Murat Sevinç

www.gazeteduvar.com.tr



Bookmark and Share

Demokrasi için biraz olsun gerekli haslet, mahcubiyet...


1.12.2020 - Bu Yazı 1280 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Kendilerini ve bir şeyleri altüst etmekle, şimdiye dek hiç olmamışı var etmekle uğraşıyor göründükleri esnada, tam da böylesi devrimci kriz dönemlerinde, endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarına, sloganlarına, kıyafetlerine sarılır, dünya tarihinin yeni sahnesinde bu eskilerde hürmet edilen kılıklara bürünür ve bu ödünç dille oynamaya çalışırlar.” (Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i, İletişim, çeviren Tanıl Bora)

Demokrasi, bir siyasal sistemin adı. Uzun tarihi içinde çok macera yaşamış, dönüşmüş, zenginleşmiş, güçlenip zayıflamış, ortadan tümüyle kaybolduğu ve yeniden belirdiği zamanlar olmuş ve öylesine prestijli bir kavram haline gelmiş ki, herkes tarafından sahiplenilip kullanılmak da istenmiş. Farklı ideolojiler, kurmak istedikleri siyasal-toplumsal düzenleri onun adıyla anmayı tercih etmiş, kendilerininkinin 'asıl' demokrasi, 'gerçek' halk yönetimi olduğu iddiasıyla. Herhalde henüz çocukluk çağında işittim Lincoln'ün o meşhur tanımını; “halkın, halk tarafından, halk için yönetimidir.” Oscar Wilde'ın, “halkın, halk tarafından, halk için ezilmesidir (dayak yemesidir)”, ifadesiyle ne demek istediğini ise, çok sonraları anladım!

Doğru, demokrasi bir siyasal sistemin adı; buna mukabil herhangi bir siyasal sistem 'insansız' var olamayacağı için, aynı zamanda belli bir toplum modelini ve insan tipini de anlatıyor. Sıfat olarak yaygın kullanımı var. Demokratik toplum, demokratik kurullar, demokratik işleyiş, demokrat insan vs. Yakın akraba olduğu sözcükler de mevcut; özgürlük, eşitlik, hoşgörü, laiklik, disiplin gibi...

Kendi tarihini, ancak 'verili' ve 'geleneğin beyinlere bir kâbus gibi çöktüğü' koşullarda yapabilen insan...

Hepimiz, her ne yapıyorsak, 'geçmişten devreden' o verili koşullar içinde yapıyoruz ve düşüncemiz, doğumunda hiçbir katkımızın olmadığı sayısız 'geleneğin' bizler için çizdiği sınırlar içinde. Düşüncelerimiz, duygularımız, reflekslerimiz, sevgimiz, nefretimiz... Her birini o ana dek 'edindiklerimiz' kadar bilip yaşıyoruz. Özgürlüğü öğreniyoruz, korkmamayı ve endişeyi öğreniyoruz, hoşgörüyü ve ceberutluğu öğreniyoruz, disiplini ve ciddiyetsizliği öğreniyoruz, umudu ve umutsuzluğu öğreniyoruz, herkese eşit muamele etmeyi ya da ezmeyi ve kibri öğreniyoruz...

Her neye bakıyorsak, o güne kadar edindiklerimizle görüp değerlendiriyoruz. Çok güncel bir konudan örnek vereyim. Hani şu aralar herkesin konuştuğu bir dizi var, “Bir başkadır.” Zevkle seyrettim ben de, düşünen de, yapan da, oynayan da sağ olsun. Geçtiğimiz hafta, dini bütün, benzer koşullara tanıklık etmiş bir kadın yakınıma seyretmesini tavsiye ettim. Henüz ilk bölümlerdeyken, bana “Neden bu kadar ses getirdiğini anlamadım, ben mi fark etmiyorum acaba bazı şeyleri, nesi ilginç?” deyiverdi. Ne dersiniz!

Siyasal sistemler bir günde oluşmuyor. Eğer demokrasiden söz ediyorsak; klasik liberal demokrasiler sürekli dönüşür ve zenginleşirken, kendisini ayakta tutan insanı, bir yandan yaratıp diğer yandan onun tarafından belirleniyor. 'Göçüp gitmiş nesillerin' bıraktığının ne menem bir gelenek olduğu bu nedenle yaşamsal. Bırakılan her miras, sonraki neslin derdi oluyor. Ayrıca, ekonomik ilişkiler, 'temel yapının' nitelikleri değişirken türlü toplumsal alışkanlıklar ve davranış kalıpları o dönüşümü aynı hızda takip etmiyor.

Hal böyleyken, bugün yaşadıklarımız, günümüz değer ve deneyimleriyle yetişen kuşaklar, kendilerinden sonrakinin elinde bulduğu miras olacak. Hâlihazırdaki iktidar bir gün gidecek, yerini başkaları alacak; ancak iktidarlarla birlikte bir çırpıda değişme ihtimali olmayan kabuller, her zaman olduğu gibi 'vuruşarak' dönüşecek, sükunetle değil. 'Kültür' gibi iri kıyım ve üstesinden kolay gelinemeyecek bir olgudan değil, daha basit görünen ama yalnızca günümüzü heba etmeyip geleceğe de taşıyacağımız bir şeylerden, davranışlardan, duygulardan söz ediyorum. Kuşkusuz her şey gibi 'duyguların' da öğrenildiği, kuşaktan kuşağa devredildiği varsayımıyla.

Başlığa geleyim... Burada 'çoğulcu birlikte yaşam' idealini vurgulamayı tercih edeceğim 'demokrasi', bir siyasal sistem ise, 'mahcubiyet' duygusuyla ne ilgisi olabilir?

Yıllarca, özellikle temel hak ve özgürlükler konusunu çalışır ve üzerine gevezelik ederken, her bir konunun aslında toplumsal kabullerimiz ve ahlaki değerlerimizle de sıkı sıkıya ilişkili olduğunu düşündüm. Hukuku, anayasaları, birlikte yaşam-örgütlenme ilke ve kurallarını; apaçık sınıf mücadelesi gerçeğini ve kuralların soğuk yüzünü görmezden gelerek ele alma niyetinden değil bu. Fakat özellikle bazı norm ve uygulamaları anlatırken, aklımın bir yerlerinde hep 'ayıp', 'haksızlık' nevi sözcükler dolaşıyordu. Daha önce de yazmıştım; 'toplumsal ilişkileri düzenleme iddiasındaki' hukuk kuralları, zaten 'ayıp' ve 'günah' gibi, laik hukuk sisteminde doğrudan belirleyici olmayan toplumsal ve din temelli 'kurallar' ile kaçınılmaz bir temas halindedir. O ilkeler hukukun oluşumunda etkilidir ve çoğu zaman, örneğin yasanın 'suç' olarak tanımladığı bir fiil, ahlaken ayıplanır, hâkim inanç tarafından ise kınanır. Laik sistemlerde hukuk kuralları ile diğerleri arasındaki fark, hukukun arkasında 'kamu otoritesinin' bulunması, dolayısıyla 'yaptırım' farkıdır. Ayıp, yüzü kızaranı; günâh, inançlıyı; buna mukabil hukuka aykırılık, 'herkesi' ilgilendirir.

Bu nedenle, insanı bir yönde davranmaya yönelten duygu 'mahcubiyet', hukuk metinlerinin lafzında olmasa da, aslında satır aralarında bir yerlerde yer alır, ya da alması beklenir. Tahmin ediyorum, özellikle temel hakları anlatırken dilimin ucuna her seferinde 'ayıp' sözcüğünün gelmesi ve yutkunmam bundandı. Yıllar önce, türban yasaklarına ilişkin bir yazıya 'Türban yasağı ayıptır!' başlığını koyarken de aynı şeyi düşünmüştüm. Bugün 'anadilde eğitim' tartışması gündeme geldiğinde ve daha pek çok sorunda, yine 'ayıp' sözcüğünü hatırlamam gibi.

Okuduğunuz satırların biraz tuhaf ve naif bulunduğunun farkındayım tabii. Olsun. Şöyle açıklamaya çalışayım: Bir insanın, kamu görevlisi tarafından tartaklanması, işkence görmesi 'norm' ile yasaklanmıştır. O norm, insan onurunu, insanın manevi ve maddi bütünlüğünü ve insan olmaktan kaynaklanan değerini esas alır. Ortada, korunması gereken 'değerler' olduğu varsayılır. Örneğin düşünce gibi, örneğin inanç ve ibadet gibi, örneğin özgürlük gibi, örneğin hak aramak gibi. Tabii yukarıda değindiğim o sınıf mücadelesinde 'hâkim' olanın değerleri her zaman ağır basar, bunu unutmayalım. Söz konusu gerçek bir yana, hak ve özgürlük sözcükleriyle adlandırdığımız her ne varsa, tümü aslında atalarımızdan birileri ve bizler onları 'değerli' bulduğumuz, uğruna çile çekildiği için var. Bir insan onların birinden yoksun bırakıldığında, bu yalnızca hukuksal değil, aynı zamanda 'insani' yönü olan bir sorun şeklinde ortaya çıkar. Örneğin, işkence-kötü muameleye, tecavüz iddiasına tanık olduğumuzda ilk düşündüğümüz, o eylemleri yasaklayan 'norm' olmaz. Çaresizlik hissi yaşar, üzülür ve öfkeleniriz. Çünkü insanız, değer ve duygularımız var. İşkence ya da bir diğer adaletsizlikle karşılaştığında sevinen insan da, farklı değerlerden beslenip bambaşka duygular yaşadığı için o halde. Hiç kimse anasının karnından alçak çıkmıyor, her şeyi öğreniyoruz.

Her şeyi, evet, mahcup olabilmeyi de öğreniyoruz. Yukarıdaki örneğe, 'anadilde eğitim' meselesine bakalım. Yalnızca tek bir örneğe. Oturup sabaha kadar, o ülkede bu var, şu ülkede şöyle düzenlenmiş filan fıstık, anlatılabilir. Yasalar ve onların sözcükleri arasında boğucu bir gezinti yapmak mümkün. Ömrümün yarısında yaptım ben bunu. Peki biri karşınıza geçip “arkadaş, ben anamın bana ninni okuduğu dilde eğitim almak istiyorum” dediğinde, vereceğiniz yanıtın kaynağı norm mudur, yoksa vicdanınız ve mahcup olabilme hasletiniz mi? Adalet duygunuz mu, yoksa mevzuat bilginiz mi? Bir insana, “yok kardeşim, o hakkı verirsek ülke bölünür” dedirten? “Verirsek!” İnsan evladının koskoca bir ömürde bir kez bile kendisine 'ben kime ne veriyorum?' sorusunu yöneltmeden göçüp gitmesi durumu nasıl ele alınabilir? Özellikle bazı soru ve tepkiler, her şey bir yana, insanı öncelikle mahcup etmemeli mi, onu utandırmamalı mı, yerin dibine geçirmemeli mi? Bir hak tartışması, nasıl 'ayıp', 'adaletsiz' gibi sözcükler zihnimizi meşgul etmeden sürdürülebilir. Ya da, 'ben kim oluyorum ki' sorusuyla yüzleşmeden.

Konular arasında gezindiğimin farkındayım...

Şu post-truth (gerçek ötesi/sonrası) kavramı için çağımızın illeti filan deniliyor malum. Anladığım kadarıyla, bir yerde 'hakikat' var, diğer yerde 'kanaat' ve duygular. İkincisi, ilkini görünmez hale getiriyor. Buna 'sahtekârlık devri' denilse çok mu yanlış olur ki! Birileri sürekli yalan söyleyip insanları kandırıyor, kandırılanlar kandırıldıklarının farkında olarak yaşayıp yalanın avantajlarından yararlanmanın keyfini sürüyor ve adı sanı bilinen dalavereciler, söyledikleri yalanların bedelini ödemiyor. Ezcümle, kapitalizmin vardığı şu 'vaatsizlik' aşamasında çıldırmanın sınırında gezinen toplumların, akıl sağlıklarını korumak için olsa gerek, 'yalana' bile bile gösterdiği iltifat. Eh eskiden de yalan söylerdi insanlar, doğru, ama açık sahtekârlık/yalancılık doğrudan bir yönetim biçimi mertebesine yükselmemişti, yeni olan bu herhalde.

Bu sahtekârlık devrinden ne kalacak acaba geleceğe, nasıl bir mirası olacak? Demokrasinin geleceği, içeriği nasıl etkilenecek?

Türkiye'de ne yaşanacak? Bunca yalanın dolanın, arsızlığın siyasal ve toplumsal mirası? Siyasal sistemleri iki günde değiştirmek; değil güçlendirilmiş, çilekli parlamenter sisteme dahi geçmek mümkün. Yargıyı şunu bunu, tüm 'kurumları' bir haftada değiştirmek. Hepsi tamam da, insansız sistem yok! Memlekette 'mahcubiyet' yasaklansa ve hatta 'yüzsüzlük' anayasa hükmü haline getirilmiş olsaydı, bu denli kabul görür müydü? Her Allah'ın günü, insanı yerin dibine geçirmesi gereken işlere, söz ve uygulamalara tanık olup hayata kaldığımız yerden devam ediyor olmak, nasıl bir 'gelenek' bırakacak sonraki nesle? Bunca aşağılanan, üstelik göstere göstere aşağılanan yurttaş kümeleri, sonrasında neyi nasıl kuracak? Faturayı yalnızca iktidar ve iktidarlara keserek çözülebilecek bir sorun mu bu?

Adını anmaya dahi çekineceğim biri, ana muhalefetin genel başkanını tehdit ediyor düzenli aralıklarla, hiçbir şey değişmiyor yaşamımızda. Hepimizin gözünün önünde. Kılıçdaroğlu'na saldıranlardan biri dahi tutuklu yargılanmıyor ve duruşmada gayet pervasızlar. Öylece seyrediyoruz muhatabın yüzsüzlüğünü. İki gün önce andığımız Tahir Elçi'yi kimin katlettiği bulunacak mı? Doğan Öz'ün katiline ne oldu? Hrant Dink cinayeti? Diğerleri? Hiçbirinin hakkıyla aydınlanmayacağını bilerek yaşıyoruz. Cezasızlığa alışmak bir yana, bir de alkışlayan milyonlar var. Cezaevinde tutulanların neden orada olduğunu bilmeyen yok, ama hiçbir şeyi değiştirmiyor, biliniyor oluşu. Her şey ama her şey gözümüzün önünde gerçekleşiyor. Yıllar öncesinden farklı olarak, devir geçtiğinde hiç kimsenin 'bilmiyordum' demesine olanak tanımayacak kadar açık. Hatta belki de tarihimizde bu denli şeffaf bir dönem hiç olmadı! Yapıyorlar, çünkü yapabiliyorlar. Söylüyorlar, çünkü söyleyebiliyorlar. Eziyet ediyorlar, çünkü edebiliyorlar. Milyonlarca insan, göz göre göre, bile bile destek veriyor. Bakın yalnızca Çiğdem Toker yazılarından ikisi dahi hükümetin istifası için yeter bir İskandinav ülkesinde. Bizde yaprak kıpırdamıyor. Pardon, kıpırdıyor, geçen hafta oy oranları artmış iktidar blokunun!

Asıl dert ettiğim şu ki, bu yalan dolan devri yalnızca muktedir olanların marifetiyle damga vurmuyor hayatımıza. Muhaliflerin azımsanmayacak bir kesimini de içeren, yoğun toplumsal desteği var yalanın. Adamın biri çıkıp kitabında çok sayıda yazarın zamanında Abant müdavimi olduğunu yazmış, örneğin. O isimler, 'biz orada değildik' diye itiraz edince, kitabın yazarı 'canım sonuçta bunların hepsi az ya da çok Cemaat'e bir şekilde hizmet etmişlerdir' nevi bir şeyler gevelemiş. Mahcup olamıyor belli ki. Bir şarkıcı kadın yüz kızartıcı bir klip çekmiş şiddet gören kadınlara dair. Hakikaten berbat. Eleştirilince, ne kadar iyi bir şey yaptığını ve haklı olduğunu anlatıyor göğsünü gere gere. Asla mahcup olmuyor. Kırk yıl boyunca kendisini birilerine solcu olarak kakalamayı başarmış bir siyasetçi, zamanında kendi kitaplarında yazdığı her şeyin tersini söylüyor bugün ve zerre utanma emaresi yok. Burnundan kıl aldırmayan yazarlardan biri, bunca insan yaşamını kaybederken ve sağlık çalışanları büyük yükün altında ezilirken, hâlâ 'aşı komploları' yazabiliyor. Ve tabii çokça alıcısı da var. Saymakla bitecek gibi değil, mahcup olmuyorlar.

Yeni anayasalar yazılır, iki günde yeni cilalı sistemler, kurumlar yaratılır. Gelin görün ki insansız sistem yok! Yalan dolan devrinden, bunlar miras kalacak gelecek nesillere. Yalanı dert etmeyen, utanmayan, kendisinden bir gün olsun kuşku duymayan, küstah ve kibirli bir kalabalığın mirası.

Kötümserlikten ya da umutsuzluktan yazıyor değilim bunları, aklı başında ve dürüst sayısız insanın varlığından haberdarım kuşkusuz. Diyeceğim, çilekçi vişneli hükümet sistemleri iyi güzel de, hükümet sistemi tercihleri arsızlığa çare değil...

Öneriler:

Adalet Atlası başlığıyla yayınlanan harika bir podcast serisi var. Konular hukuk, yargılamalar, mahkemelerde olup bitenler. Nefis (ve tabii asap bozucu!) konuşma ve bilgilendirmeler. Birini buraya bırakıyorum.

Çiğdem Toker'in Marmaris'teki yazlık sarayla ilgili yazısı. Bakın ne güzel anlatıyor, yurttaş olmadığımızı. 

Facebook Yorumları

reklam
17.01.2021
Türklüğü benimsemeyen Ermeni’ye de mi ‘Türk’ denecek!
12.01.2021
Bir sersemletme yöntemi olarak, doğru adlandırmamak...
11.01.2021
Türkiyelilik, Türklük ve Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı…
7.01.2021
Anam babam okul yüzü görmemişti, Boğaziçi’nde hocalık yaptım…
5.01.2021
İktidar olduğunuzda, 'münasip isimler dairesi' kurarsınız!
1.01.2021
Fikri Sağlar’a yönelik tepkinin içeriği ve muhalif siyasetçiye birkaç basit soru…
31.12.2020
12 Eylül darbecilerinin, gençlere ‘Lenin, Mao ve Kastro yerine, din öğretme’ arzusu
30.12.2020
81 baro – 22 baro = Anayasa ve Kürt sorunu!
26.12.2020
Laikleşme macerasında Türkçe ezan ve çok partili yaşam aşaması…
22.12.2020
'Terör yuvası' tamam da, 'fuhuş yuvası' biraz ağır oldu!
19.12.2020
HDP hakkında kapatma davası açılırsa ne olur?
15.12.2020
Laik Cumhuriyet laik miydi?
8.12.2020
Mülkiye, üniversite ve Muhittin (Tuncer) Bey...
6.12.2020
Osmanlı’dan ‘laik’ Cumhuriyet’e giden yolda neler yaşandı?
1.12.2020
Demokrasi için biraz olsun gerekli haslet, mahcubiyet...
28.11.2020
Osmanlı-Türk laikleşmesi: Ezber ve klişe sevgisinin yararsızlığı
25.11.2020
Kendi OHAL'imi ilan ettim şekerim, kafam rahat...
23.11.2020
Devlet bekası ve laiklik: Söz konusu devletse insan teferruattır!
13.11.2020
Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?
10.11.2020
Talihsiz bir siyasal iletişim yolu, yaranma çabası...
3.11.2020
Bir siyasi duruş olarak, istihza...
27.10.2020
Hastam çok ama doktor değilim!
25.10.2020
Türban yasakları ‘nasıl’ tartışılmıştı?
20.10.2020
AYM üyesine neden kızgınsınız, ‘Anayasaya aykırı ama evet oyu vereceğiz’ mi dedi?
19.10.2020
Bir cisim yaklaşıyor, demokrasi olabilir, aman Allah’ım!
13.10.2020
Bir siyasi faaliyet türü olarak, homurdanmak...
10.10.2020
Türkiye’de anayasa ‘kavgaları’ yaşandı, ‘tartışması’ değil…
30.09.2020
‘Gerçek gündem’ kabul edilmek için ne yaşanmalı?
29.09.2020
Ayaklar, diz ve mabat açısı...
25.09.2020
Demokratik anayasa, helikopterden ‘düştüğü’ iddia edilen ...
19.09.2020
İçişleri bakanının, AYM başkanına yönelik ifadeleri üzerine…
15.09.2020
KHK'ye övgü
13.09.2020
12 Eylül anayasası, hukuku ve sona ermeyen sistem tartışması…
11.09.2020
Biz hep haklıydık ve ne yazık ki anayasalar kötüydü!
8.09.2020
'Kendimin' Diyanet'e devrini talep ediyorum...
6.09.2020
İspanyollar Franco sonrası nasıl bir sistem kurdu? Onlar da bizi kıskanıyor mu?
1.09.2020
Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!
30.08.2020
Almanya nasıl bir sisteme sahip ki, mütemadiyen Türkiye’yi kıskanıyor?
25.08.2020
Fransızlar ‘yarı başkanlığı’ benimsedi… Milli bayramlarına da değer veriyorlar!
24.08.2020
Amerikalıların derdi neydi de, ‘başkanlık’ sistemini tercih etti?
21.08.2020
Parlamenter sistemi kim, neden icat etti?
20.08.2020
Naziler durmadan yalan söylüyor ve hasımlarıyla alay ediyordu!
17.08.2020
‘Güçlendirilmiş’ parlamenter sistem ne demek?
12.08.2020
Hayırdır, yurttaşlıkta ‘köken’ esasına mı geçiyoruz?
25.07.2020
Tek karakter, tek renk, tek internet, tek sözleşme, tek…
12.07.2020
Büyük oyunu görüp bozma telaşından, oyun kuramayan muhalefet!
9.07.2020
Nazilerin milli diktatörlüğü...
3.07.2020
Nazilerin ‘medeni ölüme’ mahkûm ettiği Yahudiler…
1.07.2020
Sahi, ben ne çektim bu memlekette?
28.06.2020
Yasama, yürütme, yargı=Führer
23.06.2020
Son yirmi yılda herkes biraz değişmek zorunda kaldı…
18.06.2020
İçimizdeki düğümü çözen bir faaliyet olarak, koşmak…
17.06.2020
HDP Türkiye partisi olsun ama çok da olmasın!
15.06.2020
Zaman ve sıkışmışlık hissi, her şeyi unutturup olağanlaştırır mı?
7.06.2020
Berberoğlu’nun milletvekilliği düşürüldü; o esnada bir iki kişinin daha düşürülmüş!
5.06.2020
Yeni partiler, eleştiri, özeleştiri…
1.06.2020
E herkes Gezi’deydiyse, Osman Kavala neden cezaevinde?
30.05.2020
Türkiye’de muhalefet anayasayı umursuyor mu?
26.05.2020
Oysa tek günahı sevdiği türküyü mırıldanmasıydı…
18.05.2020
Bağrına taş basmak ve Kürt siyasal hareketine yönelik dil
11.05.2020
Kökten değişimi savunurken, ahmaklık ithamlarını duymazdan gelmek gerekiyor
5.05.2020
Komşuluk ve selamsız komşular üzerine…
1.05.2020
Ayakkabı bağcığı kadar değerimizin olmadığını bilerek, hissederek yaşamak…
29.04.2020
‘Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır’
28.04.2020
Çocuklu karantina ve ev kadınlığı kurumu üzerine…
21.04.2020
Evde ve tek başına yaşamaya dair…
18.04.2020
Belki de dünyayı ‘tembellik’ kurtaracak!
12.04.2020
Bir karar verilse artık, ağaç mı kemirelim, geberelim mi?
9.04.2020
Komplo teorileri, ahmaklık ve düşünceden nefre
2.04.2020
Demek ki güçlü yerel yönetim ‘herkese’ çok gerekliymiş
31.03.2020
Nefes borumuzdaki yumru, şirretlik…
29.03.2020
Dışarı ‘çıkmak’ insan canını tehlikeye atıyorsa, evde ‘kalmak’ anayasal haktır!
19.03.2020
Yüce ‘birey’e bir iki küçük hatırlatma…
16.03.2020
Virüs, sınıf ve sınırlar…
11.03.2020
‘Partili cumhurbaşkanı’ anayasal bir kurum mu?
6.03.2020
‘Siyaset’ten umudun kesilmemesi için her kesimden yurttaş çaba harcamalı
3.03.2020
Muhafazakâr semt ahalisinin bekçi sorunu var mıdır?
1.03.2020
Almanya’da hep ırkçılık, yabancı düşmanlığı filan var diyorlar…
27.02.2020
Lümpenliğin bulaşıcı niteliği…
19.02.2020
‘Gezi Parkı’ dünyanın, memleketin geleceği ve ‘Gelme’ demekle olmayacak işte!
14.02.2020
Bir şey bilmek zorunda hissetmeden her şeyi yorumlayabilen, pervasız yurttaş!
10.02.2020
Bir insan nasıl ölürse ikna olurlar?
9.02.2020
Herhangi bir uzvu kıpırdadığında heyecan yaratabilen muhalefet!
5.02.2020
Ateşe benzin taşıyan, insan yakan dede...
4.02.2020
Devlet ile muhabbetimiz ‘duygular’ düzeyinde değil, vergi-bütçe ilişkisi! (2)
1.02.2020
Sürekli anayasa konuşulmasının nedenleri, çaresizlik ve riyakârlıktır… (1)
28.01.2020
Siyaset tanımına dair bir ‘talimatname’ ihtiyacı!
22.01.2020
Bu sistemin sürme ihtimali yok!
14.01.2020
Nefret saçanların derdi, endişesi nedir?
10.01.2020
Başkanlık, 12 Eylülcülerin uygun bulmadığı bir sistemdi! (2)
8.01.2020
İşte o kadınlar yontacak, o erkekleri...
7.01.2020
Devletin, biber gazı sıkmak haricinde işlevleri de var aslında!
5.01.2020
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sahipsizdir! (1)
31.12.2019
Gerçi canımız çıkıyor ama olsun, kaportası kıyak!
29.12.2019
Vatan size minnettar
27.12.2019
‘Huzursuz’ AKP’lilere nasıl moral verebiliriz?!
25.12.2019
Cümlemizin ‘tutukluluğu’ devam ediyor!
20.12.2019
Sayın muhalefet, hiç olmazsa ‘laiklik uf oluyor’ diyebilseniz!
18.12.2019
AKP o hale geldi ki yanına kimi koysan demokrat görünüyor
13.12.2019
İngiltere, Fransa, Almanya ve Şahsı üzerine...
8.12.2019
‘İsraf’ edilen, bizim yurttaşlığımızdır!
4.12.2019
İktidar ve çevresinin ‘hukuk’ ile karşılaşma anları...
1.12.2019
Alevi’nin kapısına atılan çarpı, yurttaşlık ve faşistlik üzerine…
28.11.2019
Erkeğin mazereti, kadının canı...
27.11.2019
Geçmiş yıllarda Mülkiye’ye yapılanlar ve TA isimli gazeteci!
18.11.2019
Yeni liderleri ne yapacaksınız, siz varsınız ya!
16.11.2019
Mümtaz Soysal, Mümtaz Bey, Mümtaz Abi, Mümtaz, Mümtaz Hoca…
12.11.2019
Mümtaz Hoca...
9.11.2019
Medeniyet kaybı yolunda, son sürat…
5.11.2019
Duymak istediğini dinleyen kalabalık...
29.10.2019
Peki neye layık olduğunuzu düşünüyorsunuz?
28.10.2019
KHK’lının şehit düşmesi ve utanmazlık üzerine…
23.10.2019
Kürt’ün ‘annesine’ mi, ‘diline’ mi karşısınız? (3)
17.10.2019
Ermeni dölüyüm, Yahudi tohumuyum, Kürt çocuğuyum, etek giyiyorum…
10.10.2019
İçiniz yanmıyor, hiçbirinizin…
3.10.2019
Göğsüme oturan koca bir öküz...
28.09.2019
Kanser mi olmalı, depremde mi ölmeli, cezaevine mi girmeli?
27.09.2019
Kürt sorununu tartışmak, konuşmak gerekli midir? (1)
9.09.2019
Yeni rejimin omurgalı bir kadınla imtihanı…
6.09.2019
İngiltere’de parlamento, milletvekili ve yurttaş var!
20.08.2019
Ya sahip çıkarsın demokrasiye, ya da çıkmazsın!
6.08.2019
Ve bin küsur akademisyen akınlarda çocuklar gibi şendi...
30.07.2019
Çarpık olan parlamenter sistem değil, demokrasi anlayışınız!
24.07.2019
İhtiyacımız yeni anayasa değil, anayasasını sahiplenen bir toplum!
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
2.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
24.03.2020
Ben, çalışmak zorunda olan ve sömürülen insanlarla ‘aynı’ gemideyim…
21.03.2020
Muhtelif sinir krizlerinin eşiğindeki toplum…
15.07.2019
O esnada cezaevindeler…
10.07.2019
Canavar değil yurttaş, maganda değil suçlu, hatalı değil arsız!
1.07.2019
Onun adı edepsizlik değil, yurttaşlık!
28.06.2019
Canan Kaftancıoğlu ‘kesinlikle’ yalnız değildir!
24.06.2019
Adalet yürüyüşüne katılan ve destek olanlar haklıydı, kazanıyorlar
14.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
9.06.2019
‘Gereksiz taramalardan’ kaçınmak, daha iyi olmaz mı?
8.06.2019
Yeni rejimin bir ‘normal insan’ ile imtihanı!
23.4.2019
Kendisini istikşafi müzakere ile hatırlamak isterdik!
19.3.2019
Üzülemeyen, hiçbir acının yasını tutamayan ülke…
1.3.2019
Ermeni yurttaşların yerinde olsam, mutluluk duyardım!
18.2.2019
Muhalefete bir soru: HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?
14.2.2019
Kuyruktakiler
4.2.2019
HDP yasadışıysa kapatılsın, değilse boş konuşulmasın!
12.1.2019
Anayasa’nın ‘yok sayılmasını’ görmezden gelsek ne olur? Elinizin körü olur!
10.1.2019
Yeni Türkiye’nin kaymağı ve Çukurambar!
4.1.2019
Seçime ilişkin ‘üç’ anayasa tartışması
16.12.2018
Kemal Gözler sordu: Anayasa hukuku nereye gidiyor? Bir yanıt çabası… (1)
22.11.2018
Hukuk filan, bizlik işler değil bunlar; sıkıntı yok!
11.11.2018
Farkında mısınız, seçmeniniz sandığa gitmeyebilir!
6.11.2018
Cihangir İslam’ın söz özgürlüğü...
1.11.2018
Cumhuriyet’in kimsesizleri...
31.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (2): Ticari, sağa çek!
25.10.2018
‘İlk 500 tutkusu’ (1): Karl Marx’ı Türkiye’de doçent yapmazlardı
23.10.2018
Bindiği trenden inemeyen yolcunun hikâyesi...
21.10.2018
Biz kimiz ve temel bir ilkemiz var mı?
18.10.2018
Hınç toplumunda, yurttaş kalabilme marifeti
12.10.2018
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin dayanılmaz hafifliği…
11.10.2018
10 Ekim 2015’te, Ankara Garı’nda…
9.10.2018
Umuda ve kafa karşılıklarına olan ihtiyacımız...
5.10.2018
Konvoylardaki ‘önemli’ insanların yaşamımızdaki yeri nedir?
2.10.2018
İğneyle kazılan kuyunun dibindeki, umut...
1.10.2018
Affetmemek…
26.9.2018
Toplum değil, kalabalık; Akdenizlilik değil, itlik…
25.9.2018
Mehmet için yapısal reformlar, yok hükmündeydi...
20.9.2018
Dayak yememek için, Nazi’lere katılıyorlardı...
16.9.2018
Müteahhitle aynı gemideki işçiler ve zavallı muhalefet!
13.9.2018
Kitlelerin ruhu ile çocuk ruhu birbirine benzerdir...
10.9.2018
Bir Cumhuriyet okurundan…
4.9.2018
Hiç olmazsa hafta sonları tek ayak üzerinde durmasaydı...
30.8.2018
Bir kısım ‘laik’ yurttaşın, laikliğe olan acil ihtiyacı…
28.8.2018
Her gün 16.20’de, tek ayak üzerinde duracaktı...
27.8.2018
An…
23.8.2018
Savunma saldırıyor...
20.8.2018
#çoktanunuttuk…
18.8.2018
İdeolojileri bir yana bırakalım! Neden, biz ‘masa’ mıyız?
15.8.2018
Bedelli askerliğe dair, bazı notlar...
0 0
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
GÜNÜN YAZARLARI
Günün Yazarları


Aradığın Evi Bul. Emlak8.Net

Dijital Reklam Ajansı Serbay Interactive