A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak


12.05.2019 - Bu Yazı 153 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Sevdiğim bir “hikaye anlatıcısının” dünyayı, edebiyatı, sanatı yorumlama biçimi, hayat hikayesi ve eserleri hakkında defalarca yazabilirim. Onun derinlikli iç görüsüyle birlikte kendi kuytumda gizlenenleri de daha berrak görebiliyorum ve bu döngüsel hareketleri seviyorum.

Nerde okuduğumu hatırlamıyorum, belki de okumadım. Uyduruyor olabilirim ama buna benzer bir cümle dolaşıyor içimde: “Eğer ölüm olmasaydı belki de hiçbir şey anlatılmazdı”. Yaşadığımız her şey, konuşmaya, hikaye etmeye başladığımızda zamansız bir yolculuğa çıkıyor ve müphem bir sonsuzluk hissine karışıyor. Tekrarın hazzından da beslenen bir iç yolculuk bu aynı zamanda.

John Berger’in dünyasına yakın hissetme sebebini anlattığım ‘Portreler’ kitabı hakkındaki düşüncelerim, bu defa onun kardeşi olan ‘Manzaralar’ hakkında söyleyeceklerimi de destekler ancak eksik kalır. Hikayeler de anlatıcılarıyla birlikte parçalanıyor ve sürekli yamanmaya ihtiyaç duyuyor çünkü.  

O yazıda, kozasında saklı olan doğal bilgeliğin tohumlarını cömertçe saçanların, tınısı ve derinliğiyle hissedilebilen bir dile sahip olduğundan bahsetmişim. Ve onu böyle tarif etmişim:

Berger, ona atfedilen bütün kimliklerin ötesinde hayatı kendi algı ve kabullenme biçimleriyle okumayı, yorumlamayı seviyor. Edebiyatın, sanatın, türlerin, modern dünyanın kolay ve hızlı tüketilen kavramlarıyla, ezberlenmiş tanımlarla açıklanmasından hazzetmiyor. Bakışın bütünlüğünü, hayatın “birliğini” bozacağına inanıyor muhtemelen.

O, kitaplarında işçilere, yoksullara, çocuklara, resimlere, ölülere, henüz doğmamışlara, taşlara, ağaçlara, kuşlara, kahramanlarına ve kelimelere, kendisini dili kadar gerçek kılan hakiki bir bakışla temas eder. Ne yazarsa yazsın – hikaye, makale, sanat eleştirisi, senaryo, roman, mektup, şiir, deneme veya kısa notlar – şiirin ölümsüzlük vaadine benzer, kendini dil aracılığıyla başka hayatlara açabilen bir ferahlık hissettiriyor.

‘Manzaralar’daki sanat ve edebiyat üzerine yazdığı tanımsız yazılarını okumaya “Hikaye Anlatıcısı’yla başladım. Ve onun anlatı dünyasının genişliğine yeni zihin egzersizleriyle sokuldum. Berger’i mütevazı bir yazar ve ‘devrimci’ bir eleştirmen olarak farklı kılan kısmen bu özelliğinde saklı; Her okumada, yeniden düşünmeye, sanatı, yapıtı başka yönleriyle hayal etmeye, görmeye davet eden bir bakış kazandırması.  

Farklı dönemlerde yazdığı anlatı, deneme, inceleme türünün çekici bir karmaşası olan bu yazılarda, Brecht, Antal, Benjamin, Raphael, Barthes, Joyce, Marquez, Picasso gibi onda iz bırakan, yorumlarına rehberlik eden isimlerin yanı sıra kişisel hikayelerinin uzantısı olan sıradan insanlar, mekanlar da sahne alıyor.

Berger’i öğrenmek ve anlamak için okuyanları cezbeden bir kaç unsur olduğunu düşünüyorum. Hikayeleri aktarırken, muhtemel karşı düşüncelerle tartışırken duygularını sakınmadan içtenlikle akışa teslim etme tercihi. Olayların, tarihsel süreçlerin, nedenlerin birbirleriyle olan bağlantısını derinden sezme, yorumlama yeteneği. Ve öğrenerek, merak ederek öğretmenin resmiyetten uzak, sorgulamaya açık, ideolojilerin kalıplarına sıkışmayan bilge sesi.

Köyde birlikte vakit geçirmekten hoşlandığı bir dostunu anlattığı yazıda, yazıyla ilişkisini tarif etmiş. O motivasyon, bu kitaptaki yazıların yazılış sebebiyle birlikte, kişisel yazı serüveninin bütüncül “manzarasını” da gösteriyor:

“Yazmayı asla bir meslek olarak düşünmedim. Tek başına, bağımsız olarak yapılan bu faaliyette deneyim asla kıdem bahşetmez. Şükür ki bu işi herkes yapabilir. Başlangıçta beni bir şeyler yazmaya sevk eden - kişisel ya da siyasi - güdü ne olursa olsun, yazmaya başladığım an, yazma eylemi, deneyime bir anlam kazandırma mücadelesine dönüşüyor”.

Berger’in “deneyime anlam kazandıma mücadelesi” diye tarif ettiği çabaya eşlik edecek olan okur, geniş bir coğrafyada, “yoldaşıyla” dolaşmaktan zevk alacaktır. Gerçekliğin farklı biçimlerini, estetik duygusunu, anın genişliği içinde dağılan duygu sızıntılarını, görsel ideolojinin nüanslarını, ezberi yıkan devrimci sanat tarihinin öteki yüzünü, içinden geldiği ve sorgulamaktan hiç vazgeçmediği Marksist geleneğin sanattaki izdüşümünü onunla izlemek, katmanlarıyla derinleşen bir okuma hazzı vaadediyor.

Yaşadıklarını hikaye eden köylü dostuyla, kendisi arasında kurduğu bağı “İkimiz de zamanımızın tarihçileriydik” ifadesiyle açıklamasının hakiki bir karşılığı var. O köylerin “gizemli” hikayelerini, sosyal ilişkilerin hikaye anlatıcılığına etkisini, sevdiği bir yazardan etkilenme biçimini, Rönesans’ın berraklığını, romantiklerin ikilemini, sanat-mülkiyet çelişkisini, müzelerin tarihsel işlevini, sanat tarihi ekollerinin görünmeyen farkını, Filistinli gençlerin isyanını, Rosa Luxemburg’un cesaretini, Sovyet estetiğini anlattığında, “şimdiki zamanının tarihçisi” olmanın ötesinde, uzak geçmişten geleceğin ufuk çizgisine bakabilen derinliği ürpertici.

‘Portreler’de, Berger’in gördüklerini çok boyutlu yorumlama beceresi, sanatçıların yaratma süreçlerinde takip ettiği haritaların yansıması sanki. Bilgiyi kullanma biçimi onun sanatı anlamlandırma, izleyici yönlendirme tercihlerini de gösteriyor, demiştim. ‘Manzaralar’daki, edebiyata dair yazılarda da benzer bir izlek var.

Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi’ novellası üzerinden romancı ve hikaye anlatıcısının farkını anlattığı yazısında, helezonik bir anlatı içinden okura seslenirken kendi duruşunu da gösteriyor:

“Kader kavramının Batılı romancıların aklını karıştırmasının tek sebebi kaderin özgür iradeyle aynı anda varolduğunu düşünmeleridir. Oysa kader farklı bir zamanda, kelimenin gerçek anlamıyla, her şey olup bittikten sonraki zamanlarda varolur. Şimdi her şeyi çok basitçe anlatalım: Bu insanlar hakkında bir hikayedir ve hayatın bir hikaye olduğuna hala inanan insanlara anlatılmıştır. Hiç kimse kendi hikayesini seçemez. Yine de, ister yaşanmış olsun, ister duyulmuş, doğası gereği her hikayenin bir anlamı vardır…Anlamın ne olduğunu sormak, söylenemez olanı sormak demektir. Buna rağmen, anlama duyulan inanç, tek bir şey vaat eder. Anlam paylaşılabilir olmalıdır”.

Berger’in anlamın paylaşılabilir olması gerektiği vurgusunun işaretleriyle hemen her yazısında karşılaşırsınız. Roland Barthes için yaptığı yorum, onun hayatına sızmış sanki: “Asla başkalarının söylediklerini tekrarlamıyor. Hakikat arayışında daha önce açığa çıkarılmış olana yöneliyor daima - maskenin içine, tüm sözcüklerin ters yüzüne”.

Berger, düşüncelerini ve duyguların üzerini örtmek için dolambaçlı yollara başvurmaz ama genellikle sakin anlatımdan yanadır. Burda ilk kez nispeten keskin bir ifadeye rastladım. ‘Geçit Töreni’ başlıklı yazısının sonunda (1989) politika ve sanat arasındaki ilişkiye dair haklı bir yorumu var:

“Aptallar, sık sık Marksistler’i politikanın sanata müdahale etmesine izin vermekle suçlarlar. Tam tersine bizler, böyle bir şeye tamamen karşı çıkıyoruz. Politikanın sanata müdahalesi, bunalımlı ve büyük acıların yaşandığı dönemlerde artar. Ancak, böylesi dönemlerin varlığını yadsımak olanaksızdır. Böyle dönemleri anlamamız gerekir ki sona erdirebilelim. O zaman sanat da, insanlar da daha özgür olacaktır”.

Berger’in bilgi birikimiyle çoğalan yazılarında, bilinçli bir “acemilik” hissi var. Ele aldığı meselelerin güçlüğüne rağmen okurla doğrudan bir ilişki kurabilmesini de bu mütevazı tavrına borçlu sanırım. “Ustalaşmakta hüzün verici bir şey var” diyordu bir yazısında.

Bu çok erken yaşta öğrendiği sezgisel bir “hayat bilgisi” olmalı. Joyce’un ‘Ulysses’ romanıyla on dört yaşında İngiltere’de yasak olduğu dönemde tanışmış. Onu anlattığı bölümde ilk uyanışını hatırlatıyor:

“Bugün, elli yıl sonra, Joyce’un beni hazırlamak için çok şey yaptığı hayatı yaşamaya devam ediyorum ve yazar oldum. Daha hiçbir şey bilmezken edebiyatın tüm hiyerarşilere karşı olduğunu; hakikati hayalden, hadiseyi duygudan, roman kahramanını anlatıcıdan ayırmanın çorak arazide kalıp hiç denize açılmamak olduğunu bana gösteren oydu”.

Ben onda sanat teorilerini incelediği Max Raphael için yaptığı ayrımı görüyorum:

“Kimileri karşı karşıya kaldığı şeyden nefret ettiği için mücadele eder, hayatını enine boyuna tartmış başkalarıysa varlıklarına anlam vermek arzusuyla. İkincilerin mücadelesi daha sebatkardır”.

Berger’in mücadelesinde, kendi varlığını anlamlandırma arzusundan daha fazlası var. Büyük bir yazar olduğunun farkına olmadığı söylenen Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un “Ruh, içinde oluşan imgelerden oluşur ve her kişinin değeri, önem verdiği şeylerin değeri ile doğrudan orantılıdır” deyişini düşündüm, bu kitabı okurken.

Berger’in “hikaye anlatıcılığını” her okuyuşta yeniden keşfederken, önem verdiği şeylerin anlamını paylaşarak insana dokunuşunu hissediyorum. Otoportresini çizen bir ressam gibi geçmişinin, kaderinin ve geleceğinin resmini yaptı, demişim geçen defa. Eksik kalmış; tecrübe sadece başımıza gelenler değil, aynı zamanda onunla ne yaptığımız ve hayat hikayemizi nasıl yorumladığımızdır.

Ölmeden iki yıl evvel (2015) ‘Portreler’in önsözüne kendisine neden sanat eleştirmeni” denmesinden hoşlanmadığını yazmıştı:

“Maharetliydiler, yüksek standartları vardı, alçakgönüllüydüler, dostları eski ustalardı, birbirlerini kardeşçe eleştirirlerdi ama sanat piyasasını ve simsarları umursamazlardı. Aralarında siyasi mülteciler çoğunluktaydı; bu yüzden doğal olarak kanun dışıydılar. Beni eğitenler, esinlendiğim kadınlar ve erkekler bunlardı işte. Uzun ömrümde bir yazar olarak zaman zaman sanat hakkında yazılar yazmam, sanatçılardan aldığım ilham sayesindedir”.

Berger’in sanatı gerçekçi, devrimci yorumlarla yüceltişi böyle bir tecrübeden besleniyordu. “Şeyler” arasındaki incelikli akrabalıkları, değişen tarihsel süreçleri karşılaştırarak gösterdiğinde, sanatın hakiki doğası onun berrak anlatımıyla her daim zihin kamaştırıyor.  

“Sanat doğaya öykünmez, yaratılışa öykünür - kah başka bir dünya önermek için, kah doğanın sunduğu o kısacık vaat anını  büyütmek, onaylamak, toplumsallaştırmak için. Sanat, doğanın ancak zaman zaman göz ucuyla bize gösterdiği şey karşısında verilmiş örgütlü bir tepkidir…İnsanın daha güven verici bir cevap alma umudunu ilan eder. Sanatın aşkın yüzü, daima bir duadır”.

Bu yazıyı da tekrara düşmek pahasına aynı hatırlatmayla bitirmek istiyorum. Benim değişmeyen duam bu oldu.

O “Geçmişten gelen mirasımız ve tanık olduklarımız sayesinde, direnecek cesareti bulacak ve şimdi hayal edemediğimiz koşullar altında direnmeyi sürdüreceğiz. Dayanışma içinde beklemeyi öğreneceğiz” diyordu.

Evet, dayanışma içinde beklemeyi, yazıyla, sözle, hikayeyle de dayanışmayı elbet öğreneceğiz!

* Manzaralar - John Berger / Metis Yayınları

Facebook Yorumları

reklam
7.07.2019
İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser
19.06.2019
Aşkın doğası, Marie Curie, Blanche ve Enquist
9.06.2019
'Çernobil Duası' ve kurgusal gerçekliğin öteki yüzü
4.06.2019
Marcel Proust’un 'gizli' yaşamı ve Edmund White
27.05.2019
'Karanlıktaki Umut' ve Rebecca Solnit
19.05.2019
Cezayir’de bir kitapçının-yayıncının hikayesi: 'Zenginliklerimiz'
12.05.2019
John Berger ile 'Manzaralar'a bakmak
21.4.2019
Zabel Yesayan’la ‘Yıkıntılar Arasında’ dolaşmak
14.4.2019
Devran: İnatçı bir umut ve Selahattin Demirtaş
7.4.2019
Savaş çocuklarının öyküleri: 'Son Tanıklar'
31.3.2019
'Kendiyle Dost Olmak' ve Hikayenin aslı
24.2.2019
Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive