A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu


28.10.2018 - Bu Yazı 154 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Yazının gölgeli bahçesinde rastladığım işaretlerin peşinden sürüklenmeyi seviyorum ben. Dağınık düşünce parçacıklarının, gelecekte başka bir yazıda, bir roman kahramanının iç sesinde ya da bir hikayenin sessiz boşluğunda kendilerini hatırlatacaklarını seziyorum. Puslu anlardan henüz kelimelere dönüşmemiş duygular, uyanmak için doğru yeri ve zamanı bekliyorlar sanki.

O müphem işaretler, kişisel sandığımız trajedilerin yeryüzünde ortak bir kadere sahip olduğunu da gösteriyor bazen. Binlerce yıldır mitlerdeki hikâyelerin ve sembollerin şifresini çözerek varoluşunu, hakikatini anlamlandırmaya çalışan insan, yazının labirentimsi sokaklarında dolaşırken hayatına sızan izlerle karşılaşıyor. Olup bitenin sebeplerini anlama çabasıyla hikâyelerin nasıl anlatıldığına bakanların aydınlanma hali, bu yansımalardan bir düşünme, yeni bir ‘gerçeklik’ ve yazma biçimi de üretiyor.

2017’de Nobel Edebiyat ödülüne layık görülen Kazuo Ishiguro’nun konuşma metnini okurken, yazarlık serüveninin dönemeçlerini ve sihirli keşif anlarını anlatma biçimini edebiyatı kadar çarpıcı buldum. Malum, bu konuşmalar yazarlar için önemli. Eserleriyle yaşadıkları sürece bu konuşmalar da kalıcılığını koruyor. Genellikle çok kitabi konuşmalar olmasalar da bazen edebiyatın geniş ve coşkulu coğrafyasında savrulabiliyorlar.

Ishiguro, içtenliğiyle fetheden konuşmasına yazar olmadan önceki halini hatırlatarak başlıyor: “Bana 1979 yılının sonbaharında rastlasaydınız, beni sosyal, hatta ırksal bakımdan konumlandırmakta biraz zorlanırdınız. Yirmi dört yaşındaydım. Yüzüme bakınca Japondum, ama o dönemde İngiltere’de görülen çoğu Japon erkeğin aksine, omuzlarıma kadar gelen uzun saçlarım ve sarkık eşkıya bıyıklarım vardı”.

Onun ilk romanını yazmadan evvelki süreci ayrıntılarıyla anlatmasının edebiyatında bir karşılığı var. Okuru olanlar bilir. Ne yazarsa yazsın, kendi ifadesiyle unutma ve hatırlama arasında mücadele eden bireyi anlatır. Olaylar ve kahramanlar, toplumsal çalkantıların ardında daima bu çelişkinin zenginliğinden, çaresizliğinden ve çok sesliliğinden besleniyor.

Konuşmanın dokunduğu incelikli keşif anlarına böyle bir aralıktan bakmak, yazının sahne arkasını görmek isteyenler için de bir fırsat.

Atom bombasından sonraki toparlanma yıllarında Nagazaki’de geçen ilk romanı ‘Uzak Tepeler’i yazarkenki ruh halini tarif ediyor ve döngüsel bir metotla roman kahramanları gibi kendini merceğin önüne yerleştiriyor:

“Benim için hayati aylardı zira o ayları geçirmeseydim herhalde hiçbir zaman yazar olamazdım. O zamandan beri sık sık geriye bakar kendime sorarım: Bana neler oluyordu o günlerde? O tuhaf enerji de neydi? Bunu açıklamak için biraz geriye dönmem gerekecek”.

Onun eski kendisiyle karşılaşma arzusundan, edebiyat yolculuğundaki “küçük ve mahrem” dönüm noktalarının vardığı yeri okura apaçık anlatma isteğinde bir kırılganlık var sanki. Kendilerini çok ele vermeden zaaflarını gösterip tekrar kendi dünyalarına dönüp yalnızlıklarının üzerine kapanan kahramanları gibi biraz mahcup görünüyorlar.

Bende iz bırakan, sinemaya da uyarlanan romanı ‘Günden Kalanlar’a dair bir hikâye anlatıyor konuşmasında. Roman, hayatını yanlış değerlere göre yaşadığının, en güzel yıllarını bir Nazi sempatisine hizmet etmekle harcadığının ve yaşamının ahlaki ve siyasi sorumluluğunu almamakla, o yaşamı derin anlamda ziyan ettiğinin çok geç farkına varan bir İngiliz hakkında. Mükemmel uşak olma çabasında, önem verdiği kadını sevmeyi ve onun tarafından sevilmeyi kendine yasakladığını anlıyor.

Ishiguro “Tatmin olmuştum ama bir şeyin eksik olduğunu hissediyordum” diyor. Bir akşam kanepede uzanmış Tom Waits dinlerken ‘Ruby Arms’ şarkısı çalmaya başlıyor. Şarkı sevgilisini yatağında bırakıp giden bir adamı anlatıyor. Şarkının kırılma noktasında neyi yanlış yaptığını fark ediyor:

“Bir an gelir, şarkının ortasında bir yerde şarkıcı bize kalbinin kırıldığını söyler. Hissedilen duygu ile bu duyguyu ilan etmeye gösterilen belli ki kaybedilmiş direnç arasındaki gerilim yüzünden, dayanılmayacak kadar dokunaklı bir andır bu. Tom Waits dizeyi,  katarsis sağlayan bir görkemle söyler ve bir ömür boyu korunmuş sert adam metanetinin, kahreden hüzün karşısında yerle bir olduğunu hissederiz.”

Yazarın buradan romanındaki eksikliğe sıçrama sürecinde, bir şarkıcının sesindeki değişimden hayati ders çıkarması ürpertici. Sevdiği diğer şarkıcıları dinlerken de yazdığı sahnelerde yakalaması gereken duyguyu hissediyormuş.

Diyor ki;

“Düşünmeden aklımın gerisinde bir yerde, İngiliz uşağımın duygusal savunma mekanizmalarını sürdüreceğine, onların ardında kendinden ve okurundan sonuna dek saklanmayı başaracağına karar vermiştim. Şimdi bu kararımdan vazgeçmem gerektiğini görüyordum. Sadece bir anlığına, özenle seçtiğim bir an, uşağın kalkanını çatlatmam gerekiyordu. Muazzam ve trajik bir hasretin o kalkanın ardından bir anlığına görünüp kaybolmasına izin vermeliydim.”

Bir anlık teslimiyetin romanın bütün ritmini, duygusunu değiştireceğini anlamak bundan daha incelikli anlatılamazdı herhalde. Konuşmanın seyri bu türden “aydınlanma” anlarının edebiyatıyla bağlantılarını gösterdiği hikâyelerle devam ediyor.

2001 yılında ‘Yirminci Yüzyıl’ filmini izliyor. Film dönemin büyük aktörlerinden John Barrymore üzerine kurulmuş. Onu izlerken performasını çok beğendiği halde neden filmden sıkıldığını düşünmeye başlıyor. Aklına basit bir fikir geliyor:

“Romanlar, filmler ve oyunlardaki canlı ve fazlasıyla inandırıcı pek çok karakterin beni genellikle etkileyememesinin sebebi, bunların diğer karakterlerle ilginç insani ilişkiler içinde bağlanmamasıydı.

Yarattığım karakterler için endişelenmeyi bırakıp, yarattığım ilişkiler için endişelenmeye başlasam ne olurdu? John Barrymore’a bakmaya devam ederken, anlatım tarzı ne kadar radikal olursa olsun, bütün iyi öykülerin bizim için önem taşıyan; bize dokunan, bizi eğlendiren, kızdıran, şaşırtan ilişkiler içermesi gerektiğini düşündüm.”

Ishiguro yazı sanatının loş patikalarında yürüyenlerin mücadelesini, bu tür dönüm noktalarını küçümseyenlere zarafetle hatırlatıyor. Gücünü samimi bir tevazudan alıyor. Onun edebiyatıyla ilk kez tanışan okurun basit gibi görünen anlatımının derinliğini, sonradan hatırlayıp düşünmesinde bu duruşunun da ciddi bir katkısı var. O anların neden önemli olduğunu anlatıyor:

“Bir yazarın kariyerindeki - belki başka bir çok mesleğin de - önemli dönüm noktaları buna benzer. Genellikle, küçük dağınık anlardır. Sessiz, mahrem aydınlanma kıvılcımlarıdır. Pek sık gelmezler ama gelişleri hiç de fazla tantanalı olmayabilir, akıl hocalarının, meslektaşların onayları eşliğinde gerçekleşmeyebilir. Böyle anlar genellikle daha gürültücü, görünüşte daha ısrarcı taleplerle yarışmak zorunda kalır. Bazen açığa çıkardığı şeyler, geçerli bilgilere ters düşebilir. Ama geldikleri zaman onları tanıyabilmek önemlidir. Yoksa ellerimizden kayıp giderler...

Burada küçük ve mahrem şeyleri vurgulayıp durmaktayım, çünkü özünde yazdıklarım bunlara dair. Sessiz sakin bir odada oturmuş yazan bir insanın, başka bir sessiz - ya da belki o kadar sessiz olmayan - odada oturmuş okuyan bir insanla bağ kurmaya çalışması. Öyküler eğlendirebilir, bazen öğretir ya da bir tez öne sürer. Fakat benim için esas olan, öykülerin duyguları iletmesidir. Sınırların ve uçurumların üstünden ortak insani yönlerimize hitap etmesidir.”

Kültürel ve duygusal insanlık hallerini ipeksi sicimlerle örebilen yazarları seviyorum. Yöntemleri farklı olsa da, öncelikli arzuları edebiyatın sihriyle bir “gelecek tasavvuru” oluşturmak.

İshiguro’nun romanlarında ilk anda çarpan tumturaklı tespitler yoktur ama bahsettiği o “küçük ve mahrem” anlık parıltılar kendi sessizlikleriyle büyür. Geleceğini bilmek istemeyen bir âşığın ruh sayıklamaları gibi değişen, dönüşen, hatırlanan, unutulan ve okudukça kendi hakikatine kavuşan anların toplamını gösterir.

Konuşmasının sonuna doğru kendisinin ve ailesinin tanık olduğu felaketlerden ve her şeye rağmen ilerlemelerden bahsettikten sonra bugünden baktığı yeri tarif ediyor ve edebiyatını kendisiyle birlikte sorguluyor:

“Aklı yorgun bir mensubun kuşağı, yorgun bir yazar olan ben, bu yabancısı olduğum yere bakacak gücü bulabilir miyim? Toplumlar muazzam değişimlere uyum sağlama mücadelesi verirken, çıkacak kavgalara, çatışmalara ve savaşlara farklı bakış açıları getirmeyi ve duygusal boyutlar katmayı sağlayacak bir şeyim kaldı mı benim? Yola devam etmek ve elimden geleni yapmak zorundayım. Çünkü hala edebiyatın önemli olduğuna ve biz bu zorlu alanı geçerken bilhassa önemli olacağına inanıyorum. Ancak bize genç kuşaktan yazarların yol göstereceğine ve ilham vereceğine güveniyorum. Bu onların devri, bende eksik olan bilgi ve sezgilere onlar sahip olacak.”

Ishiguro’nun umutlu iyimserliği, “refah ve iktidar için yarışan rakip kampların” giderek daha yüksek sesle bağırdığı, ötekileştirerek varolma mücadelesi sürdürenlerin umutsuzca uğuldadığı dünyada sükunetli sesiyle yatıştırıyor.

Söylediği gibi; “Bölünmelerin tehlikeli bir biçimde arttığı bir dönemde, dinlemek zorundayız. İyi yazmak ve iyi okumak engelleri yıkacak. Etrafında toplanabileceğimiz yeni bir fikir, büyük bir insani tasavvur bile bulabiliriz.

Hayır, elbette edebiyatın dünyanın sorunlarını çözeceğini düşünmüyor ama edebiyatın geleceğe hazırlanma fikrini ciddiye alıyor. Ortak edebiyat dünyasını seçkin birinci dünya kültürlerinin konfor alanlarının ötesinde daha fazla ses getirecek şekilde genişletilmesi gerektiğine inanıyor. İyi edebiyat tanımımın fazla dar ya da tutucu olmaması için özen gösterilmeli, diyor.

Karamsarlığın insanı ezip geçtiği bir dönemde, Ishiguro’nun dinginleştiren sesini hatırladım. ‘Değişen Bir Dünyada Sanatçı’da yazmıştı: "Öbürlerinin deneyecek cesaret veya irade gösteremedikleri bir konuda başarısızlığa uğradıysanız, sonradan hayatınızın muhasebesini yaparken bununla teselli bulmalı, hatta derin bir hoşnutluk duymalısınız.”

Hafızanın dokusunu onun sorularıyla tazelemenin iyileştirici bir yanı var. Romanlarında iki gün önceki bir sahneyi yirmi yıl öncesinde kalmış bir olayın yanına koyarak okurdan ikisinin arasındaki ilişkiyi düşünmesini istiyor. Bu yolla insanın kendi benlik ve geçmiş algısını saran inkâr ve kendini kandırma katmanlarını gösteriyor.

Sessiz bir odada oturup yazarken başka bir odada onu okuyacak olana ileteceği duyguyu önemseyen Ishiguro’nun yazı tutkusu, edebiyata tutunanların en dürtüsel sorusuyla şekilleniyor: “Ben böyle hissediyorum. Ne kastettiğimi anlıyor musun?”.


* Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşam ve Başka Küçük Keşifler - Kazuo Ishiguro / Yapı Kredi Yayınları

Facebook Yorumları

reklam
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.