Ömer Laçiner: Evrensel Hukuka Karşı Şeriatın İhyası

4.8.2017 - Bu Yazı 410 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

 Ömer Laçiner: Evrensel Hukuka Karşı Şeriatın İhyası

  Türkiye’nin kaderini belirleyegelen başlıca siyasal güç ve akımların tümü, önlerine “modern-Batı uygarlığı”nın düzeyine ulaşmak, hatta aşmak gibi bir hedef koymuş olmalarına rağmen; o “düzey”in en özgün ve önemli ögelerinden biri olan hukukun evrensel norm ve ilkelerini içselleştirmiş toplumlar haline gelebilme amacını pek de ciddiye almamışlardır. En ileri modern toplumlarda bile zaman zaman ve kısmen de değil, dönem dönem ve geniş çaplı ağır hukuk ihlallerinin olagelmesi, kimi yasaların açık-örtük tarafgirliği bu tutumu kolaylaştırmış olabilir. Ama asıl belirleyici neden, tümü de o “düzey”e devlet gücü ve yetkilerini bir biçimde kullanarak erişmeye koşullanmış bu siyasal güç ve akımların, evrensel hukuk norm ve ilkelerine uyma zorunluluğunun ciddi bir ayak bağı, kısıtlayıcı bir faktör olacağı noktasında hemfikir olmalarıdır. Sözkonusu norm, ilke ve değerler, ulaşılacak “düzey” maddi –güç– göstergeleri ile yeterli hale gelinceye kadar “idare edecek ölçüde” tutulabilirler.

Ülkedeki tüm siyasal güç ve akımların kendi ideolojik “malzemeleri” ile içeriklendirdikleri bu ortak zihniyet kalıbı, siyaseti son analizde bir güç mücadelesi/savaşı olarak algılayan geleneksel zihniyetten beslendiği için gayet yerleşik olagelmiştir. 

O nedenle, daha AKP iktidarının ilk yıllarında, henüz “Cemaat” ve AKP’nin yargıya egemen olduğundan bahsedilemediği dönemde, savcı ve hâkimler arasında yapılan geniş çaplı bir araştırmada bu “hukuk adamları”nın büyük çoğunluğunun evrensel hukuk normları ve ilkeleri ile “devlet çıkarı” çatıştığında “elbette devletten yana tavır koyarım” demesi kamuoyumuzda hemen hiç tepki uyandırmadı. “Normalimiz” buydu çünkü. 

Ancak, AKP iktidarı özellikle 15 Temmuz fırsatını tepe tepe kullanarak bu “normal”i bile çok aşağı bir düzeye indirdi. Ve bunu 15 Temmuz’la –güya– gerekçelendirerek açtırdığı davalar ve yürüttüğü işlemlerle o biçimde yaptı ve yapmaya devam ediyor ki; artık o eski ve çarpık “normal”in dahi yeniden oturtulması mümkün olamayacak. Çünkü AKP, Erdoğan’ın reisliğindeki rejim, Türkiye’nin son iki yüzyıldır hukuk alanında kör topal da olsa gerçekleştirebildiği sınırlı ilerleme ve birikimi berhava etmekte, enkaza dönüştürmekte hiçbir beis görmemektedir. Tam aksine bunu gayet “bilinçli” biçimde yapmaktadır. Cumhuriyet gazetesine karşı açılan ve bırakın hukuku, yasa kavramını bile fütursuzca çiğneyen, akıl, iz’an ve vicdanla bağını tamamen koparmış dava bunun tek değil sadece en göze batar örneğidir. Erdoğan rejimi bu gibi davaların yanısıra, genel yargı düzeninin tümüne yaydığı uygulamalar ile asli amacını giderek belirginleştirmiştir. Bu amaç –adını şimdilik koymadan– bir şeriat hukukunu, onun Ortaçağ ve daha gerisine uzanan zihniyet dünyasını, kurallarını “yeniden” geçerli kılmak diye özetlenebilir, özetlenmelidir. Cumhuriyet gazetesine karşı açılan dava, Erdoğan rejiminin bu konudaki kesin kararlılığının açık göstergesi olduğu gibi, aynı zamanda da o şeriat hukukunun –üzerinde pek durulmayan ama asli önemde olan– boyutlarını açığa vurması bakımından da dikkate değerdir.

Burada kastettiğimiz şey, sorunun birtakım salt dinî ölçüt ve değerlerin yasalara ve yargı mekanizmasına “yedirilmesinden” ibaret olmadığıdır. Tıpkı, geçen hafta Meclis’e getirilen ve herhalde derhal yasalaştırılacak olan “dinî nikâh”ın resmîleştirilmesi tasarısının nikâh akdinin müftülüklerce de yapılması ile sınırlı, “pratik” bir düzenleme olarak görülemeyeceği gibi. Gerçi tasarının kendisi de o pratik işlemin gerisine yerleştirdiği kimi düzenlemeler ile asli amacın –modern– kadın hakları kavramının içeriğini boşaltmak, sakat, iğdiş hale getirmek olduğunu pek saklamamaktadır da.

Bununla birlikte, yine de, bu ve ilerde daha da çoğalacak benzer girişimlere bakıp, şeriat hukukuna dair bu ülkede yüzyıllardır bilinen ve yapılan eleştirilerle yetinen bir mücadele perspektifinin ötesine geçilmelidir. O nedenle burada böylesi bir perspektifi oluşturabilmek için özellikle dikkate alınması gereken bazı noktalara işaret etme gereğini duyuyoruz.

Bu bağlamda ilk değineceğimiz nokta, şeriat hukukunun temel mantığı ile evrensel hukuk normlarının dayandığı mantığın çok büyük ölçüde uyuşmaz olduğuna ilişkin zaten bilinen bir vargının kaynağına dair kısa bir “hatırlatma”dır. 

Malumdur ki; –modern– evrensel hukukun aksine şeriat hukuku, yasalar ve kurallar önünde –ister devlet ister kişiler olsun– herkesin eşit hak ve yükümlülüklerle yer alması ilkesini kabul etmez. Pek çok durum ve yasalar karşısında devlet kişilere, erkekler kadınlara, Müslümanlar gayri-Müslimlere göre açık imtiyaz ve avantajlarla yer alırlar. Hele devletin açıkça taraf olduğu ve devlet “reis”inin bizzat müdahil olduğu davalarda, devletin haklarını dilediği kadar genişletmesinin yanısıra, yükümlülüklerinin hiçbirini yerine getirmemesi bile “normal” sayılır. O nedenledir ki örneğin “Cumhuriyet” davasında, devlet adına savcının kurduğu saçma sapan bağlantıları, gülünç bile denemeyecek sarsaklıktaki akıl yürütmelerini delil diye gösteren bir iddianame geçerli sayılır ama o “delil-kanıt” diye yazılanların ipe sapa gelmezliğini eksiksiz gösteren sanıklar sadece “mahkeme duvarı”na çarpmış olurlar, o kadar.

Durumun tam tamına böyle olduğunu en gözü dönmüş Erdoğan’a biatlı takımı bile görebilir. Burada “bunu görüp de hiç mi vicdan sızısı duymuyorlar?” gibi, onlar için geçerliliğini çoktan yitirmiş sorularla oyalanmanın gereği yok. İkinci olarak üzerinde duracağımız nokta; şeriat hukukunun, biri diğerine göre daha imtiyazlı sayılan (devlet-birey, erkek-kadın, Müslüman-gayri-Müslim yani zimmî) iki tarafın olduğu davaların çoğunda bu tür vicdansızlıklarla karşılaşabilmemizin kökenine ilişkin bazı tesbitlerdir.

Bilindiği üzere İslâm hukuku –şeriati– ondan önce var olan ve hak/yükümlülükler konusunda eşitsizliği esas alan hukuk zihniyetini devralıp kendine uyarladı. Ancak, bunu yaptığı ilk dönemlerde, bir genellemenin sınırları içinde konuştuğumuzu da dikkate alarak diyebiliriz ki, daha öncekilere kıyasla bazı bakımlardan daha vicdanlı ve makul düzenlemeler getirmiş ve bu işleyişi sürdürmeye çalışmıştır.

Ama dikkat edilmelidir ki; bu durum ve işleyiş İslâm’ın genişleme, yükseliş ve dolayısıyla da özgüveninin yerinde olduğu dönemlere tekabül eder. Şeriat hukukunun en alt –imtiyazsız– kesim saydığı zimmîlerin, gayri-Müslimlerin bile kendi dinî hukuklarının geçerli olacağı hükümdarlıkların tebaası olmaktansa şeriat hukuku altında olmayı tercih ettikleri dönemler bile yaşanmıştır.

Ne var ki İslâmî hukukun geçerli olduğu devletler, içerden veya dışarıdan güçlü bir meydan okumayla karşılaştıklarında ilk terk ettikleri de bu hukukî işleyiştir. Sözkonusu tehdit –aslında bir meydan okuma, üstün nitelikte oluş iddiasıdır– kalıcılaştıkça ve hele de giderek baş edilemez göründükçe İslâmî hukuk savunusunun da “çıtası düşmekte”, devraldığı ve kısmen de iyileştirdiği hukuk zihniyetinin de gerisine çekilebilmektedir. Özgüven kaybının, nitelikçe üstünlük iddiasını ileri süremez hale gelmenin, daha ötesi çağın üstün nitelik saydığı unsurları edinmenin İslâm’ı bitirme sonucu vereceği endişesine kapılmanın “doğallaştırdığı” bir süreçtir bu. Bu yüzden de, örneğin Osmanlı devrinde, şeriat hukukunun en hoşgörüsüz ve katı biçimde uygulanması talebiyle öne çıkan Kadızadeler “hareketi”nin ve benzerlerinin Osmanlı “duraklama” ve gerileme dönemlerinin tipik vakalarından olması ve dönem dönem devlete egemen olabilmesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Bu açıdan bakıldığında, bugün ilk yapılacak tesbit şudur: Recep Tayyip Erdoğan reisliğinde –adı açıkça konulmamakla birlikte– yürürlüğe konmuş olan İslâmî hukuku-“şeriat”i ihya projesi, o ekibin ve onların koşulsuz destek kitlesinin, maddi-manevi güçlerini giderek büyüttükleri, iç ve dış rakipleri ile aradaki güç farkını kendi lehlerine hızla değiştirdikleri ve dolayısıyla da özgüvenlerinin sürekli arttığı, nitelikçe üstünlük iddialarının temellerini gittikçe sağlamlaştırdıkları bir döneme tekabül etmiyor. Tam aksine, tüm bu sayılan ölçütlerin negatif yönde –ve hızla– görünürleştiği bir dönemdir sözkonusu olan. AKP iktidarının ilk dönemlerinde göz boyayıcılığından fazlasıyla yararlanılan büyüme balonunun daha fazla üfürülemeyecek –neredeyse patlayacak– hale gelmiş olmasını çaresizce izlemenin ağır tedirginliği, o büyümeye alan açacak dış politika “seferleri”nin neredeyse tümünün fiyaskoyla –hezimet bile denebilir– sonuçlandığının giderek görünür hale geleceğinin korku ve telaşı içinde girişilmiş bir hamledir bu şeriati ihya projesi. İçerdeki, “zimmî” saydığı her türden “modernist”i düşman kategorisine yerleştirerek karşısına alan, onların “Eski Türkiye’den” kalma hukukî güvencelerini adım adım tırpanlamakla kalmayıp, onlarla akli, ahlakî, vicdani ve insani nitelikler bahsinde diyalog ve “yarışma”dan da –çok altta kalacağının bilmenin hıncıyla– vazgeçmenin kin ve intikam güdüsüyle yüklü havasından beslenmekte; baş etme umudunu tamamen tükettiği “dış dünya”yı ise kendisini mahvetmeyi birincil iş sayan düşmanlarla dolu olarak algılamaktadır. 

21. yüzyılın imkân ve koşulları, bu çağa gelinceye kadar insanlığın edindiği deneyim zenginliği ve erişebileceği olgunluk düzeyi bağlamında, eğer şeriat hukukunu ihya gibi bir hesabınız olacaksa, bunu ancak yukarda özetle saydığımız tümü de olumsuz/zehirli faktörleri “kullanarak” yapabilirsiniz.

O nedenle, Bay Erdoğan ve ekibi Saray’da şeriat hukukunun somut adımlarını hangi sırayla ve nasıl atacaklarını planlayıp yürürlüğe koyarken “medyası” da bütün bunları Sünni-Türk Müslüman kitleye “normal” gösterip algılatacak o zehirli havayı, o havanın kolayca içe çekilmesini sağlayacak düşünüş iklimini oluşturmak için çırpınmaktadır.

Bu, aslında zavallıca ama o ölçüde zehirli çabalayışın bir örneği 1 Ağustos tarihli Yeni Şafakgazetesi. Sünni-Türk Müslüman kitleyi Reis ve projeleri etrafında kenetlenme kıvamına getirmenin bir parçası olarak son iki üç yıldır giderek azgınlaşan bir yalan, iftira ve ihbar kampanyasına daha az bulaşan, bunu diğer yandaş medya organlarına bırakıp, kendini asıl olarak “Reis”liğin projelerini benimsetecek zihniyet kalıplarının ve argümanlarının “üretimi”ne memur addeden bu gazete 1 Ağustos günü iri puntolarla yazılı “senaryoyu kim yazdı” manşetiyle çıktı. Burada kamuoyunda büyük tepki uyandıran Siverek’teki Atatürk heykeline yapılan saldırı ile Maçka Parkı’ndaki taciz olayı, iktidarın yıllardır estirdiği Sünni-muhafazakâr havanın harekete geçirdiği ferdi “aşırılık”lar olarak bile değil, tam aksine o estirilen havadan rahatsız olanların yönlendiricisi konumundaki güç odaklarının planladığı eylemler olarak sunuluyor. Siverek’teki kişinin o iş için görevlendirilmiş bir provokatör olduğu, taciz olayı üzerine ülke çapında “kıyafetime dokunma” pankartıyla gösteri düzenleyen kadınların da Ünilever firmasınca finanse edildikleri söyleniyor. Bu iddianın yegâne “kanıtı” da o firmanın televizyonlarda yayınlanmış bir şampuan reklamında pankart ile benzer ifadeler kullanılmış olması.

Buna da şükür! Çünkü yazının devamında geçen ay Büyükada’da seminer yaparken casusluk iddiasıyla tutuklanan insan hakları aktivistleri için, bu zahmete bile katlanılmayıp, başta Alman gizli servisleri olmak üzere birçok devletin istihbarat aygıtlarının güdümünde bir “darbe hazırlığı” yaptıkları iddiası, “bu da düşünülüyor”, “şundan da şüpheleniliyor” gibi ifadelerle ileri sürülüyor. Bir kısmını gayet yakından tanıdığım bu insan hakları aktivistlerine yapılan suçlamanın, reva görülen muamelenin düzeyi hakkında konuşmak bile zül.

Diyeceğim şu: Bu manşet ve kimi gazete yazarlarının aynı gün yayımlanan “senaryo” konulu yazıları ile Sünni-muhafazakâr Türk okur kitlesine içselleştirmeleri için verilen “mesaj”, “düşünüş kalıbı” “her durumda hem haklı hem mağdur olan sizsiniz, biziz” diye özetlenebilir.Cumhuriyet gazetesi hakkında saçma sapan bağlantılar kurup, bunları delil gibi gösterirken de sonuna kadar “haklı” olduğumuzu (nuzu) düşünün; vicdansızlık, ağır adaletsizlik bu diye dünyanın dört köşesinden tepkiler yükselirken de “asıl mağdur olan biziz, sizsiniz” diye düşünmeyi sakın elden bırakmayın öğüdüdür bu. Hatırlayalım ki, bundan 25 yıl önce, Madımak Oteli’nde insanlar, oteli kuşatan on bin kişi içinden yükselen tekbir sesleri eşliğinde yanıp kavrulmuşken, İsmet Özel diye o camianın pek muteber kişisi vicdanlara seslenenleri “Sıvas göklerinde Sırp tayyarelerinin uçmasını isteyenler” diye yaftalayabilmişti.

Dolayısıyla yeni icat bir düşünüş, anlamlandırış tarzından söz etmiyoruz. İslâm şeriatının benimseyerek devraldığı arkaik-ilkel bir adalet zihniyetinin köşeye sıkıştığında o uzak köklerine sarılmasının kaçınılmaz sonucu olan ve –ummak zorundayız ki– son deprenişine tanık olacağımız bir düşünüş biçimi bu.

Bu düşünüş biçimini empoze eden, onun doğrultusunda icraatta bulunan ve bütün bunları kapıldığı kimlik endişesiyle onaylayan kitle, bu yolun sonucunun er geç ağır bir rezillik ve toplumsal yıkım olacağını bilmiyor ya da umursamıyor olabilir. Ama tüm toplumla birlikte kendilerini de kirli bir enkaza dönüştürme yolunda şimdiye kadar ses çıkarmayan o kitleyi, sabrımızın son katresine kadar uyarmak insanlık görevimizdir. Uğranılan onca haksızlık ve vicdansızlığa direnirken, bu uyarı görevimizi safdillik olarak görmek kolaycılığına kapılmamak, bunun için ayrıca bir direniş iradesi oluşturmak, eninde sonunda kazanacağımız bu hukuk (lar arası) savaşı övünülecek bir hukuk düzeniyle taçlandırmamızın da en güçlü dayanağı ve kaynağı olacaktır.

BİRİKİM

Facebook Yorumları

0 0
reklam
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
  
Dönüşlerin 30'uncu yılı Kocaeli'nde konuşulacak...
...
  
KONDA yanıtlıyor: MHP, İyi Parti ve HDP; hangisi baraj altında kalabilir?
KONDA Genel Müdür Bekir Ağırdır, T24'ün sorularını yanıtladı...
  
Abdulkadir Selvi: AK Parti, MHP'ye mahkûm oldu; Erdoğan 'nereden çıktı bu yüzde 50 artı 1' diyor
"Başkanlık sistemini birlikte getirdik, birlikte hayata geçiririz tezini savunuyorlar"...
  
AK Parti hiç bu kadar Atatürkçü olmamıştı. Ey yüzde 50 artı 1, nelere kadirmişsin
...
  
Mehmet Ocaktan: Bireyin olmadığı yerde demokrasi olmaz
İslam toplumlarında demokrasinin gelişememesinin en önemli nedenlerinden birisi hiç kuşkusuz özgür ...
  
Yalçın Karatepe: 2001 krizini yaşamayacağız ama haşlanacağız
İktisatçı Prof. Dr. Yalçın Karatepe’ye göre Türkiye 2001’dekine benzer bir krizi asla yaşamayacak. ...
  
Barzani giderken ne götürüyor?
Barzani, kendi halkında bağımsızlık arzusu görmese, bu tarihi sınavı popülizminin, gücüne güç katma...
  
Avukattan sosyal medya paylaşımlarında ‘yayın yoluyla örgüt propagandası’ uyarısı
cv...
  
Çandar: Kürtlerin, 1975’teki felaketi yaşama tehlikesi mevcut
Cengiz Çandar referandum sonrası Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde yaşananları, "Kürtler korkarım 1975...
  
Ergenokon'dan Erdoğan'a: Kızıl Elma!
Orta Asya Türk mitolojisinde Türk devletleri için konulan hedefin simgesi olan 'Kızıl Elma' yakın ta...
  
Abdulkadir Selvi: Gökçek, Erdoğan'ı ikna edemedi; peki giderken yerine kim gelecek?
nm...
  
E. Fuat Keyman: Türkiye-Amerika ilişkilerindeki krizi nasıl anlamalıyız?
Amerika: II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzeninin hâlâ lideri, hegemonik konumdaki tek ...
  
Ayhan Bilgen: HDP aynı söylemleri tekrarlayamaz
HDP Kars Milletvekili Ayhan Bilgen, "Cizre-Sur sürecinde demokratik siyaset kurumlarının sorunu çözm...
  
Ahmet Hakan: E hani sandıkla gelen sandıkla gidecekti?
...
  
Kemal Can: Gökçek gidince iktidarın kimyası bozulur mu?
Eğer iktidar bloğunda bir çözülme yaşanacaksa, bu ideolojik bir gerekçeye dayanmayacak. İdeolojik z...
  
İbrahim Kiras:Topluma gerekçe sunmak gerekir
Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen gün motorlu araçlar vergisine yapılan zam hakkında dikkat çekici bir a...