Hayır, hayır... Özlem Zengin’in insan haklarını ayaklar altına alan sözlerini, Süleyman Soylu’nun mafyavari tehditlerini yazmayı reddediyorum.

Genel olarak AKMHP’nin başından, yanından veyahut içinden gelen, utanç verici, suç içeren yorum ve uygulamalar üzerine yazmak, sadece zaman kaybı.

HDP’yi kapatmaktan hazine yardımından mahrum etmeye uzanan açık ve kirli hesaplardan da dem vurmayacağım.

Anayasa, seçim ittifakları hesapları üzerinden estirilen kokuşmuş rüzgârlar üzerine tek laf edesim yok.

Siyasetin seviyesi, tek adamlık sistemin karakteristiği hakkında en güzel dalgasını geçen yine Selahattin Demirtaş oldu:

“... Güçlendirilmiş Cumhurun Çok Demokratik Parlamenterleri Sistemi,

Az Demokratik Parlamenterlerin Biricik Cumhurbaşkanlığı Sistemi,

Güçten Düşmüş Cumhurbaşkanına Parlamenter Dua Sistemi,

Şahsımın Demokratik Cumhuruna Göz Diken Vatan Hainlerini Güçsüzleştirip Helak Edici Parlamenteristik Yarı Başkanımsı Görünümlü Anayasasız Başkanlık Sistemi.”

KÖTÜLÜK MÜ İYİLİK Mİ?

Demirtaş, “İyi Misiniz?” yazısında önümüzdeki seçimlerin; partiler, kimlikler, inançlar arasında değil, iyiler ve kötüler arasında olacağını söylüyor.

Ve muhalefeti, evrensel ahlak ilkeleri üzerinden birlikte hareket etmeye çağırıyor.

Muhalefet, daha kararlı, daha açık, daha tutarlı olmak zorunda.

Peki ya seçmen?

“Kötü”lükten değil, “iyi”likten yana durabilecek mi?

İyilik/kötülük kavramlarının ne kadar eğilip bükülebildiğini, insan davranışını her zaman açıklamaya yetmeyeceğini biliyoruz.

Şimdiye kadar onca kötülüğe, kayırmacılığa, adaletsizliğe, yalana, şiddete, savaşa onay vermiş olanların bundan sonrasında karar değiştireceğini pek sanmıyorum.

“Pragmatik”liğiyle övülen seçmen, gerçekten hayatının, ailesinin olumsuz etkilendiğini düşünürse çark edebilir.

GARE SONRASI MUHALEFET VE MEDYA

Muhalefetin hatası, ekonomik darboğaza, emek sömürüsüne, işsizliğe dayanamayan kesimlerin otomatikman kendilerine oy vereceğini düşünmek, umut etmek.

Dini ve milli duyguları incitmeyelim diyerek farklı rollere bürünmek.

Siyasetçiler, yeni birşey söyleyemiyor, vadedemiyor.

İlla yeni de olması gerekmez... Alakalı alakasız her bir meseleyi bir arada paketlemeye çalışmadan, geniş zamanlı cümleler kurmadan, yüreklere hitap edebilmek önemli.

Doğru zamanlama, uslüp ve canlılıkla tepki verebilmek de.

Hep aynı yerlerde dönüp dolaşılıyor ve ne yazık ki, çoğunlukla hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.

Gare sonrası muhalefetin sorduğu sorular, yaptığı çıkış alkışlandı. Buna başarı demek bile insanın ağırına gidiyor.

“Eleştirel” denen medya kurumları dahi 2 günlük sessizliğin ardından, ancak muhalefetin dediklerinin peşine takılarak haber ve yorum yapabilecek durumda.

Bu kadar mı korktuk? Bu kadar mı düştük?

En temel, en sorulması gereken soruların bile sorulamayacağını düşünmek, bunu yapabilenler olunca rahatlamak bile durumun vehametini yeterince anlatıyor.

İyi miyiz, iyi olabilecek miyiz? Denersek, belki...