A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt


9.02.2020 - Bu Yazı 782 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İnsan yazmadan yaşayabilir belki ama okumadan yaşayabilir mi? 

Okumayı söktüğümüz ilk andan beri sadece harflerin değil karşılaştığımız bütün işaretlerin şifresini çözmeye, gizledikleri “sırları” keşfetmeye çalışırız. Bu içine doğduğumuz hayatın belirsizliğiyle baş etmenin yollarından biri.

Alberto Manguel, “Okumanın Tarihi” adlı kitabının başında çocukken tecrübenin kendisine önce kitaplar aracılığıyla geldiğini hatırlatıyordu. Okur yazar toplumlarda kitaba “tapınan” herkes az çok böyle büyür. Önce işlenmiş, şekillendirilmiş sınıflandırılmış bilgiye, düşünceye ulaşıyor sonra onları bizzat yaşıyor ve öğrendiklerimizi karşılaştırıyoruz. Dünyayla önce kitaplar aracılığıyla tanışıyoruz aslında. 

O ilk okuma maceraları, eğer iz bırakıyorsa kitaplar okuyanların istedikleri zaman sığınabilecekleri kalıcı yuvaları oluyor. Walter Benjamin’in dediği gibi, ilk kitapların bize ne ifade ettiklerini hatırlamak için önce kitaplara ilişkin bütün bildiklerimizi unutup onlara kendimizi açarken duyduğumuz hevesi hatırlamamız gerekiyor belki de. O hevesin coşkusu, daha sonraki okuma haritamızı da şekillendiriyor çünkü. 

Kitapları okuma, onlar hakkında düşünme ve anlama biçimimiz, zaman içinde bir nesne olarak hayatımıza eşlik eden kitaplarla ilişkimizi belirliyor. Ben “kitapların” değiştiren, dönüştüren, yıkıma uğratan, ayartan hikayelerini anlatan yazarları okumayı seviyorum. Her yeni okuma, daha önce okumaların üstüne eklendikçe katmanlar arasındaki duygular ve düşünceler biraz daha esniyor ve zamanın çökeltisiyle hakiki doğrularına ulaşıyorlar sanki. Böylece okumanın tarihi de, okuyanla birlikte değişiyor. 

Sadece içerikleri değil, sahiplerine ulaşıp bir gün yok olana kadar sürdürdükleri, daha sonra başka bir “şeye” dönüşerek tekrar canlanan kağıtların tuhaf maceraları da ilgimi çekiyor. Orada sanatın yıkarken “yaratan” büyülü gücünü görüyorum. 

20. yy’ın önemli ve en sıra dışı edebiyatçılarından biri olarak kabul edilen Çek yazar Bohumil Hrabal’ın hem onlardan biri olduğunu hem de edebiyata meydan okuma biçimiyle farklı bir yerde durduğunu “Gürültülü Yalnızlık” adlı tuhaf romanını okumaya başlayınca fark ettim. 

Hidrolik presinde yıllarca atık kağıt ve ıskarta kitap presleyerek mürekkep yalamış bilge ve berduş bir adamın kitaplarla, geçmişle, halesini yitirmiş dünyayla trajik ve komik “aşk hikayesi” diye tarif edilen bu novella, bana göre öncelikle “yıkımın ve hiçleşmenin” sanatsal, edebi tezahürlerini gösteren çok dikenli bir metin. 

İhtiyar presçi Hanta’nın işe yaramadığı sanılan kağıtlarla dolu mahzeninde kurduğu hayaller, hatıralara tutunarak hayatta kalma biçimi, Prag birahanelerinde içerken kalabalıkta yalnızlaşması, insanın yeryüzündeki yolculuğunu “kayıp kitaplarla” anlatma arzusunu doğuruyor; 

“Otuz beş yıldır kitapları ve atık kağıtları baltalıyorum ve on beş kuşaktır okuma yazma bilen bir ülkede yaşıyorum; dile getirilemez sevinçleri, onlardan daha şiddetli acıları taşıyan imgeleri ve düşünceleri sabırla kafada biriktirmenin ezelden beri bir alışkanlık, bir takıntı olduğu eski bir krallıkta oturuyorum, sicimle güzelce bağlanmış bir balya düşünce için canını bile vermeye hazır insanların arasında yaşıyorum” diyor kitabın anlatıcısı. 

Hanta, vakit öldürmek, eğlenmek ya da kolay uyumak için okuyanlardan değil. “Sonsuz bir uykuya dalmamak” için sürekli elinden geçen kitapları okuyor. Metinlere daha kolay nüfuz edebilmek için içiyor. Yazar daha en başında, anti-kahramanının toplumdan uzaklaşmış ayrıksı duruşunu okura gösteriyor; 

“Yazmayı bilseydim, insanların en büyük mutsuzlukları ve en büyük mutlulukları üzerine bir kitap yazardım. Kitaplardan öğrendim ki gökler insancıl değil, ne gökler insancıl ne de aklı başında bir insan öyle; insanlar insancıl olmayı istemediğinden değil, bu durum sağ duyuya aykırı da ondan. Ellerimin altında, hidrolik presimde nadir bulunan kitaplar ölüp gidiyor. Bu akışı engelleyemiyorum. Artık müşfik bir kasabım ben. Kitaplar bana yakıp yıkma zevkini ve mutluluğunu aşıladı”. 

Yazarın vurguladığı “yakıp yıkma zevki”; atık kitaplardan oluşturduğu balyaları, ressamların reprödüksiyonlarıyla (Rembrandt, Monet, Manet, Klimt, Cezanne) sarmalayıp, içlerine Goethe, Hölderlin, Nietzsche, Kant, Sokrates, Aristoteles, Hegel, Schopenhauer, Novalis, Sartre, Camus ve sevdiği diğer yazar ve düşünürlerin eserlerinden birer tane koyup benzersiz bir yapıta imza atmak. Hayatı hiçleştirerek öldüren herkesi estetik bir yıkım hazzıyla cezalandırmak. Büyük felaketlerin hem sanatçısı hem seyircisi olmak. Bir kitaba gömülerek başka bir yere gitmek, daha güzel daha “gerçek” bir dünya inşa etmek. Yıkarak, yok ederek yaratmak. 

Dünyada da epey ses getiren bu çarpıcı monoloğun başka dertleri de var ama yazarın “otobiyografik baş yapıtı” diye anılan kitabın yazma nedenini kavramak için yazarın hayat hikayesini bilmekte fayda var.  

Hrabal üç yaşına kadar anneannesi ve dedesiyle yaşıyor. İyi bir hikaye anlatıcısı olan ve sonradan kitaplarında yer verdiği dayısı Pepin hayatını değiştiriyor. 1934’te hukuk eğitimine başlıyor. 1939’da savaş çıkınca ara vermek zorunda kalıyor. Nazi işgali bitene kadar küçük bir kasabada demiryolu işçiliği ve memurluğu yaptıktan sonra 1946’da hukuk diplomasını alıyor ama hayatını kazanmak için farklı işlerde çalışıyor; 

Sigortacılık, satıcılık, metal işçiliği, tiyatroda sahne görevlisi ve bu kitapta alegorik bir anlatımla hikaye ettiği kitap işçiliği. Bu dönemde Prag’ın yeraltı sanat ve edebiyat çevrelerine katılıyor.48’de şiirlerini topladığı ilk kitabı ’Kayıp Sokak’ yayımlanıyor. Sinemaya da uyarlanan ve yabancı film Oscar’ını alan ‘Sıkı Kontrol edilen Trenler’ 65’de çıkıyor. Daha sonra basılan bütün kitapları 1968’de Prag Baharı’yla yasaklanıyor. 70’den 89’a kadar kitapları samizdat (yeraltı) baskılarıyla yayımlanıyor. Kitapları çevrilip dünyaya da tanınmaya başladığı dönemde, vaktini yine bu kitapta resmettiği birahanelerde ve kedileriyle yaşadığı kır evinde inzivada geçiriyor. 97’de Prag’da kaldırıldığı hastanede güvercinleri beslerken pencereden düşerek veya atlayarak ölüyor. 

Kitabı okuyacak olanlar, yazarın hikayesinin “ hakiki sonuna” kendi yorumlarıyla karar verecektir. Hrabal’ın bu metinde kişisel, farklı okumalarla kitapların hayatlarının da değişebileceğine vurgu yapması, romanı kendi çağının ötesine taşımış. 

Romanın kahramanı Hanta, ömrünü karanlık bir mahzende yasaklanmış kitapları presleyip imha etmekle görevli bir işçi. Savaş öncesinde başladığı bu “pis görevi”, Nazi işgali sırasında ve sosyalist dönemde de sürdürüyor. Bu imha işindeki tezat, yani kitaplara düşman olduğu için değil de çok sevdiği için yok etme tutkusu, romandaki diğer çelişkilerle tamamlanıyor. Trajedi ve neşe, hayranlık ve aşağılama, kalabalık ve yalnızlık, hafiflik ve ağırlık, mizah ve melankoli onun “varoluşsal” hezeyanlarında canlı, isyankar ve simgesel diliyle vücut buluyor. 

Kitabın sonunda Çek yazar Vaclav Jamek’in yazara ve eserlerine dair genel bir değerlendirmesi var. Orada, kitapları imha eden işçinin görevinin, cellatların toplama kampındaki esirleri kendi ölümleri yolunda işbirliğine zorladığı o korkunç işi uzatmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Ona göre faşizm Hanta’nın benliğinin en derinlerinde varlığını sürdürüyor;

“Bir tek Hanta bilir yapıtının ne olduğunu. Auschwitz’ten sonra yapıt sonsuzluktan vazgeçmiştir”. 

Yazar gerçek olup olmadığı beli olmayan hatıralarına ve hayallerine döndüğünde, ismini bilmeden aşık olduğu bir çingene kızını sevişini anlatıyordu; 

“Burada böyle sonsuza kadar yaşamaktan başka bir şey istemezdik, sanki uzun zaman önce her şeyi söylemiştik birbirimize, sanki, dünyaya birlikte gelmiş, birbirimizden hiç ayrılmamıştık.…Çok sonra, epey sonra öğrendim ki Gestapo öbür çingenelerle birlikte onu da alıp götürmüş, toplama kampına göndermiş; bir daha geri dönmedi, Majdanek’te bir yerlerde ya da Auschwitz’de bir fırında yakılmış olması gerek…Savaştan uzun zaman sonra, mahzenime yığınla Nazi yayını geldi; küçük Çingenemin tatlı sonatının aydınlığında neşeyle presliyordum hep aynı konuyu işleyen tonlarca kitabı ve broşürü;…coşkuyla tezahürat yapan, hepsi de selam duran ihtiyarlar, işçiler, köylüler, SS’ler, askerler vardı fotoğraflarda, canla başla kendimi işime vermiş, hidrolik presimin teknesinde Hitler ve maiyetini yok ediyordum”. 

İhtiyar presçi, faşizmin sembollerini yıkıp aynı zamanda sevdiği kitapları kendi yöntemleriyle yeniden yaratırken, iki dünya arasında dengede durmaya çalışan bir uyur gezer gibi sayıklıyordu. Dengesizlikten, uyumsuzluktan, üzerini örttüğü yalnızlığından, pres makinesinin uğultulu gürültüsünden korkmadığı için umutsuzluğunu biteviye dönüştürüyor, yıkımı yüceltiyordu. Mahzeninde farelerle birlikte okuduğu ve vedalaşmak zorunda kaldığı yazarların eserlerinden zihinine süzülenler, “parçalanmanın” hayatı kusurlu yapmadığını söylüyordu belki ona.  

Hanta, hayallerini, hatıralarını “şimdiki zamanın” içinde hoyratça erittiği duygularla daha iyi kavrıyor. Orada, yeraltındaki mahzende içerek kitap okurken, hayatı her zamankinden daha berrak görüyor. Felakete gözünü kırpmadan soğukkanlılıkla bakacak, duygularını bastıracak gücü kendinde bulduğunda, yıkımdaki güzelliği kavramaya başlıyor. Kendi kulağına fısıldıyor; 

“Rimbaud’nun sözlerinin ne kadar doğru olduğunu anladım, düşünce mücadelesi herhangi bir silahlı mücadele kadar korkunçtur”. 

Ara sıra Kant’ın ‘Gökler Kuramı’nı okumak için mola veriyor. İçinden küçük bir cümle bulup onu akide şekeri gibi emiyor. Baskı kokusunu içine çekiyor. Bazen cümleleri Homeros’un kehanetiymiş gibi okuyor. Ve hep o kalıbı farklı şekillerde tekrar ediyor; 

“Gökler insancıl değil ama o göklerden daha fazlası var kuşkusuz, uzun zamandır unuttuğum, belleğimden büsbütün sildiğim şefkat ve sevgi”. 

Hrabal’ın diğer kitaplarını okumadım ama bu masalsı trajedi onun doğal edebiyat sezgisine dair sağlam bir fikir verdi bana. Kağıtları preslerken hayatı boyunca harflerin kirine pasına bulanan, giderek okunmayan ansiklopedilere benzeyen, okuduklarıyla kendi düşüncelerini ayırt edemeyen ihtiyar Hanta kişisel okuma tarihime derin bir çentik attı. Düşüncelerle dolu bir yalnızlığın içinde yaşamanın ne olduğunu onunla br kez daha düşündüm. 

Okurken onun gibi düşüncelerin içimde alkol gibi eriyip dağılmasını, damarlarımın köklerine kadar yayıldığını hissettim. 

Henüz bilmediğim şeyleri açıklayacaklarını umduğum kitapların birgün yok olacağını düşünüp üzüldüm. Gerçeği daha net görebilmek için gözlerimi sıkıca kapattım. Ve dayanabileceklerinden daha fazlasına maruz kalan insanları hatırlayalım diye size onun bu ürkütücü “masalını” anlattım. 

Kendi “gürültülü yalnızlığımla” baş başa kaldığımda, kitabın sessiz kahkahalarını duyuyordum hala. Preslerde ezilen milyonlarca kitap, tıpkı insanlar gibi yazgılarından kaçamadıklarını haykırıyordu. İşte o vakit neden kitaplara ve edebiyata tutunduğumuzu hatırladım; 

Kitapları yakıp yıkmak isteyenler, insanları toplama kamplarında fırınlara gönderenler, beğenmedikleri düşünceleri susturmak için baskı ve şiddet uygulayanlar, hafızayı, yaşanmışlığı, kitaplarla derinleşen yaşamsal tecrübeleri presleyip yok edemiyorlar. 

Edebiyat, hayattan çaldıklarını kendi diline çevirerek insanlığı yıkımdan koruyor. Yazmak, insanı kendi egosundan, hiçleşmekten uzaklaştırıyor. Kitaplar değişip dönüşürken zamanın geçip gidişini de sükunetle onaylıyor. O vakit “gökler insancıl olmasa da” masum bir kitap celladı olduğu için sürekli kendinden özür dileyen Hanta’nın sesi asırlardan süzülüp hakiki yerini buluyor;  

“…Sanki presimde ezilen klasiklerin kafataslarını ve kemiklerini öğütüyor gibi olurdum. Sanki Talmud’daki şu cümle söz konusuydu: “Zeytine benzeriz biz, en iyi tarafımızı ancak ezilince veririz.”

* Gürültülü Yalnızlık - Bohumıl Hrabal, Çev. Elif Gökteke / Notos Kitap 


Facebook Yorumları

reklam
23.02.2020
Irkçılığın kökeni, 'Yeraltı Demiryolu' ve Whitehead
9.02.2020
‘Gürültülü Yalnızlık’, Hrabal ve kitaplara ağıt
26.01.2020
Rilke, Zweig'ın soylu vedası ve nergisler
22.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
30.11.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
18.11.2019
Victor Jara, umut ve 'Yarım Kalan Şarkı'
11.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez
3.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
20.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
6.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
13.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive