• 21.04.2020 00:00
  • (602)

 Açıkçası pandemiye kadar böyle bir sorun yoktu dünyada. İklim değişikliği sorunu, Amerika ve Trump sorunu, Rusya ve Putin sorunu, haşere kategorisindeki bir dolu diktatör, Ortadoğu’nun bitmez tükenmez savaşları, Üçüncü Dünya’nın çözümsüz problemleri ve daha nice irili ufaklı sorunun yanında dünya gündeminde bir Çin sorunu yoktu.

Tibet’ten sonra Uygur’lara yapılan tarifsiz zulüm dahî şimşekleri Çin’in üzerine çekmek için yeterli olmadı. Afrika’da ve dünyanın her yerinde sessiz ve derinden kurduğu yeraltı kaynakları ağırlıklı emperyalist ilişki ağları da dikkatleri Çin’in üzerine çekmeye yeterli değildi. 

Boyuna, posuna, gücüne rağmen ne tarihinde ne şimdi kaba kuvvete dayalı yayılmacılık Çin’in defterinde yazmaz. Görece pasifizmi Çin’e oldum olası bir yumuşak güç görüntüsü vermiştir. 

Günümüzde ise, gelişmiş ülkelerin Çin’de düşük maliyetli ama kaliteli mal ürettirmesi, Çin’in kendisi bu know-how’ı taklit ederek kaliteli ürün üretmesi, bütün dünyanın da bu malları bayıla bayıla ucuza alması bu ülkenin itibarını görülmemiş boyutlara taşımıştı. Ta ki pandemi patlak verene kadar. 

Çin pandemiyle birlikte ciddî bir prestij kaybına uğradı, kim ne derse desin. Gün geçtikçe, beşerî ve iktisadî hasar arttıkça insanlar Çin’e daha fazla bileniyor. Kronolojiyi hatırlayalım.  

17 Kasım 2019. İlk vaka, Wuhan şehrinde, bilinmeyen bir virüs bulaşmış bir kişi tespit edildi. Bu ve müteakip vakalar, yerel ve bölgesel yetkililer tarafından gizlendi. Kaynaklar, sızdırılmış resmî belgeler sayesinde Güney Çin Sabah Postası (South China Morning Post) ve New York Times gazeteleridir.  Bu gazetelerin verdiği bilgiye göre Aralık sonunda Wuhan ve çevresindeki doktorlar tarafından 266 vaka tespit edildi.

31 Aralık 2019. Çin Wuhan’da “bilinmeyen, şiddetli zatürree vakalarını” en nihayet Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) bildirdi. Ne var ki bulaşıcılığı konusunda net bilgi vermedi. 

İlk tepkiyi veren Tayvan aynı gün Wuhan’dan gelen uçaklara sağlık kontrolü uyguladı. Eşzamanlı olarak Tayvan DSÖ’ye hastalığın insandan insana bulaşıp bulaşmadığı konusunda soru yöneltti. DSÖ Çin’den bilgi alamadığı veya almaya teşebbüs etmediği için Tayvan’a ancak üç hafta sonra, Ocak sonunda cevap verdi. 

Yeri gelmişken, DSÖ Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus’un Çin rejimi ve Çin ilaç sanayii ile karanlık ilişkileri üzerine yabancı basında ciddiye alınması gereken pek çok iddia dolaşıyor. 

O arada olan oldu, salgın patlak verdi, hızla bölgede ve bölge dışında İran ve İtalya’da görülmeye başlandı. 

Çin çok hızlı ve sert önlemlerini Ocak ayı ortasında almaya başladı ve ülke çağında virüsle mücadele seferberliğini başlattı. Buna rağmen dünyaya virüsün çok bulaşıcı olmadığını ilân edip durdu. 22 Ocak’a kadar da Wuhan’a ne iç ne dış uçak seferlerini durdurdu. Yapılanlar büyük bir gizlilik ve gayrişeffaflık içinde yapıldı. Resmî yayın organları sadece yönetimin ellerine verdiği bilgileri paylaştılar. Seferberliğin ana aracı bilgi değil sopaydı. Fransız Libération gazetesinde çıkan kapsamlı araştırma Ocak ayında Çin devletinin söylediği yalanları gayet açık biçimde gösteriyor. 

17 Mart’ta Çin Dışişleri Bakanlığı New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post muhabirlerinin basın kartlarını on gün içinde geri göndermelerini emretti. Her ne kadar Çin basınında gerekçeler Başkan Xi Jinping’in ailesinin karanlık ilişkileri ve Doğu Türkistan hakkında haber yapmış olmaları olarak sunulsa da zamanlama manidardı.  

Sonuçta Çin, vaka sayısını ve ölümleri azaltmayı en azından kâğıt üzerinde başardı. Bu sayede dünyada kimi aklıevvellerin takdirini kazandı. Bu muhteremler hayranlıklarını, diktatörlüklerin salgınlarla baş edebilmek için en etkili yönetim biçimi olduğunu söyleyecek kadar abarttılar. Oysa Almanya, Güney Kore, Hong Kong, Japonya, Tayvan, Yeni Zelanda, Yunanistan demokrasiyle yönetilmelerine “rağmen” virüsle gayet iyi baş ettiler. Dolayısıyla başarı için illâ diktatörlük gerekmediği gibi başta İran, Türkiye, Brezilya olmak üzere bütün diğer diktatörlükler virüsle mücadelede çuvallamış vaziyette. Bu dahî Çin’in “başarısını” en azından sorgulatır mahiyette. 

Nitekim Çin’in çok ciddî inandırıcılık sorunu var. Âdet olduğu gibi yakılan cesetler için dağıtılan kül kutucuklarını temel alarak yapılan hesaplara göre ölü sayısı, 3400 civarında seyreden resmî rakamdan çok daha fazla; vaka sayısı da öyle. Nitekim 16 Nisan’da Çin istatistiklerde yanlış yapıldığını ve toplam ölü sayısına 1290 kişi daha eklenmesi gerektiğini açıkladı

Bu arada rejim virüs araştırmalarına kısıtlamalar getirdi. Sesini çıkarma cesaretini gösteren Çinli bilim insanları bu önlemin, resmî söylemin dışına çıkılmaması ve salgının Çin’den gelmemiş olduğunu ispat etmek amacıyla alındığını söylüyor. 

Her hâl ve karda kapalı bir polis devleti olan Çin’de ne olup ne bittiğini net olarak görmek ve anlamak mümkün değil. 

Yaptığı hatanın ve inandırıcılık zafiyetinin farkında olan rejim haftalardır dünya çapında bir şirinlik faaliyetinde. Dünyanın dört bir köşesine bedava tıbbî malzeme, maske, ilaç, plazma sevk ediyor. Ama şimdilik yoksul ülkelere verdiği borçları Batı ülkeleri gibi silme konusunda bir adım atmış değil. 

Kamu iletişimi konusunda o kadar çırak ki bir yandan da, virüsten kırılan dünya ile alay edercesine havai fişekli “virüse karşı zafer” kutlamaları yapıyor. 

Bu cevvaliyete rağmen Çin’i bekleyen iki ciddî risk var. İlki küresel üretim sistemindeki yerinin sorgulanması diğeri Çin’e uluslararası davalar açılması. 

Trump tüm cehaletine ve fevriliğine rağmen açık açık Çin’e olan bağımlılıktan kurtulmaktan söz ederken taraftar topluyor. Çin’de ABD lisanslarıyla yapılan üretimin geri çağrılması gerektiğinden dem vuruyor. Bu, düğmeye basarak gerçekleştirilebilecek bir iş olmasa da Trump’ın seçim kampanyasını bu iktisadî milliyetçilik üzerine kurması kuvvetle muhtemel. 

Diğer gelişmiş ülkelerin de benzer bir yola girmeleri mümkün.

İkinci risk, salgını haber vermede yaptığı bariz ve bilinçli perdeleme sonucunda açılabilecek davalar. Bu konuda Kültür Üniversitesi’nden Deniz Baran’ın doyurucu bir makalesi çıktı yakında. 

Baran “Çin’in de hem özel olarak DSÖ’nün 2005’te güncellenen Uluslararası Sağlık Düzenlemelerinin getirdiği yükümlülükleri hem de uluslararası teamül hukuku kaynaklı özen yükümlülüğünü ihlâl ettiği gerekçesiyle, COVID-19 salgınından ötürü zarara uğrayan devletlerin zararlarının giderilmesi yönünde talepler ortaya koymasının hukukî bir zemini vardır” diyor. 

Zemin olmasına rağmen DSÖ’nün Çin’i kayıran tutumu ve devletlerin kendi aralarında böyle bir hukukî süreci başlatmaktaki çekinceleri bir uluslararası mahkemenin olasılık dâhilinde olamayacağına işaret ediyor. 

Yine de Çin’i hedef alabilecek iki yol var. İlki, mağdur olduğunu düşünen güçlü devletlerin Çin’e tek taraflı yaptırım uygulamaları. Bu yönde ABD’den art arda sert mesajlar geliyor. Geçen hafta Britanya Dışişleri Bakanı Dominic Raab ve Avusturalya Dışişleri Bakanı Marise Payne Çin’in hesap vermesi gerektiğini söylediler. İkinci ve en önemli yol hükümet dışı sivil kuruluşların ve kişilerin Çin’e dava açması. 

Bu davalar uzun yıllar sürebilir ama o zaman zarfında Çin’in zedelenmiş itibarı da kolay kolay geri gelmez. Nitekim Britanyalı bakan eskisi gibi ticaret yapabileceğimizi sanmam diye de ekledi. 

Korona sonrasında, en az dünya kadar Çin’in de eskiye nazaran illâki bambaşka bir konumda olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.