Mustafa Erdoğan:Türkiye’de ‘sivil toplum’ var mı?

26.7.2017 - Bu Yazı 414 Kez Okundu.
Yorum : 0 - Onay Bekleyenler : 0

Mustafa Erdoğan:Türkiye’de ‘sivil toplum’ var mı?

 ‘Türkiye’de sivil toplum var mı?’…

Bu bizim özellikle 1990’larda hararetle tartıştığımız konulardan biriydi. Şahsen ben, o zaman da bu konuda pek iyimser değildim ama şimdi hiç değilim.

Son bir yıldır Türkiye’de gözlediğimiz gibi, devlet toplumun gündemini istediği gibi belirleyebiliyor, onu manipüle edebiliyor ve ona kendi doğrularını kolaylıkla dayatabiliyorsa, sivil toplumun varlığından nasıl bahsedebiliriz?…

Başka pek çok kavram ve terim gibi ‘sivil toplum’ da zaman içinde anlam değişikliğine uğramıştır. Sivil toplum kavramı ilk ortaya çıktığı 17. yüzyılda ‘tabiat hali’nin karşıtını ifade ediyordu. John Locke’un yazılarında sivil toplum tabiat halinden ayrılarak bir siyasî otorite etrafında bir araya gelmiş olan ‘medenî’ bir toplum demekti.Daha sonra Adam Smith ve Adam Ferguson gibi İskoç Aydınlanması yazarları kendi ayrı formları ve ilkeleri olan devletten ayrı bir toplum alanı fikrini geliştirdiler. Hegel’de ise sivil toplum aile ile devlet arasında kalan ahlâkî hayat alanı anlamına geliyordu. Ona göre, sivil toplumun içeriği esas olarak iktisadî güçler ile bireysel çıkar arayışı tarafından belirlenmekle beraber, iktisadî hayatı düzenleyen sosyal ve sivik kurumları da içine alıyordu.

Sivil toplumu bugün aşağı yukarı bu anlamda kullanıyoruz:Toplumun devletten ayrı olan ve kendi kendini düzenleyen alanı…

Türkiye’de ise sivil toplum kavramı öteden beri dernek, vakıf, sendika vb. sivil örgütlerin çokluğu ve canlılığı anlamında kullanılageldi. Oysa, ortak çıkar ve/veya fikirler etrafında gönüllü olarak bir araya gelebilmek (de Tocqueville’nin ‘art of association’ dediği şey) sivil toplum bakımından önemli olmakla beraber, çok sayıda ‘sivil toplum örgütü’nün varlığı kendi başına sivil toplum demek değildir. Sivil toplumu karakterize eden, şeklî-resmî örgütlenmelerin varlığından ziyade, bunların devleti frenleyebilecek gerçek toplumsal güçlere tekabül etmesi ve onun bir bütün olarak devlet karşısındaki nispî özerkliğidir.

Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de doğru anlamda sivil toplum yoktur. Her şeyden önce, Türkiye’de devlet ‘toplumun’ bir organizasyonu değildir; onun çıkarlarının ve iradesinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmamıştır. Tam aksine, geleneksel olarak Türkiye’de devletin varlığı toplumdan, onun çıkarlarından ve iradesinden bağımsızdır. Devletin toplumunkinden bağımsız ve onun üstünde yer alan bir çıkarı vardır.

İkinci olarak, Türkiye’deki resmî ‘sivil’ örgütlerin neredeyse hiçbirinin sahici bir geleneğe dayanan güçlü bir toplumsal temeli bulunmamaktadır. O kadar ki, Türkiye’de yerel yönetimler bile zaten var olan özerk toplumsal yapıların veya yönetim birimlerinin resmî-hukukî statüye kavuşmuş uzantıları olmayıp, doğrudan doğruya devletin yarattığı tüzel kişiliklerdir. Onun için bizde mahallî idareler vardır ama ‘mahallî hükûmetler’ (local governments) yoktur.

Üçüncüsü, tarihsel olarak Türkiye’de devlet kendi kontrolü dışında, kendi kendini düzenleyebilecek özerk bir toplumsal alanın oluşmasına imkân vermemiş, bu ihtimali bilinçli olarak önlemiştir. Bu da, toplumun kendi ayakları üstünde durmasını sağlayacak kaynakları devletin kendi uhdesinde tutması ve bu arada başta özel mülkiyete ve sermaye birikiminin oluşmasına izin vermemesi sayesinde mümkün olmuştur. Bu durum toplumu geçim kaynakları bakımından devlete bağımlı hale getirmiştir. Türkiye’de görünüşte büyük ve güçlü iş adamlarının ve onların resmî örgütlerinin bile devlet her istediğinde hemen ‘hazır ol’a geçivermelerinin de nedeni budur.

Öteden beri yazıp söylediğim gibi, devletin toplumun velinimeti olduğu yerde sivil toplum ortaya çıkamaz.

Bu şartlar altında Türkiye’de devlet toplumu istediği gibi yoğurabilecek, şekillendirebilecek, manipüle edebilecek konumdadır.Bunun için gerekli bütün kaynaklara –her türlü iletişimi kontrol eden kurumsal yapı ve teknolojik aygıtlara, radyo-televizyon ağlarına, okullar (hatta üniversitelere), toplumun günlük hayatına nüfuz edebilen geniş bir kamu idaresi teşkilâtına, zorunlu askerliğe vd.- devlet sahiptir. Toplumun ana bilgi kaynağı ya doğrudan doğruya devlettir, ya da devletin ‘gerektiğinde’ kolaylıkla hizaya sokabileceği sözde sivil oluşum ve kuruluşlardır. Medyasıyla, ‘kamu kurumu niteliğindeki’ meslek örgütleriyle,işçi ve memurların ‘sarı sendika’larıyla, kolejleri ve üniversiteleriyle, hatta camiler ve dinî cemaatleriyle sözde sivil yapılar…

Türkiye’de ‘doğru’nun da referansının devlet olduğunu, devletin ‘kamu oyu’nu istediği gibi oluşturabildiğini, resmî ‘doğru’lardan farklı düşünenlerin sadece devlet nazarında değil ‘sivil’ toplumun gözünde de ‘hain’ olduğunu… son bir yılda yaşayarak gördük. Şu var ki, yukarıdaki açıklamalar ışığında bu durum bana hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Beni asıl şaşırtan, devlet propagandasını en kolay ‘yutan’ iki kesimin, kendini akıllı zannedenler ile ‘en muhalif’ olduğunu düşünenlerden oluşmasıdır.

Facebook Yorumları

0 0
reklam
ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan MARMARA YEREL HABER GAZETESİ veya duzceyerelhaber.com hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
  
Mustafa Erdoğan: “Liberal İslam” hala mümkün mü?
Bundan 21 yıl önce İslâmın liberalizmle bağdaşıp bağdaşmayacağını tartışan bir makale kaleme almışt...
  
Mustafa Erdoğan: Ya biat edin ya da yok olun!
Türkiye’nin halihazırdaki durumunun hem sürpriz olmadığını hem de dayandığı mantığı gösteren iki yı...
  
Mustafa Erdoğan:Türkiye’de ‘sivil toplum’ var mı?
...
  
Mustafa Erdoğan: Adalet duygusunu yitirmiş bir toplum iflah olur mu?
Bu sayfada 29 Mart tarihinde çıkan yazımda adaleti toplumsal-siyasal bir erdem olan yanıyla ele alar...
  
Mustafa Erdoğan : Türkiye'nin gündemi hiç değişmiyor
Türkiye, malûm, son birkaç yıldır bir rejim değişikliği süreci yaşıyor....
  
Mustafa Erdoğan: Referanduma niçin hayır demeliyiz (2)
TBMM’nde kabul edilen anayasa değişikliği paketinde, bütün yürütme yetkilerini tek başına kullanan ...
  
Mustafa Akyol: Batı’yla çatışma Erdoğan’ı nasıl güçlendiriyor?
İsviçre’nin en çok satan üçüncü gazetesi Blick 13 Mart’taki manşetini sürpriz bir dilde attı: Türkçe...
  
Mustafa Karaalioğlu: Bu terazi bu sıkleti çekemez
Sadece bu terazi değil, hiçbir terazi Türkiye’nin dünyada karşı karşıya bulunduğu meselelerin sıkle...
  
Mustafa Erdoğan: Referanduma niçin hayır demeliyiz (1)
Önceki yazılarımda, hâlihazırda halkoylamasını bekleyen anayasa değişikliğinin aslında Türkiye’de ö...
  
Orhan Gazi Ertekin: Erdoğan'ın Mustafa Kemal gibi yeni bir dönem başlatabileceği koşullar yok; iktidar kendini tahrip ediyor
2011’den beri Gülen cemaatinin yargı içindeki örgütlenmesine dikkat çeken Demokrat Yargı Eş Başkanı...
  
Mustafa Karaalioğlu: Kim hain, kim vatanperver?
Siyasi tarihimizin hiç şüphesiz en önemli kararını vermek için 16 Nisan’da sandık başına gideceğiz....
  
Mustafa Karaalioğlu: Referandum yolunda Türkiye
Erken referandum kampanyaları gördükçe, iktidar kanadından “Bu anayasa değişikliğini çok büyütmeyin...
  
Mustafa Akyol: Evrim teorisini müfredattan çıkarmak niçin yanlış?
16 Ocak’ta ilk, orta ve liseler için hazırlanan taslak eğitim müfredatını açıklayan Milli Eğitim Bak...
  
Mustafa Karaalioğlu: Müfredat
Bütün branşlar içinde en problemli alanın eğitim olduğuna dair şüphesi olmayan var mı? Bizatihi bu ...
  
Mustafa Akyol: Reina saldırısı ‘yaşam tarzı’na mı ‘mürted hükümet’e mi
31 Aralık gecesi ben de dahil Türkiye’deki pek çok kişi 2016’dan daha kansız ve daha kasvetsiz bir y...
  
Mustafa Sönmez: Türkiye ekonomisinde kara kış alarmı
Al-Monitor’da yer alan 17 Kasım 2016 tarihli yazımda şu değerlendirmede bulunmuştum: “2016’nın temm...


EN ÇOK OKUNANLAR