A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü


9.06.2019 - Bu Yazı 245 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 İnsanın değerleriyle üzerini örtmeye çalıştıkları arasına koyduğu mesafe, yanlış bir şey yaptığını hiç düşünmeden gerçekleri gizlemesine geniş bir alan tanıyor. ‘Hakikat sonrası çağ’ diye tanımlanan bu dönemde, özellikle yalanın kuşatıcı konforuyla yaşayan toplumlarda artık bu bile pek sorgulanmaz oldu.

Meselenin farklı veçheleri üzerine yazan Ralph Keynes, bu çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelere, üçüncü bir kategoriyi işaret ediyordu: Zenginleştirilmiş gerçek, Neo-gerçek, Yumuşamış gerçek, Suni gerçek. Adı ne olursa olsun, gerçeği farklı yöntem ve araçlarla eğip bükmek kendi “kurgusal gerçekliğini” üretiyor. Ve nihayetinde bedelini de hakikatin kaybı ödüyor.

Hakikate yaklaşmak için yazı sanatına tutunanlar, kelimelerle ifadesi çok zor olan acıların kırılgan doğasına vakıftır. Kurmaca olmayan bir anlatıda bile gerçeklik hikâye edildiği anda yorum ve ifade biçimleriyle başka bir şeye dönüşür. Yine de “söz”ün bugün “gerçek bir olaydan esinlenilmiştir” ibaresiyle fırtınalar estiren popüler kültür ürünlerine, dizilere, filmlere göre daha hakiki bir kalıcılığı ve gücü var.

Kaynes, “Televizyondaki imgeler, dürüstlüğün kendisinden çok dürüstlüğün görünümüyle ilgilidir. Dramatik yoğunluğa vurgu yapan televizyon (bugün paralı kanal yapımları) her zaman duyguları gerçeklere tercih eder” diyordu. Felaketler de tıpkı savaşlar gibi izleyici için kurgulanırken, güçlü hikâyelere ihtiyaç duyar. Aşk, ölüm, kahramanlık, fedakârlık, cesaret, adalet, gerçek, yalan gibi “kışkırtıcı” temalar etrafında gerçeği estetize edenler, bu ürünlerin ilerde ne işe yarayacağıyla, gerçeğin sorgulanma ihtimaliyle pek ilgilenmez.  

Haftalardır Türkiye’de ve dünyada farklı boyutlarıyla konuşulan Çernobil dizisinin işlevine bu açıdan da bakmakta fayda var. En fazla vurgulanan, Çernobil patlamasına neden olan santral yöneticilerinin, bürokratların, siyasetçilerin gerçeği reddetmeleri üzerinden sürdürülen “propoganda-anti propoganda” tartışmasıydı.

Putin medyası HBO’nun Çernobil gerçekliğine karşı Rusya’nın yeni bir “Çernobil” dizisi yapacağını ilan etti. Amerika’da bazı eleştirmenler son bölümde mahkeme sahnesindeki bazı konuşmaların gerçekle örtüşmediğini iddia etti. Buna rağmen o son sahnede insanın yalan söyleme zaafı hakkındaki “fiyakalı” cümleleri akıllarda kaldı.

Sovyet bürokrasisinin patlama karşısında aldığı umursamazlığına, gerçeği saklamaya yönelik tavrına rağmen hayatlarıyla bedel ödeyen işçilerin fedakârlığı dikkat çekti. KGB’nin gerçeği örtmek için bilim insanlarını tehdit etmesi sorgulandı. Sovyet sosyalizminin asla hata yapmayacağına duyulan inanç tartışıldı. Dizinin kurgu, sanat, görsel estetiği epey konuşuldu.

Türkiye’de kanser vakalarının önünü açan hikâyeler ve başta çay tarımsal gıdaların zararsız olduğunu iddia eden dönemin siyasetçileri gündeme geldi. Ancak geçmişin ağır tecrübelerine rağmen nükleer santral konusunda ısrar eden ülkeler, yönetimler, felaketin binlerce yıl yıl devam edecek olası etkileri, insan sağlığını tehdit eden boyutu görebildiğim kadarıyla en az konuşulan yanıydı dizinin. Bu vesileyle Akkuyu’da inşa edilen Nükleer Güç Santrali’nin (NGS) nükleer felaketle sonuçlanan Çernobil’le aynı büyük şirketin tasarımı olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Diziler ya da kurgulanmış “felaket-savaş filmleri” bir süre için caziptir ama bu ilgi sadece o popüler kültür ürününün ömrüyle sınırlıdır maalesef. Kamuoyu yaratmak, çevre bilinci oluşturmak, gerçeği daha fazla sorgulamak, uzun soluklu direnişleri örgütlemek anlamında pek işe yarar olmadıkları biliniyor.  

Peki, 2015’de sözlü tarihle anlatının karışımı olan kitaplarıyla Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen Svetlana Aleksiyeviç’in 20 yılda tamamladığı ‘Çernobil Duası’ başlıklı kitap okura, insanlığa, geleceğe ne söylüyor? Bu son diziden ve daha önce dolaşıma girmiş kurmaca yapımların yanı sıra sözün, anlatının, yazının hikâye etme dürtüsünün gerçekliğe dokunduğu o mucizevi güce bakmak lazım.

Yazarın Çernobil’in dünyaya bakışımızı nasıl sorgulattığına dair kendisiyle söyleşisi, henüz nasıl mücadele edileceği bilinemeyen felaketin insanı nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Aleksiyeviç, insanlığın daha önceki tasavvurlarına meydan okuyan Çernobil’in aşina olduğumuz zaman algısını değiştirdiğine inanıyor. Yeryüzüne saçılan radyonükleitlerin, elli bin, yüz bin, iki yüz bin yıl daha yaşayacağı bilgisi insanın idrak kapasitesini aşıyor sahiden.

Felaketten sonra doğrudan olayı konu eden binlerce sayfalık yazı yazıldığını, yüzbinlerce metrelik film çekildiğini hatırlatan Aleksiyeviç, esasen “eksik hikâye” diye nitelendirilebilen bir şey üzerinde çalıştığını söylüyor. Yeryüzündeki misafirliğimiz üzerine.

Sıradan insanların yaşamındaki duyguların dönüşümünü aktarmak, korkulardan, arzulardan, zaaflardan, hayal kırıklıklarından hafızadan kayıp gidecek olanlardan mabetler inşa etmek onun tutkusu. Kitapları kadar etkili olan Nobel ödül töreni konuşmasında, “Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Kaçırılmış tarih benim uğraş alanım” diyordu.

Onun öncelikli tercihi, o gece nükleer santralde neler yaşandığını, kimlerin suçlu olduğunu, kazanın halktan ve dünyadan nasıl saklandığını anlatmak değil. Bu defalarca yapılmış zaten. (Son dizi örneğinde olduğu gibi). O Çernobil’le sıçradığımız, geçmiş bilgimizi, tahayyülümüzü aşan “yeni gerçekliğin” felaket karşısında çaresiz kalan insana ne yaptığını anlamaya çalışmış.

Kelimelerin acıyı, korkuyu, umutsuzluğu açıklamaya yetmediği o yaralayıcı boşluğu doldurma çabası bu sebeple kıymetli. Hakikatin ardına bakma, olup bitenin ne anlama geldiğini idrak etme arzusu duymuş.

Aleksiyeviç, nükleer santralin önceki çalışanlarıyla, biliminsanlarıyla, doktorlarla, askerlerle, bölgeden tahliye edilenlerle ve yeniden bölgeye, evlerine dönenlerle buluşup konuşmuş. Yüzlerce tanıklıktan oluşan bu sert hikâyeleri okumak kolay değil. Sevdikleriyle, zamanla, hayatla, tabiatla, toprakla, hayvanlarla, dünyayla bağlarını bir günde koparmak zorunda kalan insanların kendileri için bile muamma olan ruh çöküntüsünü içselleştirmek de…

“Kaydedin, gördüğümüz şeylerin hepsini anlamadık biz ama olduğu gibi geçsin kayıtlara. Birileri okuyup anlar ileride. Daha sonra, bizden sonra…” diyorlarmış telaşla. Felaket anının içine sıkışıp kalanlar bu çığlıklarıyla insanlığın acı bilincini “uyandırmayı” başardılar. Bunu sözün hakikatiyle başardılar.

Radyasyon görülebilir bir şey değil. İlk günden sonra milyonlarca insanı uyarmışlar; “Çiçek koklama, elma yeme, pınardan su içme, tarladan patates toplama, ağaçlara dokunma, kuşlardan uzak dur, köpekleri sevme, toprağa basma”. Oysa o sırada kediler hala ölü fare yiyormuş. “İnsan savunmasız yakalandı, hazırlıksız değildi” diyor Aleksiyeviç.

O ilk gece yüksek dozda radyasyon alan temizlik işçilerinin sergilediği davranışın toplu intihar olduğu söyleniyormuş. Yüksek dozda radyasyon aldıkları gerçeği onlardan saklanmış. İşin tuhafı onlar da bunu çok yadırgamamış. Hatta ölümlerinden önce aldıkları devlet madalyası ve onur belgelerine sevinmişler.

“Bu durumda ne denir onlara” diye soruyor Aleksiyeviç. “Kahraman mı, canına kıyan insan mı? Sovyet ideolojisi ve terbiyesinin kurbanları mı? Zamanla ülkelerini kurtardıkları unutulacak. Avrupa’yı kurtardıkları da…” Cevabını da kendi vermiş; “Kahraman onlar. Yeni tarihsel dönemin kahramanları. Kimi zaman Stalingrad Savaşı’ndaki kahramanlarla karşılaştırıyorlar, ama aslında onlar, kendi anavatanlarından daha fazlasını, yaşamın kendisini kurtardılar.”

Temizlik görevlilerini ziyaret ettiğinde farklı türden bir yaşam hakkı, sorumluluk bilinci ve suçluluk duygusuna sahip olduklarını fark etmiş. Boşaltılan köylerine dönen yaşlı ve yalnız insanlar, geceleri mum ışığında oturup tıpanla otları, orakla ekinleri, baltayla ağaçları kesip hayvanlara, ruhlara ve Tanrı’ya dua ediyorlarmış. “Zaman kendi kuyruğunu ısırdı, başlangıcı ve sonu birleşti” diyor.

Dediği gibi, Çernobil’de olanlar sona ermedi. Ne zaman sona ereceğini kimse bilemiyor. O bölge biyo-mezarlık olarak adlandırılan hayvan mezarlıklarıyla dolu. Köyler boşaltılır boşaltılmaz, insan sesine koşan kedileri, köpekleri vurdular. Yapımcılar bu vahşeti dizideki dramatik sahnelerle kısmen izletti. Peki, kaç kişi yaşamın bütüncül manasını, felaketten sonra toprağın derinlerine inmeyi bilen solucanlar, kaybolan arılar gibi hayatta kalma becerisine sahip olmadığımız gerçeğiyle birlikte düşündü?

Bölgedeki felaketi kaydetmeye çalışırken radyasyona maruz kalan kameraman, koku alma duyusunu kaybettiğini anlatıyor ve Çernobil’deki çekimlerini daha sonra çocuklara izlettiğini söylüyordu. Çocuklardan biri, “Orada terk edilen hayvanlara yardım etmenin bir yolu neden bulunamadı” diye sormuş. Cevap verememiş. Devam ediyor:

“Bizim ürettiğimiz sanat, sadece insanların acılarını, insanların duyduğu şeyi konu ediyor; bu alanda bütün canlıları kapsamıyor. Sadece insana odaklanıyor! Hayvanlarla ve bitkilerle aynı seviyede olmak istemiyoruz. Ancak, insan istinasız her şeyi yok edebilecek bir varlık. Bir roman, film kahramanı değil insan. Hepimiz kıyamet tellallarıyız.”

Farklı acı çekme biçimlerini anlatan çok sarsıcı hikâyeler var ‘Çernobil Duası’nda. Diziye konu olan itfaiyecinin karısına yapılan dokunmama uyarısı binlerce insana yapılmış; “Ona yaklaşamazsınız, onu öpemezsiniz! Ona dokunamazsınız! Artık sizin sevdiğiniz bir insan değil. Bir nesne. Etkisiz hale getirilmesi gereken bir nesne.” Bunu izledik. Görüntüye, sese dönüşemeyenler kitapta.

Yazıyı daha uzatmamak adına kitaptaki anlatılardan en “sessiz” ve kısa olanını seçtim: Bir kadın yaşlı komşusu Anna Şuşko’yu aradığını söylemiş ve bunu yazmasını rica etmiş. Kadının kamburu var, doğuştan dilsiz. Altmış yaşında. Okuması yazması yok. İlkyardım arabasına bindirip bilmeyen bir yere götürülmüş. Kimsesizlerle hasta olanlar özel sığınaklara nakledilmiş. Saklamışlar onları. Diyor ki Aleksiyeviç’e “Biz başka yerlerde yaşadıktan sonra evlerimize geri döndük. Söyleyin ona evi hala sağlam, burada. Kırılan ya da çalınan her şeyi yerine koyarız. Nerede çile çektiğini bilsek geri getiririz. Böylece üzüntüden ölmez.” Hikâyeyi anlattıktan sonra bir detay aklına geliyor:

“Onu tanımanızı sağlayacak bir şey daha var… Unuttum söylemeyi. Canını yakan bir şey olduğunda bir şarkı mırıldanır. Sözsüz. Sadece ses. Konuşamıyor. Canı yandığında şarkı mırıldanır: a-a-a. İçiniz yanar”.

Çernobil ve benzeri felaketler sadece geçmişi değil geleceği de yıkıma uğratıyor. Yazar, “Bizler Çehov’un kahramanları gibi şuna inanamayız artık; 100 yıl sonra insan mükemmelleşecek! Bizler o geleceği yitirdik” diyor. Ve soruyor, kurtuldu mu insanlık?

Hayatın en tuhaf, korkunç anları bile hatırlanabiliyor, hiçbir şey tamamen kaybolmuyor.  Kitapta bir psikolog “İnsan neden hatırlar” diye soruyordu; “Hakikate ulaşmak için mi? Adalet için mi? Her şeyi oluruna bırakıp unutmak için mi? Aslında devasa bir olayın parçası olduklarını fark ettikleri için mi? Oysa hatıralar çok kırılgan, kısa ömürlü şeylerdir. Bilgi bile sayılmazlar. Hatta salt duygulardır hatıralar.”

Aleksiyeviç, duyguların tarihçisi olduğunu hatırlatır bütün kitaplarında. Özellikle zor koşullarda fazla düşünmeyiz ama anlatırken, yazarken unuttuğumuz, fark etmediğimiz, önemsiz gibi görünen ayrıntıları sonradan hatırlarız. Bu da bir tür benlik inşası ve kendi hakikatimize dokunma çabasıdır. Ancak hikâyeleştirme güdüsüyle, tecrübelerimizi geleceğe kaydederek, yazarak hayatın katı gerçekliğine katlanabiliyoruz.

Canı yandığına sözsüz bir şarkı mırıldanan dilsiz kadının sessizliğini, ancak kelimeler yeryüzünün hafızasına kazır. Yazı çok uçlu bir bıçaktır. Bıçağı nerde, ne zaman, nasıl kullanacağını bilmek, her şeye rağmen dünyayı değiştirebilir.

* Çernobil Duası - Svetlana Aleksiyeviç / Kafka Yayınları

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Facebook Yorumları

reklam
9.09.2019
'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner
25.08.2019
Diyarbakır Hikâyeleri, kelimeler ve Murat Özyaşar
13.08.2019
‘Ötekilerin Kökeni’, ırkçılık ve Toni Morrison
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive