A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak


12.11.2018 - Bu Yazı 73 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Ne vakit John Berger hakkında yoğun bir hissiyatla düşünmeye başlasam tuhaf, acımasız bir sürprizle karşılaşıyorum.

Bu sene Berger’in doğum gününde, Türkçede yeniden yayımlanan kitabı ‘Yedinci Adam’ın sayfalarında dolaşırken yakın dostu, belgesel fotoğrafçısı Jean Mohr’un ölüm haberini gördüm. Bir süre Mohr’un fotoğraflarında durdum. Evet, böyle ifade etmek daha sahih olur sanırım.

Uzun molalarla durdum. Berger’in “aile albümü” olarak tanımladığı karelerde kendi hatıralarımla biraz soluklandım. Onları yazıyla fotoğrafın gölgeli bahçesinde buluşturan parıltıyı gördüm bir an. Kitabı okumaya başlamadan evvel Berger’i doğum gününde anmak için (5 Kasım) ölümünden hemen sonra yazdıklarımı okudum kendime;

“Sonra onun ölüm haberi, o soğuk mecrada keskin bir bıçak gibi parladı. Eğer 90 yaşındaki bir yazar ve eserleri hakkında düşünüp yazıyorsanız, böyle bir habere şaşırmamak doğal kabul edilebilir ama bu katı gerçeğe rağmen ölüm karşısındaki mahcup çaresizliğimizdir bizi ayakta tutan”.

Bu defa bizi terk edip, Berger’in doğum gününde elli yıllık arkadaşının yanına göçen Jean Mohr oldu.1946’da başladığı belgesel fotoğrafçılığı boyunca yirmi altı fotoğraf kitabı yayımlanan Mohr, elli sene Filistinli mültecileri fotoğrafladı.

Göçmen işçilerin kendilerinden bile gizledikleri puslu ruh hallerini, kırsal yoksulluğun boz bulanık resmini, taşra hayatının ilk bakışta görünmeyen yalnızlığını çoğaltarak eşsiz bir miras bıraktı. Yersizliğin, yurtsuzluğun neden olduğu ‘kimliksizliği’ ona aldırmayanlara direnen keskin bakışıyla anlattı.

John Berger’in kendisine en çok benzeyen ‘ruh aynalarını’ da en çok ve en yakından Jean Mohr görüntülemiştir muhtemelen. BBC için hazırlanan “Görme Biçimleri”nin açılış cümlelerinde Berger basit bir gerçeği hatırlatır:

“Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir. Ne var ki başka bir anlamda da görme sözcüklerden önce gelmiştir. Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz. Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştirmez. Görüşümüz sürekli olarak canlıdır; hareketlidir; her şeyi çevresindeki bir çember içinde tutar… Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza inandırır bizi”.

Berger ve Mohr’u buluşturan sebep, politik duruşlarının ötesinde bir direnme biçimi olarak “görünenler dünyasına” ve onların sözcüklerle bağına inanmış olmaları sanırım. Berger’ın ilk kez 1975’de yayımlanan ‘Yedinci Adam’ı bir aile albümüne benzetmesinin bu anlamda bir karşılığı var. Kitabın yeni baskısı için önsözde yazmış:

“Bugün hala İstanbul’un bir gecekondu semtinden, bir Yunan limanından, Madrid’in, Şam’ın ya da Bombay’ın bir kenar mahallesinden bu kitabı ilk okuduklarında nasıl etkilendiklerini anlatan Güneyli okurlara rastlıyorum.’Yedinci Adam’, bu okurlar için artık sosyolojik ya da birinci dereceden siyasi bir risale değil, daha çok bir aile albümü - insanın yakınlarının hikayelerine, hatıralara, bir dizi yaşanmış anlara rastlayacağı bir albüm”.

Berger, bu benzetmenin sebebini göç olgusuyla açıklıyor. Bu kitabın asıl seslendiği insanların yerinden yurdundan edilen insanlar, ailelerinden kopan insanlar olduğunu 20.yy’ın tarihsel özelliğiyle hatırlatıyor. (Daha sonraki yıllarda Ortadoğu savaşlarının neden olduğu zorunlu göç trajedisine de tanık oldular. Berger onları da yazdı, Mohr görüntüledi).

Bu “albümde” trajediyi evrensel kılan duygular, bazen siyah beyaz fotoğraflarla bazen de onlara eşlik eden yazılarla görünüyor. Ortak acıların iklimini tarif ediyor Berger:

“Sürekli bir memlekete dönüş hayali, bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bilmekten kaynaklanan ortak gözyaşları, yola çıkma cesareti, yolculuğa katlanma gücü, varılan yerin yarattığı şok, daha sonra içinde biletle gönderilen o dillere destan çağrı mektubu, gurbette ölmek, yaban ellerdeki karanlık geceler, düzenli ekmek parası kazanmanın gururu”.

Zaman geçtikçe aile albümlerinin görüntülerinin hissettirdiklerinin de değiştiğini söylüyor. Eski fotoğraflara bakarken içimizi kamaştıran o ürpertici his. Önceden düşünülmemiş tuhaf bir şaşkınlık. “Hayatın kendi şaşırtıcılığını koruyan” medcezirli duygular.

“Ne yaptığımızı tam bilmiyorduk” diyor ama gerçeğin öne çıkma inadının karşılığını fazlasıyla almışlar. O yıllarda basının kitabı neden görmezden geldiğini de anlatıyor. Eleştirmenlere göre bu kitap sosyoloji, ekonomi, röportaj, felsefe ve belli belirsiz şiir özentisi karışımı bir risaleymiş. Ciddiye alınamazmış! Tam da türler arasında böyle özgürce dolaşan benzersiz bir kitap olduğu için ciddiye alınmalıydı oysa. Bugünden bakıldığında kıymeti daha iyi anlaşılıyor. Dediği gibi bu kitabın teması özgürlüğün yok oluşu çünkü.

Bütün bu bilgilerin ışığında sayfaları çevirip göçmen işçilerle karşılaştığınızda, o sezgisel belirsizliğin sürüklediği yaratıcılığa nasıl ulaştıklarını görüyorsunuz. Kitaptaki somut bilgiler haliyle biraz eskimiş.

Dünyanın değişen siyasal yapısı, para dolaşımı, küreselleşmeye birlikte dönüşen kültürel değerler, işçi sınıfının dayanışma yöntemleri vs. Doğrusu onlara pek takılmadım. Beni çarpan, fotoğrafların etkisinin giderek arttığı gerçeği ve Berger’in göçmenliğin hakikati üzerine yazdıkları oldu. Sisteme meydan okuyan göçmenlerin can yakan bakışlarında durdukça bu tür çalışmaların eksikliğini daha iyi kavradım.

Mohr’un görüntülediği göçmenlerden bazıları Almanya’ya işçi olarak gittiklerinde sağlık muayenesinden geçiriliyordu. O fotoğraflara bakarken utançla beraber hissettikleri “yabancılaşmayı” gördüm. Damgalanmalarını, sonuçları umutsuzca bekleyen kararmış yüzlerini, garda aileleriyle vedalaşmalarını. Her şeye rağmen vagonun penceresinden akan kır, taşra görüntüleri eşliğinde beliren solgun heyecanlarını.

a

Sonra Berger’in yazdıklarını okudum; “Tanımadığı insanların önünde çırılçıplak soyunmasını istemelerimin yarattığı utanç. Komut veren görevlilerin konuştukları anlaşılmaz dil. Vücutlarına keçe uçlu kalemle yazılan sayılar. Erkek gibi tulum giymiş kadınlar. Kendisi gibi bir sürü insanın sessizliği. Çoğunun yüzünde, dinginlik içindeki ya da dua eden kimselerinkine benzemeyen o korkunç içe dönük bakış.

Bütün bu olup bitenler ona olağan geliyorsa, bunun nedeni bu önemli yaşantıyı orada bulunan herkesin paylaşmasıdır”.

Bu fotoğraflı anlatıyı evrensel kılan, “o içe dönük bakışı”, kalabalığın sessizliğini “zamansızlığın” ruhuyla anlatan yazının gücü. 45 yıl sonra okuru insanı anlatma meselesine dair düşündürmesini de önemsedim. Berger’in kurmaca veya gerçek hikayelerdeki şiir sesi, ayrıntılarda kendisini daha iyi duyurur. Trende sohbet eden işçilerin fotoğrafının hemen altında bir düşünce anını tarif ediyordu:

“Bavulun dibindeki paketlerin birinde evden koydukları yolluğu vardır. Bu yiyecekleri düşünür - bıçakla kesilmesi gereken sosisi, ufalanan peyniri. Yemek yeme ihtiyacı açlığın belirtisi sayılmaz. Yiyecek, aynı zamanda başkasından gelen bir haberdir. O yiyeceği yemek bir yerden bir haber almak demektir. Kim, nereden göndermiştir bu haberi?”.

Göçmen işçilerin içinde bulundukları durumu geçici kabul etmelerini, içlerinde gömdükleri zaman boşluğunu, ancak Berger gibi “şeyler” arasında sağlam ilişkiler kurabilen bir yazar görebilirdi. Geçmişin hatıralarıyla gelecek hayalleri arasında sonsuz bir yolculuğa çıkan işçilerin mırıltısı onun anlatımıyla kendi hakikatine kavuşuyor.

Berger’in hikaye ettiği işçilerin varolma mücadelesini, göçmen olmanın trajedisini onların durduğu yerden kendi hayatıma bakarak izlemeyi tercih ettim. Yabancı bir dilin, şehrin, kültürün, toplumun içinden geçip giden o sessiz kalabalığı onun kelimeleriyle dinledim. O kırılgan iradeye hayran olurken yerleşik olmanın konforundan biraz utandım.

Büyük şehirde yaşayan insan davranışlarının tarih boyunca onları nasıl küçümsediğini hatırladım. İş dışındaki boş zamanlarını yadırgayan yorgun işçilerin karanlıkla, rüzgarla, toprakla, sessizlikle, hayalleriyle yaşamalarına baka kaldım. Kişisel hafızalarını tek göz odalara taşıyan göçmenlerin eski bavullarını kurcaladım.

Son bölümde (Dönüş) kazandığı paralarla ülkesine dönen bir Türk işçiden bahsediyordu Berger. Onca yıl sonra o tatsız gerçek eğilip  bükülmüş ama yok olmamıştı. Göçmenin kararlılığını kendi iradesinden ziyade tarihsel süreçler belirliyordu;

“O kendi ülkesinden daha büyük bir hızla değişmiştir. Yurtdışına gitme konusunda karar vermesine yol açan ekonomik koşullar düzelmemiş, belki daha fazla kötüleşmiştir memleketinde”.

Berger, göçmen işçinin hayatını başkasının gördüğü bir düşe benzetiyor. İtalya’nın köyünde çekilmiş fotoğraf var kitapta. Hatırlanamayan rüyadan kalan puslu bir an misali yerleşti zihnime. Bir köylüyle bir göçmen işçi, kırda beraber yere çökmüş yaktıkları çalı çırpının başında sohbet ediyorlardı.

Jean Mohr, dünyanın o anlamsız boşluğuna göçmenliğin perdelenen kederini yerleştirmişti. Sayfayı çevirdim. Belgrad’da bir sokak fotoğrafçısını gösteren anın cümlelerini okudum; “Düşümde bir dost geldi beni görmeye. Çok uzaklardan. Sordum kendisine düşümde: ‘Fotoğrafla mı geldin yoksa trenle mi?’ Bütün fotoğraflar bir ulaşım biçimi, yokluğun bir dile gelişidir”.

‘Yedinci Adam’ elli yıllık dostluğun ve yakınlığın sonuçlarından birisi. Jean Mohr, 93 yaşında John Berger’in doğum gününde - varsa eğer öyle bir buluşma yeri - arkadaşına kavuştu. Onları buluşturan fotoğraflara bakarken Berger geçmişten sesleniyordu;

“Mahremiyeti yakınlıkla, yakınlığı da paylaşılan bazı deneyimlerle ilişkilendirmeye meyilliyizdir. Halbuki birbirine asla tek kelime etmeyecek yabancılar her gün bir mahremiyeti paylaşabilir. Bir bakışta, bir kafa sallayışta, bir tebessümde, bir omuz silkmede bulunan mahremiyeti. Bir saniye süren bir yakınlıktır bu ya da hep birlikte dinlenen bir şarkının uzunluğu kadar. Hayata dair bir anlaşma. Şartları olmayan bir anlaşma”.

O gizli anlaşma, eskimeyen bir fotoğraftaki göçmen işçilerin canlı, kederli, her daim düş gören yorgun bakışlarında da görünüyor.

* Yedinci Adam - Avrupa’da Bir Göçmen İşçinin Hikayesi / John Berger, Jean Mohr - Metis Yayınları
 

 

 

Facebook Yorumları

reklam
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları