A.Esra YALAZAN



Bookmark and Share

Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları


10.2.2019 - Bu Yazı 149 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Kitabın başlığını gördüğümde, (Sıradışı Yazarlar, Joyce’dan Dickens’a Büyük Yazarların Takıntıları ve Tuhaf Alışkanlıkları) müstehzi bir tebessüm yayıldı yüzüme.

Eğer benim gibi biyografi, yazarlar ve eserleri hakkında yazılmış inceleme, anı, eleştiri ve benzeri türde kaynakları okumayı seviyorsanız hatta onlar hakkında düşünüyor ve yazıyorsanız, “sıradışı yazar” diye bir tür olmadığını bilirsiniz.

Yazının icadından beri ne kadar çok yazar gelip geçtiyse bu dünyadan, o kadar farklı ve birbirini tamamlayan yazma yöntemi ve alışkanlığı vardır. İlk bakışta bazılarınınki biraz daha normlara aykırı, tuhaf görünebilir ancak yazma eylemi, en başından sonuna kadar zaten sıradışıdır bana göre.

Kelimenin hakikatiyle dünyayı seyre dalıp farklı bir gerçeklik üretmek, onu okur nezdinde inandırıcı kılmak, duyguları, düşünceleri başka kimsenin öyle yazamayacağı iddiasıyla (başka türlü olmaz) yazının diline tercüme etmek, bir yaşam biçimi tasavvur etmek, mevcut olanı yıkıp sonra itinayla yeniden yapmak kendine has bir “deliliğe” de ihtiyaç duyuyor çünkü.

Ve neresinden bakarsanız bakın epey takıntılı bir uğraş. Benim deyişimle “tutturuk” olmayı şart koşan, yerine neyi koyarsanız koyun eksikliği giderilemeyecek çok güçlü bir tutku.

Yazarların yaşam biçimine, döneminin koşullarına ve mizaçına göre değişen yazma alışkanlıklarının en önemli ortak noktası bu sanırım; Takıntılı bir yazma arzusuyla dünyanın geri kalanından bir süreliğine uzaklaşmak, tam da o yazma anında kendinden başka bir varlığa dönüşmek, hedefe ulaştıktan sonra yine en başa dönüp o tekinsiz maceraya kaldığın yerden devam etmek. Arzu nesnesi değişmeyen sonsuz bir döngü bu.

Bazı yazarlar söyleşilerde yazma alışkanlıklarını “hikaye etmeyi” sever, bazıları yöntemlerinin efsaneye dönüşmesinden hoşlanır, bazılarını da gazeteciler ve edebiyat yazarları bile isteye mitleştirir. Edebiyat tarihinin iz bırakan bu tanıdık hikayeleri, aynı zamanda kolektif bir yaygınlaştırma çabasının da ürünüdür.

Bu kitabın yazarı Celia Blue Johnson, giriş yazısında “Tuhaflıklar, harika dedikodu malzemesidir ve bir kişiden diğerine geçerken aşırı abartıya dönüşebilir” diyor. O mitleştirilme tehlikesine karşı araştırmasının parçalarını birleştirirken, çeşitli kaynakları referans alıp bir açıklama başka bir açıklamayla çeliştiğinde ihtiyatla ilerlemiş.

Makaleleri, mektupları, anıları ve biyografileri okurken, temel dürtüsü, kendisinin de söylediği gibi bir çalışma odasını ya da mekanını, yazar da içindeyken canlandırmak olmuş.

“Meğer yazarlar çok ilginç bir grupmuş” diyordu. Şaşırdıklarından bazılarını sıralamış; “Friedrich Schiller’in uyanık kalmasına yardımcı olmak için ayağını soğuk suya soktuğunu keşfetmek şaşırtıcıydı. James Joyce’un karton parçalarına boya kalemiyle yazdığına, dahası Ulysess ile Finnegan’ın Uyanması’nı böyle tamamladığına inanmakta zorlandım.

Colette’in kalemini ele almadan önce evcil hayvanlarından pire ayıkladığını keşfettiğimde neredeyse elimdeki kitabı yere düşürüyordum. Bu teknikler en abartılı romanlardan daha garip görünüyordu”.

İtiraf etmeliyim ki ben o “tuhaf” saplantıları daha evvel başka vesilelerle okuduğum için pek şaşırmadım ama Balzac, Hugo, Dickens, Proust, Joyce, Steinbeck, Nabokov, Hemingway, Jack London gibi büyük yazarların yazma alışkanlıklarını ve saplantılarının nedenlerini, dönemin koşullarıyla beraber hatırlarken eğlendim.

D.H. Lawrence’ın yazma alışkanlığı en ez tuhaf olanlardan biriydi. Yazarken ormana ve ağaçlara bağımlı olduğunu bilmiyordum doğrusu. Onu çalışma odası yerine, kunt bir ağacın gövdesine yaslanmış, mavi gömleği, beyaz kadife pantolonu ve hasır şapkasıyla çalışırken hayal etmek hoşuma gitti.

‘Lady Chatterly’nin Aşığı’nı Toskana’daki büyük bir çam fıstığının altında yazmış olmasını sevdim. Sonra onunla beraber İngiltere’de bir elma ağacının altında oturdum. İtalya’da limon ağaçlarının yakınında o yazarken yakın bir yerde uzanıp seyrettim. Meksika’da bir gölün kenarındaki söğüt ağacının kucağında yazmasını hayranlıkla izledim.

Yazarların tuhaf yazma alışkanlıklarını şekillendiren sebepler onların yazı sanatına, edebiyata yaklaşımını de belirliyor çoğu zaman.

Nerede kalırsa kalsın çevresini ihtiyaçlarına göre düzenleyen, her yerde çalışmasının aynı tasarıma sahip olmasını isteyen, yeni bir mekana geldiğinde, uykuya dalmadan önce mobilyalardan bavula her şeyi düzenleyen, yatağının baktığı yönü bile takıntı haline getiren Dickens’ın romanlarında gündelik hayatı tasvir eden ayrıntı zenginliğini bir düşünün. Yoksul ve sakin bir hayatın yeknesaklığının ardındaki sevinci, kederi yazan romancının, Londra sokaklarında saatte 7.7 km gibi etkileyici bir hızla hareket etmesi anlaşılır.

Ya da Sefiller gibi binlerce sayfalık büyük bir eseri yazarken gece yürüyüşlerinden vazgeçen, son teslim tarihinde romanını bitirebilmek için dışarı çıkmanın cezbediliciğinden kaçınmak adına kıyafetlerini kilitleyip, gri bir şala sarınarak yazan Victor Hugo.

Sürgünde olduğu Guernsey adasında, 15 yıl boyunca yazdıktan sonra düzenli egzersiz yapan, koşan ve okyanusta her gün çıplak yüzen bir yazarın hareket halinde düşünmesini gazeteci Mauris anlatıyor:

“Odasındayken bile kafesteki bir aslan gibi boydan boya yürüyor, ara sıra ya aklındaki düşüncelerini yazmak için masasısının önünde ya da sıcak, soğuk veya yağışlı havaya rağmen her zaman açık olan pencerenin önünde duraklıyordu”.

Kırsalda veya şehirde uzun yürüyüşlere çıktığı bilinen Virginia Woolf’un, kocası Leonard’ın matbaasındaki yazı panosuna yazması, günlüğündeki yırtıcı iç sesi ve eserleri arasındaki ilişki de aslında pek ilginç değil ama yazarın bütünlüklü imgesi hakkında okura bir fikir veriyor:

“Southhampton Raw’a doğru yürürken öyle bir müphemlik, hülya ve sarhoşluk halindeydim ki cümleleri bağırıp çağırıyor, sahneleri görüyordum”.

Kitabın yazarı Johnson’un aktardığı konuşma, birbirlerinin çalışma biçimlerini merak ettiklerini ama aslında çok da farklı olmadıklarını söylüyor. Romancı Joyce Carol Oates, yazarların yazma yöntemleriyle ilgili bir şeyler sorulduğunda, asıl bilmek istediklerinin “O da benim kadar çılgın mı” sorusu olduğunu fark etmiş. Philip Roth, “Benim bu sorunun cevaplanmasına ihtiyacım yok” diye cevap vermiş. Hepsi kendi “çılgınlığına” hayran olsa da çok farklı değiller.

Bazı yazarların sadece sabahın erken saatlerinde ya da gece boyu dünya karanlığa gömüldüğünde yazmalarının da şaşırtıcı bir yanı yok elbette. Nihayetinde Wallece Stegner’ın ifadesindeki kadar basit bir sebebi ve sonucu da var:

“Bir romanın gerçekliği ve değerine ikna olmak ve ikna olmuş bir şekilde kalmak için her sabah yazma işinin yapıldığı yere gidip sandalyeye kıçını koymak dışında bir yol bilmiyorum”.

Hal böyleyken, mesela Jack London’un her sabah saat 05:00’de yazmaya başlaması ilginç değil ama nasıl yazıyordu kısmı önemli?

Yazma sanatını öğrenmek için fanatik hayranı olduğu Rudyard Kipling’in metinlerini kelimesi kelimesine kopyalaması ve 650 red mektubundan sonra gelen intihar düşüncesi ve başarının ardından “Kipling olmasaydı, yazdıklarımın yakınına bile yaklaşamazdım muhtemelen” demesi onun yazar olma mücadelesinin gücünü gösteriyor.

Vaktiyle günlük yazı kotası koymak da yazarların ‘saplantılarından’ biriydi. Yatakta başının üstündeki bir ipe not kartları bağlayıp, her gün bin kelime yazmadan masadan kalkmayan London bu hususta en anlaşılır yazarladan biri. Hayatı boyunca üçyüz cildi aşkın eser üreten Alexander Dumas şöyle diyormuş:

“Benim dakikalarım altın kadar değerlidir. Ayakkabılarımı giydiğimde bu bana 500 franga mal oluyor”.

William Golding, her gün üç bin kelime yazdığını açıklamış. “Daha hızlı yazdıkça ürettiklerim daha iyi oluyor, yavaşlarsam başım derde girer” diyen Raymond Chandler, günde beş bin kelime yazmadan durmuyormuş. Steinbeck ve Graham Green günlük kotalarını zamanla düşürmüş.

Johnson, yazı alışkanlıklarını merak ettiği yazarlarla ilgili bölümlerin sonunda, ortak bir tuhaflık şemsiyesi altında topladığı bilgileri de derlemiş; Yazarların masasındaki batıl inançlar, şüpheye düştüklerinde ilk taslağı atanlar, banyo küvetinde yazmayı tercih edenler, katip kullananlar, yürümeden yazamayanlar, manzaraya sırtını dönenler, yatarak, uzanarak yazabilenler, yazıya eşlik eden kahve-çay alışkanlıkları...

Her okur, sevdiği yazarın yazma alışkanlıklarının ve belki de kendisine tuhaf gelecek saplantılarının peşine düşüp, eserlerini daha iyi kavramak, bu anonim bilgilerle eğlenmek isteyebilir.

Nihayetinde yazma yöntemi ve alışkanlığı nasıl olursa olsun Kafka’nın ve Steinbeck’in ifadeleri, başlangıçta söylediğim yazının tutkuyla buluştuğu hakiki takıntıya işaret ediyor.

Geceleri uzun saatler boyunca çalışan Kafka, 1912’de bitirdiği ‘Yargı’ adlı hikayesini, gece saat 10’dan sabah 6’ya kadar tek bir oturuşta yazmış. Ertesi gün de günlüğüne şunları eklemiş:

“Yazmak ancak bu şekilde yapılabilir; ancak böyle bir tutarlılıkla. Beden ve ruhun böyle tamamen açılışıyla”.

Yazarlığı boyunca ses ve anlam arasındaki uyuma takıldığı için, taslakları son haline dönüştürmeden evvel makineye dikte edip dinleyen Steinbeck, “Yazı olmasa, matbaa olmasa bile yazmaya devam ederdim. Sözcüklerimi hatıra olsun diye not ederdim” diyor.

Bu cümleden sonra, nasıl, hangi alışkanlıklarla, nerede sorusu bile önemini yitiriyor.
 

 

* Sıradışı Yazarlar - Joyce’dan Dickens’a Büyük Yazarların Takıntıları ve Tuhaf alışkanlıkları / Celia Blue Johnson - hepkitap

Facebook Yorumları

reklam
10.2.2019
Yazarların takıntıları ve tuhaf alışkanlıkları
21.1.2019
Hermann Hesse'nin 'Ağaçlar'ı ve hafıza
24.12.2018
Steinbeck ve ‘Mektuplarda Bir Yaşam’
17.12.2018
Bir özgürleşme ihtimali olarak aşk ve Zabel Yesayan
26.11.2018
Yazarlarla 'Okuma Üzerine Yakın Okumalar'
12.11.2018
John Berger ve Jean Mohr’la göçmen işçilere bakmak
28.10.2018
Ishiguro'nun 'küçük ve mahrem' keşifleriyle Nobel yolculuğu
22.10.2018
Robert Musil’le ‘Aptallık Üzerine’ düşünmek
16.10.2018
'Şehirde Yürüyen Kadınlar' ve yazının flanözleri
8.10.2018
Patti Smith ‘Adanmışlık’la soruyor: Neden yazarız?
17.9.2018
George Orwell’le ‘Edebiyat Üzerine’
26.8.2018
Gorki’nin Tolstoy anıları ve hafıza
22.8.2018
Herman Hesse’nin ‘Görkemli Dünya’sı ve Yazı
6.8.2018
'Edebiyatın Kısa Tarihi’nde eğlenceli bir yolculuk
30.7.2018
'Denize Gömülenler' ve Umut
23.7.2018
‘Duygular Sözlüğü’nün efsunlu geçitlerinde dolaşmak
16.7.2018
‘Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nda kimlikler ve sınırlar
1.7.2018
Patikalar ve Hikayeler üzerine bir keşif
24.6.2018
Skarmeta, Neruda ve Galeano’yla 'Biz Hayır diyoruz'
3.6.2018
Zweig’la Faşizm rüzgarının değiştirdiği Avrupa yolculukları
29.4.2018
Yusuf Atılgan'ın yaktığı romanları
7.1.2017
John Berger’le iyimserlik diyarında “Hoşbeş”
12.12.2016
Flaubert’in Doğu’suna yolculuk
20.11.2016
Savaşın ‘Kadın’ yüzü ve Aleksiyeviç
11.10.2016
Hasan Ali Toptaş’ın merhametli romanı “Kuşlar Yasına Gider”
2.10.2016
Faşizmi sanatla sorgulayan besteci; Dimitri Şostakoviç ve J. Barnes
10.7.2016
Kokuların duygusu ve edebiyat
3.7.2016
Cahit Sıtkı’yla kelime deryasında yolculuk
26.6.2016
Yürümenin gücü
19.6.2016
Fanilik ve yazı
12.6.2016
Yalnızlığa Övgü ya da buruk bir sitem
5.6.2016
Kafka’yı mektuplarıyla anlamak
30.5.2016
Sebald ve Walser’in izinde yazı kardeşliği
22.5.2016
Galeano’nun ‘Ateş Anıları’yla tazelenmek
9.5.2016
An’ları genişletenler ve Proust
5.5.2016
Korkuyorlar
2.5.2016
Tabiat, insan ve Novalis
27.4.2016
Gerçekler ve laiklik
25.4.2016
Yazmak ve yolculuk
22.4.2016
Köle ticareti ve 'Misafir'
17.4.2016
Kayboluşun sırları ve bahar
5.4.2016
Kültürel soykırım, Sur ve Tahir Elçi
31.3.2016
Heyecanlı gazetecilik ve ‘Dava’
24.3.2016
Meslek onuru ve Çetin Altan
21.3.2016
Anne Frank’in kelimeleri ve korku
17.3.2016
Gerçeklikten kopuş ve Nevruz
14.3.2016
Werner Herzog, Rebeca Solnit ve kadınlarla umuda yürüyüş
10.3.2016
İsimlerini bakır telle yazan çocuklar ve ev
8.3.2016
İnsanlık tarihinin iz bırakan ‘Kadınlar’ı ve Galeano
7.3.2016
Gazetecilik, taraftarlar ve medya
21.2.2016
Savaş çığırtkanları ve hikayeler
7.2.2016
Araf'taki mültecilerin sonsuz ıstırabı
26.1.2016
Toprağın Tuzu: Gezegene yazılmış bir aşk mektubu
24.1.2016
‘Tarihe Düşülen Notlar' ve Akademi
10.1.2016
Gömülemeyenler ve ölmeden ölenler
30.12.2015
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
27.12.2015
Susanlar değil ‘adalet savaşı' verenler hatırlanacak
8.11.2015
Gerçeğe bakma cesareti ve Günter Grass
11.10.2015
Yürüyüşün iklimi ve protesto
27.9.2015
'Eski Sevgiliye Yazılmış Mektuplar’ için…
20.9.2015
Linç kitle iktidar ve insan
6.9.2015
İnsanın tabiatla zorlu sınavı ve Hopa
23.8.2015
İyilikle ‘kötülüğün' bitmeyen mücadelesi ve Faust
9.8.2015
Beklerken yazma umudunun kitabı: Ağaçların Özel Hayatı
26.7.2015
Savaşın uğultusunda bölük pörçük yaşamlar
5.7.2015
Ihlamurlar, savaş ve Remarque
21.6.2015
Ramazan vakit ve sükûnet
7.6.2015
‘Söz’ yasakları Sokrat’ın savunması ve medya
24.5.2015
Ortadoğu’da medeniyet yangınları
3.5.2015
Göçmenlerin bitmeyen trajik yolculuğu
19.4.2015
Sinan Çağı’nın mimarî adabı nasıl değişti?
12.4.2015
Sevdiğimiz romanları ‘sırlarıyla’ anlatan bir kılavuz ve Selim İleri
05.04.2015
Refik Halit Karay’ın ‘Memleket Yazıları’yla iyileşmek
23.03.2015
Bahar bayramları ve barışın dili
22.03.2015
‘Kalp Zamanı’nın mektupları: Bachmann-Celan
15.03.2015
Duyguların anatomisi, eksik hayatlar ve Ahmet Altan
08.03.2015
Kadın tabiatının özü ve dilinin tılsımlı sesi
02.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
01.03.2015
Medeniyet yangınları ve ‘Körleşme’
22.02.2015
Yürüyüşün mucizevî gücü ve Selma
15.02.2015
Suç, bağışlama ve yüzleşme
08.02.2015
Şehir ve yaşam kültürü kaybolurken
01.02.2015
Yaşlanmak mı sükunet mi?
25.01.2015
Skarmetá’nın kelimeleriyle diktatörlüğe ‘HAYIR’ !
04.01.2015
Stephen Hawking'le zamanda 'sonsuzluğa' yolculuk
28.12.2014
Roboski ve 'İstenmeyen Çocuklar'
21.12.2014
Net ve dikenli bir yazarla uzun bir söyleşi: Marguerite Duras
14.12.2014
Sempozyumda 'Mavi bir kelebek': Didem Madak
07.12.2014
Aşk, tarihi ve sırlarıyla neden hâlâ yasak bölge?
25.11.2014
Ulusal kimlikler nasıl oluşturuldu?
16.11.2014
Yazı yalnızlığı ve Hasan Ali Toptaş
02.11.2014
'Ağaç Diken Adam' ve umut
26.10.2014
Efes ve zamanın tozları
19.10.2014
Nabokov ve yazarların gizli tarihi
05.10.2014
Kelime avcıları ve defterler
28.09.2014
Yersiz yurtsuz Edward Said, Sürgünler, Mülteciler
21.09.2014
Kendini arayan insan ve 3. Mardin Bienali
07.09.2014
Platonov'un muhteşem dünyası
31.08.2014
Bir roman kahramanı olarak Colette
24.08.2014
Yazının acı iklimi
17.08.2014
İnsanı iyileştiren edebiyat
10.08.2014
Zeytin bütün ağaçların ilkidir, ilk aşk, ilk acı gibi
13.04.2014
Sahte ‘Gündüz Güzelleri’ ve Joseph Kessel
26.01.2014
Kötülüğün edebiyattaki zaferi; Doktor Faustus ve Thomas Mann
15.01.2014
Zamanın tozlarına karışan bir yönetmen: Theo Angelopoulos
23.12.2013
Bu roman Gide’in hikayesidir
14.08.2013
Dünyası kayboldu ama şiiri hala yaşıyor
03.08.2013
Aşklarını ‘Tanrılaştıran’ Bir Büyücü: Alma Mahler
18.07.2013
Aşk Coğrafya Tanımaz
02.07.2013
Savaşın Uğultusunda ‘Bölük Pörçük Yaşamlar’
15.06.2013
Karanlıkta ışıldayan bir söz kuyumcusu
08.05.2013
Ahlar Ağacı’nın Dili
25.04.2013
Tam o an, ‘Saatler’ ve ‘Mrs. Dalloway’…
09.12.2012
Bütün insanlar yalancıdır
25.11.2012
‘Yara İzleri’nin gizli hikâyeleri
18.11.2012
Bangır bangır ‘yazı’ çalıyor evde!
11.11.2012
Eskiz defterleri ve John Berger
04.11.2012
‘Ah’lar Ağacı’nın dili
28.10.2012
İskenderiye rüyası
21.10.2012
Sait Faik’le hep yeniden...
15.10.2012
Genç Pessoa’yı gördüm
15.10.2012
Savaşın kıyısında bekleyenler
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Düzce Satılık ve Kiralık Emlaklar Emlak8.net