 1995’te yayınladıkları kitaptan sonra bu konuda bir entelektüel devrim yaşandı” diyerek asgari ücretin istihdamı arttırdığının birçok kez somut olarak ispatlandığını kabul ediyor. “Asgari ücret artışının bedelinin istihdam olduğunu iddia etmeyi sağlayacak hiçbir veri yok” diye ilave ediyor.

Asgari ücret artışının istihdamı olumsuz etkilemediği gibi, yoksullukla mücadelede etkili olduğu, özellikle çocuk yoksulluğunu azalttığı gözlemleniyor. Buna karşılık sadece liberal iktisatçılar değil, muhafazakâr ve liberal siyasi akımlar ve işveren dünyası koro halinde bu “piyasa yasasının” arkasına sığınıp, asgari ücret artışı önerilerini savuşturmaya çalışmaya devam ediyorlar.

Benzer şekilde, istihdam üzerindeki sosyal güvenlik kesintilerinin hafifletilmesinin istihdamı arttıracağı iddiasını da evrensel olarak doğrulamak mümkün değil. Örneğin Fransa’da sosyalist hükümetin 2014’te yürürlüğe koyduğu sosyal sigorta kesintilerinde 40 milyar avroluk indirim paketinin istihdamda beklenen olumlu etkiyi yapmadığı, bu öneriyi ortaya atan sosyalist partili liberal iktisatçılar tarafından kabul ediliyor. Hatta bir kısmı bu indirimden yararlanan şirketlerden bu sübvansiyonun geri alınması gerektiğini ileri sürüyor.

İstihdamın yegâne veya en ağırlıklı belirleyeninin ücret maliyeti olmadığını, talep, teknolojik dönüşüm, geleceğe duyulan güven, dış rekabet ve küreselleşmenin de istihdamı bir o kadar belirlediğini biliyoruz. Emekçilerin ücretlerini sadece bir yük olarak gören anlayış aynı zamanda emeği ve emekçiyi bir yük, bir fazlalık olarak ele almaya yatkın olduğu için bu emek piyasası “yasasına” itibar etmeye devam ediyor. Bunu yaparken toplumsal dışlanmayı daha da hızlandırıyor.

Emek piyasası ile ilgili bir başka iddia, işsizliğin azalmasının ücretleri, dolayısıyla enflasyonu yükselteceğidir. 1958’de yayımladığı bir ampirik çalışmada bunu ispat ettiği iddia edilen Phillips’in ismiyle anılan eğri, on yıllarca iktisat fakültelerinde öğretildi. Hâlâ öğretiliyor. Enflasyonla mücadele için belli bir işsizlik seviyesinin gerekli olduğu inancı, finans aktörlerinin davranışlarını da uzun yıllar etkiledi. Örneğin 2000’lerde ABD’de işsizlik azalınca, borsa endeksi Dow Jones düşerdi. “Yatırımcılar” işsizliğin azalmasının yaratacağı ücret artışının enflasyonu tetikleyeceğini ve menkul değerleri zayıflatacağını varsayıyorlardı. Bir bakıma borsa istihdama karşı idi. Ücretler mümkün olan en düşük seviyede kalmalı, enflasyonla mücadele bahanesiyle kârlar en yüksek seviyeye çıkarılmalıydı. Nitekim böyle yapıldı. İşsizliğin azalması GAFA’ların orta-üst düzey personeli ve şirket yöneticileri dışında ücretleri yirmi yıldır genel olarak arttırmıyor. Ama emek gelirleri ile sermaye gelirleri arasında, ikincisi lehine fark sürekli büyüyor.

Philips eğrisinin resmi iktisadi büyüklüklerle doğrulanmamasında işsizlik tanımının giderek daraltılmasının da kuşkusuz rolü var. Emek piyasasının esnekleştirilmesiyle, yarım zamanlı işlerde çalışma zorunluluğunun artması, ücretli emek ilişkisinin serbest meslek görünümüne çevrilmesi, hatta “sıfır süreli iş sözleşmesi” gibi, başta İngiltere olmak üzere gelişmiş Batı ekonomilerinde giderek yaygınlaşan uygulamalar (Ken Loach’un Ben, Daniel Blake filmi bu gelişmeyi ele alıyor), işsizlik tanımı içinde yer almayan işsiz sayısının hızla artmasına yol açtı. ABD’de resmi işsizlik oranı gerçek işsiz ordusunun takriben yarısını yansıtıyor. Diğer birçok ülkede de durum benzer. Ama gerçek işsiz sayısı azalsa da ücretler artmıyor çünkü bu ücret artışlarını savunacak sendikalar güçlerini kaybederlerken, şirket yoğunlaşmaları şirketlerin emek piyasasında daha da güçlenmelerine yol açıyor.

İktisada giriş ders kitaplarında yer alan dış ticaretle ilgili bazı mekanik ilişki varsayımları da bugün sorgulanıyor. Bir ülkenin parasının değer kaybetmesinin, yani devalüasyonun ihracatı teşvik ederek büyümeyi destekleyeceği varsayımı gelişmiş ekonomilerde doğrulanmıyor. Tedarik zincirlerinin küreselleşmesi ihracat içindeki ithal girdi payının artmasına yol açıyor. Dolayısıyla devalüasyon girdi maliyetlerini bir o kadar arttırınca, ülke parasının değer kaybetmesinden beklenen rekabet gücü büyük ölçüde kayboluyor. Doların 2002-2014 arasında değer kaybetmesinin ABD’de büyüme üzerinde kayda değer bir etkisi olmadı. Ne de Çin parasının 2014’ten itibaren değer kaybetmesi Çin’de büyümeyi hızlandırdı. İhraç edilen mamullerde ithal girdi oranının düşük olduğu durumlarda geçerli olabilen devalüasyonun yarattığı rekabet gücü, ithal malların genel fiyat seviyesini yükseltmesi nedeniyle kısa zamanda kayboluyor. Açık piyasa ekonomisi içinde yer yer ve kısa sayılacak bir zaman dilimi için geçerli olan, evrensel nitelik taşımayan bir iktisadi ilişki bu.

Açık ekonominin mutlak üstünlüğünü kabul eden ana akım iktisat kuramları, bunun aynı zamanda bir kesimin üstünlüğünün perçinlenmesi anlamına geldiğini de söylemekten imtina ederler. Ekonomilerin birbirlerine salt küresel piyasa yoluyla daha fazla entegre olmalarının herkes için yararlı sonuçlar doğuracağı iddiasını tekrarlayıp dururlar. Son otuz yılda yaşanan küreselleşmenin, azgelişmiş, yoksul ülkelerde mutlak yoksulluğun önemli oranda azalmasına yol açtığı doğru. Dünyada mutlak yoksul oranı, özellikle Çin’de mutlak yoksulluğun azalması neticesinde, düşüyor. Buna karşılık başta Çin olmak üzere, her yerde göreli yoksulluk artıyor. Göreli yoksulluğun artması gelir dağılımının bozulması demektir.

Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlük kuramı uluslararası ticaretin her ülkeye yarar sağlayacağını öngörür. Ama bu yarar her kesime eşit dağılmaz. Dış ticaretin ülke içi gelir dağılımında yarattığı bozucu etkiyi düzeltmek için kamu gücünün bu dağılımı düzelten müdahalelerine (vergi, sübvansiyon, sosyal harcamalar vb.) ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, son yirmi yılda gördüğümüz gibi, toplumlar giderek kendi içlerinde daha fazla kazananlar ve kaybedenler olarak bölünür, insanlar ve bölgeler arasında eşitsizlikler artar. Buna ilave olarak, ekonomide “sorunun esas kaynağı devlettir” zihniyetinin hâkim olduğu neoliberal politikalar, koruyucu kamu müdahalelerini zayıflatarak, toplum içi eşitsizlikleri daha da arttırıyor. Yaşanan küreselleşme tecrübesi, ülkeler arasındaki ekonomik mesafenin kapanmasının, her ülke içinde eşitsizliklerin artmasıyla beraber gidebileceğini gösterdi. Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlükler kuramı toplumların bir kesimi için bir üstünlük sağlıyor. Zaten bu nedenle bu kuramı en çok “insanın zengin olanını seven” liberal-muhafazakâr siyasetçiler savunmaya devam ediyor.

Son olarak, günümüzde Covid-19 salgını karşısında hızla artan kamu harcamalarının kamu borçlanmasıyla finanse edilmesinin gelecek büyümeyi ipotek altına aldığı iddiasını ele alalım. Muhafazakâr-liberal iktisat yaklaşımı, yeni değil, hanidir kamu borcunun belli bir seviyenin üzerine çıkması durumunda iktisadi büyümeyi zaafa uğratacağını iddia eder. AB’nin 1993’te kabul ettiği dört istikrar kriterinden (Maastricht Kriterleri) biri, kamu borcunun GSYİH’ya oranının yüzde altmışı geçmemesini emreder. Kamu borcunun artması, rasyonel beklentiler yaklaşımına göre, yatırımcıların gelecekte devletin daha fazla vergi salmasına yol açacağı, bunun da tüketim ve yatırım üzerinde olumsuz etki yapacağını öngörmelerine yol açar. Borcu artan devlet yeni borç bulmak için daha fazla faiz ödemek zorunda kalacaktır. Bu da kamu açığını daha da arttıracak ve borcu yükseltecektir vs. Ne var ki bugüne kadar toplam kamu borcu/GSYİH oranının aşılmaması gereken tavanı ne olmalıdır sorusuna tatmin edici evrensel bir yanıt verilemedi. Belirlenen oranların pencereden bakıp hava tahmini yapmaktan pek farkı yok.

Kamunun finansman ihtiyacının merkez bankası tarafından karşılanması ise monetarist yaklaşım açısından işlenebilecek en büyük günahtır. Hâlbuki tam tersine sonsuz biçimde merkez bankası tarafından elde tutulan kamu borçlanma senetleri, sonuç olarak borcun sıfırlanması anlamına gelir. Borcun vadesi geldiğinde merkez bankası bunu yeniden finanse ediyorsa ve bu finansmandan sağladığı faiz gelirini yıl sonunda kâr dağıtımı olarak hazineye yatırıyorsa, o zaman kamu gücü vadesi olmayan ve bedava bir finansman kullanıyor demektir. Elbette bu finansmanın “devletin itibarından tasarruf edilmez” diyerek çarçur edilmesi, kamu harcamasının ekonomik büyüme üzerinde olumlu etki yapmasını engeller. Ama verimli altyapı yatırımlarına, kamu sağlığı ve eğitimine, bölgeler arası sosyal ve ekonomik dengenin sağlanmasına, piyasa ekonomisinin karşılamaktan imtina ettiği toplumsal ihtiyaçların finansmanı için harcanan kamu borçlanması büyümeyi zayıflatmaz, tersine güçlendirir. Dolayısıyla kamu borcunun ulusal gelire oranı değil, kamu harcamalarının niteliği önemlidir. Bu nedenle günümüzde alternatif bir iktisat politikası önerenler örneğin eğitim, sağlık ve çevre üçlüsünden oluşan kamu harcamalarının kamu bütçe açığı hesabı dışında tutulmasını öneriyor.

Bir kısmı yarı-kapalı ekonomi içinde geçerli olan, bir kısmı tarım ve sanayinin ulusal gelirin büyük bölümünü sağladığı dönemlerde kısmen geçerli olmuş iktisat yasalarının yanında, batıl itikat konumunda olan özellikle monetarist yaklaşımda gözlenen “iktisat yasaları”nın, giderek daha fazla geçerlikleri sorgulanır hale geliyor. Ne var ki iktisadiyat ideolojisinin kapitalizmin seküler dini konumunda olduğunu dikkate alınca, bu tür inanç sistemlerini yanlışlayarak aşmanın çok zaman aldığını, yerleşmiş çıkar ilişkilerinin bu tür somut yanlışlamalara baskın çıkmaya devam ettiğini tarihî tecrübelerden biliyoruz.

Yukarıda dile getirdiğimiz iktisadi büyüme olgusu ise başlı başına başka bir sorun. Öncelikle iktisadi büyüme olarak ölçülenin, iktisadi-toplumsal yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan faaliyetlerin sadece bir kısmını ölçtüğünü unutmamak gerekiyor. İnsanlar arası ilişkilerde bir tür armağan alışverişi içinde devam eden, paranın devreye girmediği bir dizi hizmet üretimi, toplumların yeniden üretimi için olmazsa olmaz ihtiyaçları karşılıyorlar. Bu “iktisat dışı” üretimin, en asgari tahminlerle günümüz modern ekonomilerinin gayrı safi hasılalarına yakın bir büyüklük oluşturduğu söylenebilir (bkz. “Armağanın Günümüz Ekonomisindeki Yeri”, Toplum ve Bilim, sayı: 68, 1995). Diğer taraftan iktisadi büyümenin, özellikle sınırsız ve denetimsiz olanının, kendi başına insanlık açısından olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu sorusunu da ilave etmek gerekir. İktisadi büyüme ölçümlerinin çevre-doğa üzerinde yarattığı tahribatın maliyetini hesaba katmadıklarını, bu maliyet hesaba katıldığında büyüme olarak gözüken toplam iktisadi değer artışının büyük ölçüde ortadan kalkacağını biliyoruz. Ama bu soruların yanıtı iktisat biliminin sınırlarını aşıyor. Çünkü bunlar ancak toplumsal tahayyülde iktisat ideolojisinin tahakkümünün kırılması ve toplumsal yaşamda hayata geçirilebilir alternatiflerin üretilmesiyle yanıtlanabilecek sorular.

***

Not: Bu yazının birinci bölümü yayınlandıktan sonra Cüneyt Akman önemli sorular sorduğu bir değerlendirme-eleştiri yazısı yazdı (https://www.paraanaliz.com/2020/yazarlar/cuneyt-akman/2008-krizi-ve-covid-salgini-iktisat-bilimine-ne-ogretti-ne-ogretemedi-51702/). Sorduğu soruların büyük kısmını İktisat İdeolojisinin Eleştirisi kitabında yanıtlamaya çalıştığımı zannediyorum. Bu iki yazıda genel bir iktisat kuramı ve onu besleyen, destekleyen iktisat ideolojisinin eleştirisine girmedim.

Birikim

Facebook Yorumları

reklam
12.10.2020
İktisat Biliminin Kadük Yasaları ve Batıl İtikatları (II)
2.10.2020
İktisat Biliminin Kadük Yasaları ve Batıl İtikatları (I)
7.07.2020
Erdoğanizm: El Arttıran Keyfilik Yönetimi
31.03.2020
Coronavirüs Bazı Ezberleri Bozarken...
4.02.2020
Komplo Anlatısının Dayanılmaz Hafifliği
12.12.2019
Yerli ve Milli Nomenklatura
28.11.2019
Bolivya’da Özeleştiri Zamanı: “Evo Olmazsa Her Şeyin Çökeceğine İnanıyorduk!”
1.11.2019
“Yeter Artık!” İsyanları
27.09.2019
Kadınkırım
16.07.2019
Çin Devletinin
4.07.2019
Tökezledi Ama Halen Ayakta…
15.07.2019
Çin Devletinin "Doğru Haber"i
3.07.2019
Tökezledi Ama Halen Ayakta…
9.06.2019
Diktatörlerin Servetleri
28.05.2019
Atın Üsküdar’ı Geçmemesi İçin
10.4.2019
Erdoğanizm Rubicon’u Geçiyor mu?
28.3.2019
31 Mart’ta Oy Vermemenin Anlamı
6.2.2019
“Saldırgan Kimlikler” ve Çoğunlukçu Müslüman-Türklük
13.12.2018
Seçimli Otokrasilerde Seçimler Tuzak mıdır?
22.11.2018
Milliyetçilik Yurtseverliğe İhanet midir?
7.11.2018
Popülizm Demek Yeterli mi?
30.10.2018
Büyük Gözaltında İlerlerken
24.10.2018
Doğru ve Yanlışın Önemsizleşmesi
13.10.2018
İsrail’de ulus-devlet temel yasası
10.9.2018
Cumhuriyet Gazetesinden Ayrılmama İlişkin Kısa Bilgi
5.9.2018
Hınç politikaları ve nihilizm
2.9.2018
Bir otokrat prototipi
30.8.2018
Trump'tan Önce Berlusconi Vardı
26.8.2018
Üzerine suç atmanın dayanılmaz hafifliği
22.8.2018
Trump ve yeni otoriterizm
15.8.2018
Büyük kriz gözüktü
12.8.2018
İş Allah’a kalınca....
8.8.2018
Anti-konformist gericilik ve yavaşlayan küreselleşme
5.8.2018
Yeni-patrimonyalizm üzerine
15.7.2018
Liberalizmden doğan otoriter kapitalizm
11.7.2018
Erdoğanizm Türkiyesi
8.7.2018
Post-komünist otoriter kapitalizm
4.7.2018
Otoriter kapitalizmin geleceği
2.7.2018
Erdoğanizm ve İki Türkiye
30.6.2018
Kindar nesil böyle yetiştirilir
27.6.2018
Durum budur…
24.6.2018
Yarın ve ötesi
22.6.2018
Bu Badireden Sükûnetle, Demokratik Yollarla Kurtulmak…
20.6.2018
Paçalardan akan ne?
17.6.2018
Kibrin otokrat hali
12.6.20183
Siyasette yalan ve yanlış
6.6.2018
Tayyip Erdoğan pişman mıdır?
3.6.2018
Gazeteci istihbaratçıyla işbirliği yapınca...
30.5.2018
Dindaş/ırktaş demokrasisi
27.5.2018
Cumhurbaşkanı koruması PÖH’e teslim
23.5.2018
Üfürükçü hoca analizleriyle ekonomiyi yönetmek
20.5.2018
HDP’nin alacağı oyun önemi
16.5.2018
AB Sayıştayı’ndan YİP uyarısı
13.5.2018
Enkaza işaret etmek yeterli değil
9.5.2018
Diktatörler seçimle gider mi?
6.5.2018
HDP kilit parti olabilir
1.5.2018
Seçim öncesi 1 Mayıs
25.4.2018
Uzatmalı iktidar Ermenistan’da beş gün sürdü
22.4.2018
Ahlak düşkünlüğü siyaseti ve huzur ihtiyacı
18.4.2018
Başkanlığı bir türlü bırakamayanlar
16.4.2018
Trump’ın kuyruğundaki Macron
15.4.2018
Fransa’da yeniden laiklik tartışması
11.4.2018
Satranççıya karşı tavlacı
8.4.2018
Seçimli tek adam olmanın bazı zorlukları
4.4.2018
Sessiz devrimden kültürel karşıdevrime
1.4.2018
Macron SDG’ye hangi vaatte bulundu?
28.3.2018
Irkçılığı besleyen yalan haberler
25.3.2018
Kürt halkının başına gelenler
24.3.2018
Rusya'da Boykot da Kaybetti
22.3.2018
Putin kazandı boykot kaybetti
19.3.2018
Düşük katılım oranı iktidarları yıpratmaz
14.3.2018
Yerli ve milli haset patlaması
11.3.2018
Muktedirler iktidarı kaybetmekten çok korkunca
7.3.2018
Faili meçhul suç şüphelisi!
25.2.2018
Seçim güvenliğini yitirmek
22.2.2018
“Devlet Benim”den “Ben Devletim”e!
21.2.2018
Hasetten beslenen kin
18.2.2018
Mısır’da El Sisi, Türkiye’de Erdoğan
13.2.2018
Eşitsizlikler dünyası
11.2.2018
‘Türk halkında savaşa karşı bir hissiyat vardır’!
4.2.2018
Seçimli otokrasiler
31.1.2018
İsrail gibi olmak?
27.1.2018
Savaş ve medeniyet kaybı
21.1.2018
Üç seçim türü karmaşası
17.1.2018
Tiranlık üzerine
14.1.2018
AYM kararı ve istibdat idaresi
11.1.2018
“Ah, Sersemler! Bir Bilseler…”
10.1.2018
Anlamak İstenmeyen durum berrak
7.1.2018
Diktatörlük el kitabı
24.12.2017
Demirtaş kararı ve düşman ceza hukuku
20.12.2017
Milliyetçi, muhafazakâr ve neoliberal Avrupa
18.12.2017
İstibdat rejimi manzarası
13.12.2017
Suriye’de kirli çamaşırlar ortaya çıkıyor
10.12.2017
AB Parlamentosu’nda Türkiye
5.12.2017
‘Tak şak’ davalarında yeni perde açıldı
2.12.2017
İktidar blokunun çimentosu ‘FETÖ’ silahı mı?
28.11.2017
İktidarın şüphelileri
26.11.2017
Çatışmaların Önlenmesi Ödülü Hrant Dink Vakfı’na
21.11.2017
2019’da nereden tam kopuş?
18.11.2017
Diktatörlük, demokrasi, gazetecilik
15.11.2017
Joseph Goebbels’in tavsiyeleri
12.11.2017
Silahlı terör örgütü üyeliği suçu
8.11.2017
Diktatör kime denir?
5.11.2017
Devlet terörü ve adli cinayet
31.10.2017
FETÖ suçlaması
29.10.2017
İktidarın ‘beka sorunu’
24.10.2017
Kürt’e ‘ağır yaptırım’ makbul mü?
21.10.2017
Bir demokrasi kültürü ‘kolaylaştırıcısı’
17.10.2017
Zengin dostu elit tahakkümü
15.10.2017
İşkenceye geniş tolerans zamanı
10.10.2017
‘Kokteyl terör’ terörü işbaşında
8.10.2017
Dinci milliyetçilik
3.10.2017
Yalanın egemenliği
1.10.2017
Türkiye’de ‘laiklik’ laik midir?
27.9.2017
Kürd referandumu, bir turnusol kâğıdı
19.9.2017
İki turlu seçime hazırlanmak
17.9.2017
Yerli ve milli kindarlık, faşizm
12.9.2017
Bütünüyle çökmüş bir dava
9.9.2017
Devlet terörü
6.9.2017
Portekiz’de sol ittifakın başarısı
3.9.2017
Reaksiyoner hınç
1.9.2017
Mevcut Rejim, İktidar veya Devlet Faşist midir?
30.8.2017
Otokrasi: Seçimli mi seçimsiz mi?
29.8.2017
Türkiye cumhurreisliği polis devleti
23.8.2017
İnsan hakları savunucuları hâlâ tutuklu
29.7.2017
Otokratlar bağımsız medya olabileceğine inanmazlar
26.7.2017
Rehin alınan Cumhuriyet çalışanları
23.7.2017
İktidarın rehin alma politikası
18.7.2017
Fransa’da OHAL’den ‘yumuşak despotizme’ geçiş mi?
15.7.2017
Endişeli bir AKP’li portresi
12.7.2017
Bu şiddet rejimi sürekli el yükseltmek zorundadır
8.7.2017
Şimdi yakın tehlike hak savunucuları mı?
4.7.2017
Adalet için açlık grevi
1.7.2017
Barışçı, etkili ve medeni bir yürüyüş
30.6.2017
Uzak Bir Diyardan Terör Gerekçeli İstibdat Manzarası
27.6.2017
Laik zımmi statüsü
24.6.2017
Sadece darbe yaparak anayasa ihlal edilmez
20.6.2017
En büyük parti sandığa gitmeyenler olunca?
17.6.2017
İstibdat idaresi ve Adalet Yürüyüşü
13.6.2017
Aşırı merkezin siyasette vakum etkisi
11.6.2017
Theresa May’in ters tepen hesabı
7.6.2017
Suriye’de bitmeyen kimyasal silah kullanımı
3.6.2017
Tayyip Erdoğan’ın kültür savaşı
31.5.2017
Hem suçlu hem güçlü
27.5.2017
Donald Trump azledilecek mi?
23.5.2017
Parti-devlet başkanını eleştirmek?
21.5.2017
Sivil itaatsizlik hem hak hem görevdir
17.5.2017
Basın ve ifade özgürlüğünde ileri aşama
13.5.2017
Çoğunlukçu tahakküm üzerine
10.5.2017
Fransa’da aşırı merkez zamanı
7.5.2017
‘Ben devletim!’: Bürlesk ve despotik otoriterizm
3.5.2017
Milli Reis dönemi başlarken
26.4.2017
Fransa’da Neoliberal İlericilik Kazanacak mı?
25.4.2017
Sağın ve solun kaybettiği bir seçim
22.4.2017
16 Nisan çöküşün miladı mı?
19.4.2017
Atı alan Üsküdar’dan öteye geçebilecek mi?
16.4.2017
Dayatılan badireye hayır!
11.4.2017
Tek Adam ve Tek Parti güzellemesinde saflar değişti
9.4.2017
‘Hayır’ herkesin geleceğinin güvencesidir
4.4.2017
Gerçeklik çatışması
1.4.2017
Hayır diyenler terörist değilse, zimmî!
29.3.2017
Günümüzde otokrasi üzerine
26.3.2017
Hapse atmasa da toplumdan tecrit ediyor!
21.3.2017
Demokrasi sonrası mahşerin üç atlısı
19.3.2017
AKP ve MHP seçmeninde kararsızlık
14.3.2017
‘Haydut devlet’ nasıl olunur?
12.3.2017
Sosyal-demokrasi ve liberal-milli küreselleşme
7.3.2017
Hollanda’dan ‘sınırları kapatalım’ çağrısı
5.3.2017
16 Nisan’da post-demokrasi oylanacak
1.3.2017
Siyasal travmayı hayır diyerek yenmek
22.2.2017
‘İktidarı bozan kaybetme korkusudur’
19.2.2017
Kolonizasyon insanlığa karşı suçtu!
15.2.2017
Taraflı ‘tarafsızlık’
12.2.2017
Eskiden vatan hainiydi, şimdi terörist oldu!
8.2.2017
‘Ermeni soykırımı’nı inkâr, suç olabilir mi?
6.2.2017
Fransa’da Solu Bölen Kavram: Laiklik
5.2.2017
Tek adam sistemi ve ikircikli AKP’liler
1.2.2017
Yumuşak uzlaşmanın sonu
29.1.2017
Yargısız infaz politikası
25.1.2017
Tarihi tecrübelere dayanarak ‘Hayır’
22.1.2017
Gerçek özgürlük nereden geçer?
19.1.2017
Başkancı muhafazakârmilliyetçi tahakküm
15.1.2017
Ahlaki çöküşün girdabında
11.1.2017
En kötü zaman
9.1.2017
Kesintisiz OHAL ya da Cumhurun Başkanlığı Rejimi
7.1.2017
Paris’te üç Kürt kadın öldürülmüştü...
28.12.2016
İktidardan gitmemek için mi?
25.12.2016
Halep kurtuldu mu, düştü mü?
20.12.2016
Anayasal diktatörlük
19.12.2016
Faşizmin sıradan yüzleri
14.12.2016
İntikam söylemi teröre yarar
11.12.2016
Üç milyar Avro’ya ne oldu?
7.12.2016
Post-gerçekle, nereye kadar?
4.12.2016
Kıbrıs’ta son tango?
2.12.2016
Portekiz’de Sol Koalisyonun Birinci Yılı
30.11.2016
2023 hedeflerinin başına gelenler
27.11.2016
‘Ortaklığı baştan bozamayız!’
23.11.2016
Rahat hareket etmenin bedeli
21.11.2016
Bir Yeni Türkiye İdeali Olarak Belarus
16.11.2016
Milliyetçimukaddesatçı iktidarın kökenleri
13.11.2016
Michael Moore’un öngörüsü ve önerileri
9.11.2016
Yeni Türkiye mamulü bir yaratık
6.11.2016
İslamcımilliyetçi blok işbaşında
2.11.2016
Gidişat hızlanıyor!
30.10.2016
Tarih tekerrür mü edecek?
26.10.2016
Diktatörlüğün turnusol kâğıdı
23.10.2016
Plebisite dayanan diktatörlükler
19.10.2016
Plebisiter diktatörlük ya da yerli faşizm
12.10.2016
Fransa’da OHAL tuzağı, Türkiye’de OHAL lütfu
9.10.2016
Keyfi yönetime karşı direniş hakkı
5.10.2016
İrredantizm üzerine
2.10.2016
Milliyetçi-İslamcı irredantizm ve örfi hukuk
28.9.2016
Güçlünün devleti güçlünün hukukudur
25.9.2016
Nihat Tuna’nın ardından
21.9.2016
Donald Trump seçimleri kazanabilir
18.9.2016
FETÖ/PDY iddianamesinin kör açısı
14.9.2016
Keyfi yönetim ve Zübük
8.9.2016
‘Bindik bir alamete...’
4.9.2016
Allah’ın lütfu, şok politikası
2.9.2016
Burkini Karşısında Kimlikçi Laikçilik
31.8.2016
Bir hınç ve şiddet tarihi
28.8.2016
Üst akıl muamması!
24.8.2016
IŞİD’i perdelemenin siyasal sorumluluğu
21.8.2016
Dünden bugüne cadı avı
17.8.2016
Terörden başka örgütlü suç olamaz mı?
15.8.2016
Yurtdışında darbeyle ilgili şüphelerin nedenleri
31.7.2016
Düşman ceza hukuku görev başında
27.7.2016
Darbeyle ilgili organize belirsizlik
19.7.2016
İç savaş, darbe ve otokrasi üçgeninden çıkmak
13.7.2016
Mülteci mümkün değil, vatandaşlık verelim!
10.7.2016
Sünni muhafazakâr kuşatma ve otoriter şiddet
8.7.2016
Panama Belgeleri: Yokmuş Gibi Yapma Zamanı!
6.7.2016
Total devlet ve önder
3.7.2016
İktidarın katliamlarla ilgili sorumluluğu
28.6.2016
Güvensizleşen AB’de insani güvenlik ihtiyacı
26.6.2016
AB’de genişleme değil, daralma zamanı!
22.6.2016
Tarihi rövanş hırsı ve muhafazakâr restorasyon
18.6.2016
Fransa’da ‘sol’ sola karşı
15.6.2016
Terörle iktidara üstü kapalı destek
11.6.2016
Hama’nın inleyen su çarkları
8.6.2016
Sağcı otoriter popülizmler ve İslamcı faşizm
5.6.2016
Holokost’un faillerinin çocukları konuştu
1.6.2016
Faşizm, diktatörlük ve geçiş dönemi
30.5.2016
Her şey açık ve net!
25.5.2016
Susun, Kılıçdaroğlu’nun bir bildiği var!
17.5.2016
Otoriterizm ötesine gidiş
14.5.2016
Davutoğlu geldiği usulle gönderildi
6.5.2016
Yerli ve milli destan yazımı
4.5.2016
Özgürlükçü laiklik
29.4.2016
Otoriter demokrasi uyumlu AB’ye doğru
27.4.2016
Yalan, inkâr ve aldatma rejimi
22.4.2016
CHP yönetimine ne göründü?
20.4.2016
Bektaşi’nin gözüyle İnsan Hakları Raporu
8.4.2016
Her şüpheli cezaevini tadacaktır!
6.4.2016
Uluslararası finansın kirli çamaşırları ortaya saçıldı
31.3.2016
Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız liderdedir!
30.3.2016
‘Can isimli şahıs’ hep olağan şüpheli
26.3.2016
Görüşülmesi reddedilen barış ve demokrasi
23.3.2016
Demokratur
18.3.2016
Siyaseten terör suçu ve totalitarizm
16.3.2016
Kaostan hayır bekleyenler
11.3.2016
İnsanlığa karşı suç
8.3.2016
Otoriter rejimden daha ileri!
4.3.2016
İşkenceye müsamaha zamanı mı?
1.3.2016
Rastlantısal hukuk devleti bile ona lüks geliyor
29.2.2016
“Meclisten Atmak Yetmez, Ülkeden Kovulmalılar!”
23.2.2016
Bitmeyecek şiddetin ufkundayız...
18.2.2016
Güvenlik Konseyi’nde Türkiye kazandı mı?
16.2.2016
Artık hercümercin pivotuyuz
9.2.2016
Aşındırma siyaseti ve Bonapartist darbe
8.2.2016
1924 Anayasası TTBS mi?
4.2.2016
AB’nin yerine getiremeyeceği vaatleri
2.2.2016
Demokrasi açısından ilkesel beş tespit
27.1.2016
Yüzyılda bir olan durgunluk dönemi
22.1.2016
İslami parlamenter monarşi manzaraları
20.1.2016
Cumhurbaşkanı’nın sorunlu sorumsuzluğu
15.1.2016
Hangi halk ve hangi yönetim biçimi?
12.1.2016
Devlet şiddeti ve siyasal şiddet döngüsü
7.1.2016
Meydan okuma siyaseti
6.1.2016
Teşkilatı Mahsusa ruh hali
4.1.2016
Ümmetin Sesi ve Usta Kalemi
29.12.2015
Siyasal alana dönüş çabası önemsenmelidir
24.12.2015
Tarihin tekerrürü kader midir?
22.12.2015
‘Faydalı hukuksuzluk’ bezirgânları
18.12.2015
‘Özyönetim devrimi’: Demokratik siyasetle mi, silahla mı?
15.12.2015
Fransa uçurumun kenarında durdu
10.12.2015
Portekiz’de sol ittifak hükümeti
8.12.2015
Fransa’da aşırı sağ normalleşirken
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive