A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Ev’in halleri, mekan, yazar odaları ve George Perec


12.04.2020 - Bu Yazı 19911 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Dışarda henüz olgunlaşmamış şeftaliyi kıskandıracak güzellikte alacalı renklerin gökyüzünü kuşattığı bir bahar sabahına uyanacağını biliyorsun. Ama bu uyurgezer bilinç hissizleşme arzuna mani değil. Odan dünyanın kalbi gibi atıyor. Sen bu uğultulu sesi rüyanda işitiyorsun. 

Daha birkaç gün önce sokakta belli bir mesafeden selamlaştığın yüzlerin solgun ifadeleri hafızandan siliniyor. Sokakta enginar soyan satıcının nasırlı elleri, her gün kahve içtiğin dükkanın neşeli patronu, markette para öderken bakışlarını kaçırdığın kasiyerin kederli gözleri, okul bahçesinden gelen tiz çocuk çığlıkları, komşunun gıcırdayan parke sesi odana dolmuş.

Biraz sonra uyanıp bir süre tavandaki çatlaklara, özgürlüğüne kavuşmak için cama çarpan sineğe, komodinin istenmeyen hatıraları çağıran tozlu yüzeyine, tek başına duran mahsun bir terliğe, ne kadar yaşarsan yaşa okumaya ömrünün yetmeyeceğini bildiğin kitap duvarına, akşamdan kalma buğulu şarap kadehine bakıp uykunun merhametli koynunda kaybolmak istiyorsun. 

Ama bu imkansız. Kuşlar hayatın kesintisiz, zamansız, coşkulu bir nehir olduğunu hatırlatmak ister gibi cıvıltılarla, isyankar haykırışlarla ötüyorlar. Kırlangıç fırtınası yaprakları hışırdatıyor. Biraz sonra kalkıp pencerenden manzaranı karartan çatılara, yamuk teraslara, dar balkonlara, önünde uzanan beton yığınına, kapalı dükkanların kirili kepenklerine, sokağa dağılmış çöplere bakıp iç geçireceksin. Belki tabiatın yatıştıran dinginliğini, ağaçların sessiz dostluğunu özleyeceksin. 

Ama şimdi “yuvam” dediğin evindesin. Umut edecek bir şeyin kalmayana dek hayatını sabırla inşa ettiğin bu mekanda umut etmeye devam edeceğini biliyorsun. Ev, eşyaları, kokusu, anı parçacıkları, arzularını, korkularını, zaaflarını hatırlatan derin sessizliğiyle dünyadan kaçıp sığınabileceğin bir “yer”e sahip olduğunu söylüyor. 

Bugünlerde, herhangi bir evde, odada, benzer bir duyguyla uyanacağını hayal ettiğim bu girizgahı, George Perec’in “Uyuyamayan Adam” novellasından esinlenerek yazdım. Bana göre yazarın en çarpıcı kitabı olan bu derinlikli anlatı, insan, ev, hafıza mekanları, varoluş arasındaki ilişkiyi sade ve çarpıcı bir dille anlatır. Kendi deyişiyle gelip geçicilik, yıpranma, bezginlik ve doygunluk duygularını tanımlamaya çalıştığı bu metin, okuyana yaşadığımız mekanların şehir hayatıyla ilişkisini de yansıtıyor. İnsanların uzağında, kalabalığa karışmayan bir hayat biçiminin tahayyülü gibi de okunabilir. 

Proust’un nehir romanı “Kayıp Zamanın İzinde”nin ilk paragrafından yola çıkarak tasarladığı bu roman, sert bir kayıtsızlığın, hiçbir şeyin sarsamadığı bir kıpırtısızlığın, iptal edilmiş dingin bir yaşamın sesidir aynı zamanda; 

“Yağmurlar geliyor. Evden hiç çıkmıyorsun, odandansa nadiren. Gün boyunca yüksek sesle okuyorsun, metindeki satırları parmağınla izleyerek, tıpkı çocuklar gibi, yaşlılar gibi okuyorsun, ta ki sözcükler anlamlarını yitirene dek, en basit cümle çarpık, anlaşılmaz olana dek…Odan ıssız adaların en güzeli, Paris ise kimsenin hiçbir zaman aşamadığı bir çöl. Bu dinginlikten, bu uykudan, bu sessizlikten, bu uyuşukluktan başka bir şeye ihtiyacın yok”. 

Peki, Proust’u, Perec’i, yazarları, sanatçıları farklı çağrışımlarla kuşatan mekan duygusu paylaşılabilen bir anlam bütünlüğünde buluşabilir mi? İnsanın evle kurduğu bağın hayatındaki karşılığı nedir? Ev neresidir? “Yuva” diye adlandırılan mekanlar hangi ölçülere göre şekillenir? Neden hep oraya dönülür? Beğenilerimize, hayatın dayattığı koşullara göre inşa edilen evler, yuvalar, mekanlar duygularımızı, ilişkilerimizi nasıl etkiler? 

Cevabı müphem bu soruların herkese göre değişen farklı veçheleri var. Ev, mahremiyet, özgürlük, tenhalık, dürüstlük, samimiyet, yabancılaşma, kayıtsızlık, korku, teslimiyet, güvenlik gibi pek çok kavramla birlikte eşyanın insandan fazla yaşayan ruhuyla insana   “kim olduğunu” hatırlatır öncelikle. 

Eşyalar, evleri, ait hissettiğimiz mekanları tasarlama tercihimiz, kayıp hatıraları, benliğin eksik parçalarını bulma serüveni aynı zamanda. Pazar günü ev ödevi yaparken yan odadan belli belirsiz işitilen cızırtılı radyonun sesini hatırlamak, sadece misafir geldiğinde dolaptan çıkarılan antika br fincanı saklamak, bozuk bir musluğun tıpırtılarıyla geçmişe gitmek, odun sobasında pişmiş bir yemeği özlemek, eski bir traş losyonunun ya da parfümün sindiği kazağı koklayarak ürpermek hakiki bir ev duygusudur aslında. O karmaşık duygu yumağının içinde koyu bir sıkıntı, kalabalık bir evde hissedilen yalnızlığın burukluğu ve geri dönüşü mümkün olmayan yakıcı bir özlem de var. 

Sadece çocukluk evi değildir özlenen. Gelecekteki evini de özler bazen insan. Fazla hareket etmekten ya da hareket edememekten yerleşemediği yer onun hayali evidir. George Perec, “Mekan, Feşmekan” başlıklı derlemesinde, yatak, oda, daire, apartman, sokak, mahalle,  şehir, sayfiye, ülke, dünya gibi nesne ve kavramların mekanla, kendi projeleriyle, sınırla, hafızayla ilişkisi üzerine düşünüyor ve soruyor; 

“Bir odada ikamet etmek ne demektir? Bir yerde ikamet etmek o yere sahip olmak mı demektir? Bir yere sahip olmak ne demektir? Bir yer neden ve nerden itibaren bizimle beraber olur? Plastik pembe bir leğenin içinde üç çift çorabı yıkadığımız zaman mı? Bir tüpün üzerinde spagetti ısıttığımız zaman mı?”

Perec’ten devamla soralım; Bir oda, bir yer, bir mekan ne zaman “yuvamız” olur? Bugünlerde “evde kal” çağrısına isteyerek veya zorunlu olarak uyanların ev tasavvuruyla, hücresindeki pencereden uzaktaki bir çatıda yuva yapan kırlangıçları izleyen mahkumun ev algısı nasıl buluşur mesela? Hastane odası, havaalanı, bekçi kulübesi, depo, kulis, sinema salonu, kütüphane, mülteci çadırı veya şöför koltuğunu “ev” kılan hakim duygu o mekanla kurduğumuz aidiyet ilişkisiyle ilgili. 

John Berger, ‘A’dan X’e’ isimli romanında, zulme direnen aşkın “yuvasını” anlatır. Cezaevinde yaşayan sevgilisine o güçlü ev duygusunu son mektubuyla hatırlatıyordu; 

“Şimdi son misafir de gitti ve pencere pervazındaki bahçen ilk ışığı haber veriyor. Dışarda kuşlar avaz avaz ötüşüyor. Sessizliği dolduruyorlar, ölülerin geride bıraktığı sessizliği. Çoğunlukla katlanılmaz oluyor o sessizlik…Yine de bu sessizlik, inan bana şefkatle astarlanmış. Buna şüphen varsa, kuşların yaptığı yuvaların içine parmağınla dokunduğunda ne hissettiğini hatırla. O yumuşaklık, o şefkat, sonsuz seferlerin, mücadelelerin, aynı zamanda da yüzlerce yıl sadece esnek, dirençli ve güçlü şeyler inşa etmekle öğrenilmiş kurnazlığın sonucudur. Bir dokun…Sana dokunmak için bir dakika bekledim. Sonra uyuyacağız. Uyku ilk evimizdir, çatısız, duvarsız, yatakısız. Diğerleri sonradan gelir, uykunun verdiği ilhamla. Bu gece, doğum günümden sonraki gece, seni ilk evimize alıyorum sevgilim. O devasa kapının altından atıyorum, beni içinde bulacaksın”. 

Yuva, ev dediğimiz yer, ruhun ihtiyacını fiziksel koşullardan ziyade haya gücüyle beslediği bir “rüya” çoğu zaman. Edebiyatçıların başka hayat ihtimallerini yazdıkları odalar, onları dışardaki dünyanın “sıradanlığından”, çaresizliğinden, sıkıntısından koruyan sığınaklar. İçlerindeki farklı kişilikleri özgürce konuşturabildikleri, kendilerini öteki benliklerinden de koruyan mağaralar. 

Yıllar evvel Proust hakkında yazılmış bir romanı okurken (Proust’un Paltosu) onu olduğu gibi odasında görmüştüm. Astım hastası olduğu için çocukluğundan beri “evim” dediği odasından çıkmayan, eserlerini odasındaki yatağında yazan romancının odası bu anlamda özeldir;

“Biraz sonra ölümü kendisiyle yakın ilişki kurmak isteyen “aşırı düşkün kiracı” olarak tarif eden yazar, o sandalyeden kalkıp yazın bile çıkarmak istemediği paltosuyla yatağına uzanacak. Ölüme meydan okuyan eserlerini bitiremeyeceğinden korkarak dizlerini usulca karnına çekecek. Muhtemel bir astım krizinin gelmemesi için kaloriferleri kapatmış. Yüksek kemerli pencerelerden keskin buz saçakları sarkıyor. Aralarından süzülen ayın mavi ışığı satenden yatak örtüsünü aydınlatıyor. “Bu gece son sözcüğünü yazdım, artık ölebilirim” diyeceği o günün hayalini kuruyor belki de.

Proust oracıkta o kırılgan bedeniyle sisli hülyalarda dolaşırken, meraklı bakışlarım yavaşça armut ağacından yapılmış masasına kayıyor. Üzerinde rastgele atılmış kırçıllı, kirli eldivenleri, açık kalmış not defteri ve ağır ciltler duruyor. Altından minik bir kravat iğnesi ve redingotunun tek düğmesine iliştirdiği beyaz gül, o yığının içinde yazarın zarafetini hatırlatırcasına tebessüm ediyor. Domuz derisinden bastonu yatağın pirinç başına yaslanmış. Gide’e yazılıp gönderilmemiş bir not kendi etrafında dönerek tozlu halının üzerine düşüyor. Durağan nesnelerin yorgun hareketini işitiyorum. Eşyalar onun söyleyemediklerini anlatıyor sanki”. 

Yazarın odasını nesnelerle ilişkisi üzerinden böyle hayal etmiştim. Ne kadar çok yazar varsa o kadar çok “yazı odası” ya da “yazı evi” vardır. Dolayısıyla belirgin bir ev duygusundan söz etmek mümkün değil. Romancı Toni Morrison, öğrencilerine yaratıcılık açısından en iyi durumda bulunmalarını tavsiye ediyordu; 

“Kendilerine şu soruları sormalılar; İdeal odam nasıl bir yer olmalı? Orada müzik duyuluyor mu? Yoksa sessizlik mi hakim? Hayal gücümü dışa vurmak için ihtiyacım olan şey ne?”. 

Yazarın ihtiyaç duyduğu “şey” de haliyle epey değişken. Sebald çok sevdiği İsviçreli yazar Walser hakkında yazdığı harikulade denemeye şöyle başlar;

“Hiçbir yere yerleşmedi, en ufak malı mülkü dahi hiç olmadı. Ne evi vardı ne uzun süreli dairesi, tek bir mobilyası olmadığı gibi kıyafet namına da olsa olsa bir günlük bir de yabanlık elbiseye sahipti. Yazarların zanaatlarını icra etmek için gerek gördüğü şeylerden bir tanesine bile benimdir, demedi. Kitaplara gelince, sanıyorum kendi yazdıklarına bile sahip değildi”. 

Walser’in hayat hikayesinde bıraktığı izler silik olsa da, otel odasında, sona doğru sanatoryumda yazdıklarıyla 20. yy’ın ve modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak anılıyor bugün. 

Yazarın “yuvası” yazdığı mekanlardan fazlasıdır. Yine de yazarları çalıştıkları mekanlarla buluşturan, onları daha berrak görmemizi sağlayan büyülü bir ruh dolaşır o evlerde. Virginia Woolf, “Büyük Adamların Evleri” başlıklı makalesinde o incelikli bağı tarif ediyordu; 

“Bizi Dickens’ın evine, Johnson’ın evine, Carly’ın evine ve Keats’ın evine götüren şey hiç de uçarı bir merak değildir. Biz bu kişileri evlerinden tanırız”. 

Yazarların evlerine, eşyalarına kendi damgalarını vurduğunu söyleyen Woolf, şair Keats’in evini hayal ediyor; 

“Düş gücü, insanın gözünün önünde sahneler canlandırmıyor. Burada yenilip içildiğini; insanların içeri girip çıktığını, çantalarını yere koyduklarını, paketlerini bıraktıklarını; ovarak, fırçalayarak temizlik yaptıklarını kirle ve dağınıklıkla savaştıklarını ve bodrumdan yatak odalarına ve su kapları taşıdıklarını düşünemiyor insan. Yaşamın bütün akışı sessizleşmiş. Evin sesi, rüzgarda hafifçe birbirine dokunan yaprakların ve bahçede kımıldanan dalların sesleri. Yalnızca bir varlık - Keats’in kendi varlığı - yerleşmiş buraya”. 

Evler, varlıklarıyla iz bırakanların ruhuyla hayat bulur. Yazıya başlarken andığım Perec, o mekan ruhunu anlatırken insanın hareketsizliğinden şikayet ediyordu; 

“Hareket etmeyi kabul etmemiz için son derece vahim olayların gelişmesi gerekiyor. Savaşlar, kıtlıklar, salgın hastalıklar”. 

Belki bu yüzden yaşadığımız evlere ölesiye bağlanıyoruz. Yine de dediği gibi büyümenin, yaşlanmanın sonra tekrar çocuklaşmanın tarihi olan mekanlar kırılgan. Hatıraları da zamanla ihanet ediyor. Ev, insandan daha uzun yaşayan eşya, kendi hikayeleriyle küçük işaretler bırakıyor sınırlı hayatlarımıza. 

Evsiz göçmenler, ev bildikleri sahillere, ormanlara, terk etmek zorunda kaldıkları çadırlara battaniyeler, iple bağlanmış valizler ve kırık oyuncaklar bırakıyorlar. Ve biz şimdi hep beraber kendi üzerine kapanan tuhaf bir yalnızlığın pençesinde, çoktandır manasını unuttuğumuz ‘ev’de, kök saldığımız eski bir duyguya tutunarak birbirimize,

İnsanın evi neresidir, diyoruz. Ev sessiz merhametiyle cevap veriyor; Onu derinden hissettiğin, senden sona hikayeni dünyaya anlatacak yer. 

  • UyuyanAdam - George Perec, Çev. Sosi Dolanoğlu / Metis Yayınları 
  • Mekan FeşMekan - Everest Yayınları, Çev. Ayberk Erkay / Everest Yayınları 

Facebook Yorumları

reklam
12.04.2020
‘Ev’in halleri, mekan, yazar odaları ve George Perec
9.03.2020
Virginia Woolf, Maya Angelou ve yazının kadın sesi
24.02.2020
Irkçılığın kökeni, Yeraltı Demiryolu ve Whitehead
10.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
27.01.2020
Rilke, Zweigın soylu vedası ve nergisler
23.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
2.12.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
19.11.2019
Victor Jara, umut ve Yarım Kalan Şarkı
12.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu Çarpıtma Sanatı ve Vasquez
4.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
21.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
7.10.2019
Ötekilerin yolculuğu ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
Son tetikçi Hitlerin düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
14.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü Jakop Von Gunten ve Robert Walser
22.03.2020
‘Korkunun Felsefesi’, gelecek umudu ve Svendsen
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive