A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen


22.12.2019 - Bu Yazı 1896 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Hayatı yaşanılan dönemin ruhuyla yorumlamak rahatlatıcı bir kaçış. Oysa bizi biz yapan hikayelerin tümünde ortak bir zihin ve akışkan bir tarih bilinci var. Düşünceler, duygular, hatıralar bir meşe palamudundan ormanlar doğuran ağaçlar gibi yayılıp yeni sahiplerine ulaşıyor.  

Geçmiş çağların zamanıyla, onlardan süzülüp katılaşan acılarla, katman katman biriken tecrübelerle güçlü bir bağımız var. O kişisel bağları çoğunlukla benliğimizi rahatsız ettiği için küçümsüyoruz. Başkalarına benzer acılar ve korkularla bağlanma fikri bizi ürkütüyor belki. Oysa varlığın ruhu aynıdır, onu yok edemeyiz. Farklı olan hakikate ulaşma yöntemlerimiz. 

İz bırakan olaylar, katılaşmış duygu yumakları, bazen canlılığını asırlar boyunca koruduktan sonra dünyaya saçılan tohumlar gibi sükunetle uyanacakları günü bekler. Huzursuz mu edecekler, iyileştirecekler mi tam bilemeyiz ama yine de kırılgan bir tedirginlikle onları bekleriz.  

İnsanın önceki kuşaklardan miras aldığı yükle ağırlaşan his kalıntılarını bakmak ilgimi çekiyor. Söylemek, yapmak ve yazmak arasında derin bir uçurum var çünkü. Hayatın hakikatiyle, yazının hakikatini iç seslerle ayrıştıran edebiyatı biraz da bu nedenle seviyorum. Yaralayanın kelimeler değil de arkasında gizlenen karanlık ruhlar olduğunu bilen herkes gibi o loş bahçede dolaşmak başımı döndürüyor. 

‘Tehdit Mektupları’nda anlatılan hikayelerin, kişisel tarihi toplumsal tarihle buluşturan meselesinden evvel bu dünyada “tek başına var olamayacağımızı” söyleyen akışkan ruhuna kapıldım. 

Beğendiğim yazar ve eserlerin çevirmeni olarak tanıdığım Aslı Biçen’in bu romanını bir “12 Eylül anlatısı” ifadesiyle sınırlandırmanın haksızlık olduğunu düşündüm.Yazarın muradı ve ortaya çıkan bu çarpıcı metin bir dönem tanıklığından çok daha fazlası. 

Askeri darbenin ardından bir mahkeme salonunda başlayan romanda, adli bir dava eşliğinde mahkeme tutanaklarını, tehdit mektuplarını, sanığın günlüğünü, bir sevgiliye yazılmış mektupları ve bir babanın oğluna yazıp göndermediği başka mektupları okurken, 1977-1982 yılları arasındaki Türkiye’nin toplumsal çalkantılarını ve o dönemin kişisel trajedilerini izliyoruz. 

Sol harekete ve ideallerine yakın hissedip “örgüte” mesafeli durduğu halde silahlı örgüte yardım iddiasıyla yargılanan bir gencin, onun davasına bakan ülkücü bir savcının ve oğlunu kurtarmak için mücadele veren, darbe olunca önce huzur geleceğini sanan bir babanın farklı bakış açılarını aktaran tutanak, mektup ve günlükler daha dün yazılmış gibi. Esas ürpertici olan bu.

Evet, roman kişisel ve toplumsal vicdanı konu alan bir roman olması nedeniyle benzer toplumları da kapsayan evrensel sorunlara, insanlık hallerine sesleniyor ama sadece buraya has atmosferiyle kanamaktan açık yaraya dönüşmüş bir yeri de fena acıtıyor. 

Okurken her zamanki gibi yazıda kullanmak için not almaya başladığımda cevabı değişken büyük sorularla kuşatıldığımı fark ettim. Yazar sonradan hatırlayacağım yakıcı itirafları, duygu kırılmalarını, zihin kamaştıran yorumları, sesini çok yükseltmeden sade bir anlatının içine usulca bırakıyordu. Onları epeydir beklediği hediyelere kavuşan çocuk misali heyecanla heybeme doldurunca sadece 40 yıl öncesine değil kendi gençliğime de gittim. 

Biçen’in ‘mektup-roman’ türünde yazdığı bu anlatının, o dönemi az çok yaşamış, hikayelerini okumuş, dinlemiş olanlara tanıdık gelen samimi bir tınısı var. Yanı sıra merhametli bir dost gibi uzanan o sesin, tekinsiz bir yabancının saldırısına dönüşme potansiyeli de cazip kılıyor hikayeyi. Özenle tasarlanmış dramatik gerilimi kendi dip akıntısıyla, sırlarıyla son ana kadar eşlik ediyor. 

Sorguladığı temel meselelerin başında muktedirin çıkarlara göre değişen rolleri, “kutsal ailenin” öteki yüzü ve şahsi yüzleşmelerin yıkıcılığı geliyor. Ancak tohumunu attığı yerde filizlenen sorunların kökleri çok daha derinde. İnsan kalma çabasında ısrar etmekte. 

İlk tehdit mektubundaki cümle, okuru hikayenin, atmosferin ve ülke gerçeğinin tekinsizliğine hazırlıyor; 

“Ben kimim? Herkes olabilirim. Her gün dükkanın önünden geçen yüzlerce biri. Yakın ya da uzak geçmişinden sana hesap sormak için gelmiş biri. Belki dün yaktın canımı, belki otuz yıl önce. Belki erkeğim, belki kadın." 

Kendi üzerine kapanmış görünen bu “çıplak” metin, çaresizliklerini, zaaflarını, korkularını, acılarını keşfeden “kahramanlarıyla” öncelikle şunları soruyor: 

"İnsan gerçeklerden korkmadan -toplumsal/kişisel- kendisine tamamen dürüst olabilir mi? Yüzleşmeyi zorlaştıran nedir? Toplumsal baskı mı, inanmadığımız değerlerimiz mi? Kendisini anlatırken yalan söylemeye meyilli olan insan, hayatının “kahramanlık” ya da başarısızlık hikayelerini anlatırken nasıl kurgular? Şiddet insana ne yapar? Çok sevmenin, eksik sevilmenin, sevememenin neden olduğu telafisi mümkün olmayan travmalar hayatı nasıl şekillendirir?"

Üzerine düşündüğüm onlarca sorudan biri, işkenceye maruz kalan üniversite öğrencisi Cihan’ın cümlelerinde belirdi: 

“Bana işkence etseler ne olurdum, neye dönüşürdüm bilmiyorum. En çok da bunları öğrenmemek için uzak durdum her şeyden. Vicdanımla hep bunun için boğuştum. Kendi özgürlüğüm için. Ama herkes özgür olmadan kimse özgür olamıyor. Bir yerde yaşayan bütün herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümkün olmaz kimse için. Muafiyet de." 

Başkalarının acılarına yabancılaşmak toplumları da çürüten zaaflardan biri ve insanın kendine bile itiraf edemeyeceği pek çok nedeni var. Cihan’ınki en anlaşılır, kimilerine göre en ürkütücü olanı. Aidiyet yoksunluğu; 

“Ait olmak. Kendini büyük bir şeyin parçası gibi hissetmek, ne rahat. İnsanın her an içine gömülebileceği ne ürkütücü bir rahatlığı var, bu yapayalnız dünyada. Ben kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ne din, ne ülke, ne şehir, ne grup, ne okul, ne aile. Olmuyor, diyorum onlara, ben yapamıyorum. Siz ölüyorsunuz, bana da çok güzel gelen bazı idealler için ölüyorsunuz. Beni tutan ne? Bilmiyorum. Belki sadece korkağım, belki inançsız, belki babama bunu yapamam.” 

Önümüzde uzanan sonsuz hayat ihtimallerinden birini o ya bu sebeple seçiyoruz. Yazarın da birkaç yerde sorguladığı gibi “kader” dediğimiz çoğunlukla bizim belirlediğimiz tercihlerden oluşuyor. Aslında sadece kendi seçimlerimize dair değil bu yorgunluk. Hep beraber kabullendiğimiz yıkıcı gerçekleri sorgulamama hatasından da kaynaklanıyor. 

Savaşlara, darbelere, katliamlara, cinayetlere, haksızlığa, hukuksuzluğa, baskıya, zulme eski alışkanlıklarla ve garip bir tevekkülle rıza gösteriyoruz. Bu teslimiyet, kişisel maceramızda çaresiz bir kabullenişe dönüşüyor çoğunlukla. Yazar o kesif çaresizliği, "huzur ve düzeni, coşkuya ve heyecana tercih eden” babanın sesiyle aktarıyordu; 

“Oğullarımızı öpmeden büyütmemiz gerekir çünkü onları savaşlara göndeririz. Kızlarımızı da bir hediye, bir mal gibi başkalarına veririz. Bütün bu toplu tercihlerimize rağmen dünyada hala mutluluk olabilmesine şaşmamak lazım.” 

Biçen, özgürlük, korku, aşk, mutluluk, acı, vicdan, adalet gibi geniş kavramları, duyguların derinliğine alan açarak, sükunetle, mesafeli bir yaklaşımla ele alıyor. Kelimeleri de onun sakin tercihine uyum sağlamış. 

Bu kitap vesilesiyle üzerine düşünmemiz gereken meseleler hakkında bir kaç makale yazmak mümkün. Ancak bu sınırlı çerçevede yazının “kaderini” de öncelikli tercihlerimle belirlemek durumundayım. 

Cihan, sevgilisi Hale’ye yazdığı mektuplardan birinde örgüt arkadaşlarından bahsederken inancı sorguluyordu; 

“Sizin yüzünüzden ölüyoruz, sizin yüzünüzden olmuyor, der gibi bakıyorlar. İnsanlar inandıkları şey için mi ölürler yoksa uğruna ölümü göze aldıkları şeye mi inanırlar?” 

Edebiyat, insanın çelişkisini farklı derinlikler ve boyutlarda gösterebildiğinde yazanla birlikte okuyanı da kendi kozasında yeniden doğuruyor. Zamanın geometrik, köşeli görüntüsünü bozuyor. Hayatı bazen yaralayarak bazen de iyileştirerek, hatıraları birbirleri içinde eriterek tazeliyor. Cihan’ın dediği gibi;

“Hayat bir sayıklama gibi akıyor.” 

Kırk iki yıl öncesini anlatan bir hikayenin gerçekliği bugünün Türkiye’sinde tekrarladığında zamanın dindirdiği acılar uyanıyor. 

Cihan, dönemin iklimini “Hale, korku nasıl bir şey?” sorusuyla başladığı mektubunda anlatırken korkunun bize ne yaptığını da sorguluyordu; “Korktuğumuz şeyi nefret ettiğimiz şey yapıyoruz. Zorbalığı onayladığımızdan hiç şüphe etmeden, kendimize baktığımızda içimizdeki zorbayı görmeden”. 

Hikayenin ikinci bölümünde, ülkücü bir babanın terbiyesiyle yetişmiş savcının günlüğünün ve üçüncü bölümde Cihan’ın babasının itiraf niteliğindeki mektuplarının başlangıca göre silik kalacağını düşünmüştüm. Farklı anlatıcıların iç seslerini karakterlerine göre şekillendiren sahih dili şaşırttı doğrusu. 

Nihayetinde ‘Tehdit Mektupları’, pişmanlıkları saklamanın, kendine hesap verme zorunluluğunun, iyileşmesi mümkün olmayan suçluluk duygusunun, ağır bir yükle yaşama mecburiyetinin insanın özüne, çekirdekteki tohuma dair olduğunu soğuk kanlı bir yaklaşımla anlatabildiği için sağlam bir çentik attı kişisel okuma tarihime. 

Geçmişten miras kalan suçları, acıları, şüpheleri, yetersizlikleri, korkuları devraldığımızda onlarla ne yaptığımız bize kim olduğumuzu da söyler. Bu roman bu anlamda ana, baba, çocuk, kardeş olmanın “kutsallığıyla” değil aile yakınlığının insani yanıyla buluşturuyor okuru. Başkaları yüzünden, hataları yüzünden hep ceza çekeceğine inanan, suç-ceza ilişkisi üzerinden inşa ettiği hayatını felakete götüren birinin trajedisiyle başka hayatlara, başka doğrulara, başka hakikatlere açık olmanın değerini hatırlatıyor. 

Kaybetme korkusu, kader-irade çatışması, mahremiyet duygusu,  pişmanlıklara rağmen insanın kendi olarak kalma arzusu, felaketlerin tahribatı, bizden olmayanlara karşı kayıtsızlığımız, mutluluğunu kaybeden insanın intikam, hırs ve hınçla avunması gibi insanlık hallerinin türlü veçhelerini okuyucunun zihnini bulandırmadan anlatmak pek kolay değil. 

Hikayenin bu yazıda yeterince yer veremediğim politik boyutunu okuyacak olanlar, kendi kapanına sıkışıp kalan insanların yaşadığı koşulların artan bir şiddetle tekrarlanışını görecek. “Gün gelip de vicdanınla hesaplaşmaktan başka yapacak bir işin kalmayacağını tahmin edemiyorsun gençlikte” cümlesi üzerine düşünecek. Neredeyse yarım asır sonra burada insanın ne kadar kolay “yasa dışı” olduğunu hatırlayıp ürperecek belki. 

Sonra sokakta yürürken her şeyin normal göründüğü bir anda Cihan’ın mektubunu hatırlayacak muhtemelen; 

“İşin komik tarafı dışarı çıkıyorsun ve hayat devam ediyor. Bu şehrin göbeğinde her gün birileri işkence görüyor, birileri işkence yapmak için maaş alıyor ve hayat devam ediyor…Bırakmasalardı ne yapardım bilmiyorum. Ben hayatını destan gibi yazanlardan değilim. Benim sıradanlığımın kaldırabileceği bir şey değil bu kahramanlık.” 

İnsanı sıradan kılan böyle içten itiraflardan ziyade “hayatı destan gibi” yazma çabasında ısrar etmek sanırım. Oysa Cihan’ın babasının vicdanıyla son kez hesaplaşırken hatırlattığı gibi hakiki tarihimiz destan değildir;

“Her tarih gibi şahsi tarih de utançla doludur. Onun için pek istemeyiz, üzerini örter ya da hızlıca geçiştiririz ya da utanç vermeyen şeyleri anlatırız sadece. Kendimizi iyi, ahlaklı, başarılı olduğumuz yeni bir tarih yazarız. Yaşlanıp da ölmeye yakınlaştığımızda bizi fazla hoşnutsuz etmeyecek, mezara kendimizden bir nebze memnun gönderecek bir tarih.” 

Utanç dolu bir tarihin suçlarını, “günahlarını” büsbütün silmek mümkün değil ama hataları kabullenmek, ötekinin varlığını hatırlamak hiç değilse vicdan körelmesininin nihai sonuçlarını görebilmek demektir. Ve bu da az bir şey değildir. 

Aslı Biçen’e vicdanın ondaki karşılığını sormuşlar. Unutulan o basit gerçeği bu kitabın sakin sesiyle hatırlatmış; 

“Vicdan basit bir numarayla kolayca devreden çıkarabileceğimiz bir şey, çünkü gerçekten vicdan sahibi olmak bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla bütün varlıkları eşitin olarak görebilmek demek; ama insanlar çıkarları peşinden koşan mahluklar: O ağacı kesmek, o hayvanı yemek, o kabilenin bereketli topraklarını ele geçirmek istiyorlar sürekli. Çıkarların olduğu yerde düşman üretmek kolaydır, düşmanın olduğu yerde vicdan kalmaz.”

* Aslı Biçen / ‘Tehdit Mektupları’ - Metis Kitap 

Facebook Yorumları

reklam
22.12.2019
‘Tehdit Mektupları’, vicdan ve Aslı Biçen
30.11.2019
Yazarlar anlatıyor: İlham, yaratıcılık ve o kristal an
18.11.2019
Victor Jara, umut ve 'Yarım Kalan Şarkı'
11.11.2019
Okurla kurgunun buluştuğu 'Çarpıtma Sanatı' ve Vasquez
3.11.2019
‘İçimizdeki Ermeni’, Yüzleşme ve Yesayan
28.10.2019
Kendini doğuran Furuğ Ferruhzad’ın dünyasında yolculuk
20.10.2019
Ferrante’yle hayatı ve yazıyı sorgulamak: ‘Tesadüfi Buluşlar’
6.10.2019
'Ötekilerin yolculuğu' ve Ulrich Alexander Boschwitz
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
13.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive