Demokrasi kadar kolay harcanan bir kavram herhalde olmamıştır. Eskiden Doğu Bloku’nun ceberut rejimleri demokratikliği kimseye kaptırmazlardı. Afrika’nın beter rejimleri devletlerinin adına illâki bir “demokratik” iliştirirler. Avrupa Parlamentosundaki yeni kurulan faşist grubun adı “Kimlik ve Demokrasi”! Halkların (demos/demoi) bir takım demokrasi düşmanlarına oy veriyor olması demokrasi sözünü telaffuz etmek içim kâfi.  

Kayda değer olan, gerçekten demokratik ülkelerde böyle bir iddiaya gerek görülmemesi. Türkiye o kategoride değil. Memlekette 31 Mart/23 Haziran öncesine kadar yokluğundan yakınılırken seçimle birdenbire geri geliverdi demokrasi. En azından öyle varsayılıyor. İki gerekçesi var. 

Birincisi seçimin yapılmış ve muhalefet tarafından kazanılmış olması. Kimsenin seçimin özgür ve âdil olmadığına, üstelik yıllardır, bakmaya niyeti yok. Yeter ki demokrasi geri gelmiş varsayılsın. 

İkincisi beş benzemezden oluşan muhalefetin kendisine, sadece totaliter rejime muhalefet etmesinden ötürü “demokrasi” sıfatını yakıştırması.

İlkinden başlayalım. 31 Mart’ta muhalif geçinen ama rejime çalışan birtakım kalemler, özellikle yurtdışında, seçim yapıldığı için ve seçimde bazı belediyeler muhalefete geçtiği için Türkiye’nin demokrasisinin ne kadar dayanıklı (resilient) olduğu propagandasını yapardı. İstanbul seçiminin zorla iptal edilmesiyle (her nedense bazı Kürd belediyelerinin gaspı hiçbirini rahatsız etmedi) görüntü bozulunca, bu sefer, seçimin tekrarının bile demokratik bir gösterge olduğunu yüzleri kızarmadan iddia edenler oldu. Seçimden başka her şeye benzemesine ve yoğun gayridemokratik baskıcı ortama rağmen. 

İşin en vahim tarafı ise şu: Seçim yapıldığı ve muhalefet tarafından kazanıldığı için “Türkiye demokrasidir” diyenler, rejimin de aynısını iddia ettiğinin farkında değil. Reisin 23 Haziran’dan sonra göğsünü gere gere “millî irade bir kez daha tecelli etmiş, sağlam temellere oturan demokrasimiz yine kazanmıştır” demesinden ne farkları var?

Demokrasi sözü böyle herkesçe ulu orta kullanıldığı zaman, en azından dış dünyanın gözünde millî birlik görüntüsü verirsiniz. Nitekim dışarıda Türkiye’ye “belâ savuşturma” ve “ballı biznise geri dönebilme” niyetiyle bakanlar rejim ile muhalefetin bir ağızdan “Türkiye demokrasidir” korosuna bayıldı. 

Ahı gitmiş vahı kalmış temsilî demokrasinin (bildiğimiz kadarıyla Kürd belediyelerinin gaspı tamamen unutuldu) hiçbir çekince getirmeden ve sırf seçim olabildiği için muhalefetin övünç kaynağı hâline gelmesi en hafifinden düşündürücüdür. 

Milyonlarca, evet milyonlarca yurttaşın inim inim inlediği, itilip kakıldığı, hakir görüldüğü, KHK’larla ölmeden mezara koyulduğu, işkence gördüğü, yargısız infaz edildiği, nedensiz hapse tıkıldığı, kaçmak ve başka bir devletin korumasına sığınmak zorunda kaldığı, adalet arayışının yerinde yeller estiği, hukukun sadece rejim için işlediği, dünyadaki istisnasız bütün hak ve özgürlük sıralamalarında nal toplayan Türkiye birdenbire demokrasi ile anılacak öyle mi? Ayıptır! 

31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanan ve rejimin kalelerinde gedikler açılmasına katkıda bulunan samimî demokratları tenzih ederek bu acıklı demokrasi şöleninin bir de muhalefet cephesinde ne anlama geldiğine bakalım. 

Seçim sonrası neler olabileceği ve daha doğrusu nelerin olması arzu edildiği üzerine yazılanları okuyorum. Genel itibariyle CHP’nin sloganı İstanbul İttifakı’ndan HDP’nin sloganı Demokrasi İttifakı çıkarma çabası yaygın. İyi de, kiminle ve hangi ortak politik platformda?

Artık muhalefetteki partilerin bugüne kadar nasıl bir demokrasi sınavı verdiklerini, yöneticilerinin ne kertede demokrat olduklarını hatırlamanın vakti geldi. 

Berbat mirasına ilâveten daha yakın zamanda Haziran 2015’te rejimin kaybettiği seçimi değerlendirmemek için Kürd karşıtı reflekslerine sığınan, 2016’da Yenikapı Ruhu ile yanıp tutuşan, aynı yıl Demirtaş ve yedi HDP’li vekilin hâlâ hapiste olmalarına dolaylı olarak cevaz veren bir CHP, yeni “demokrat” elbisesiyle başta Kürd sorunu olmak üzere memleketin devasa hak ve adalet sorunlarına çare olacak, öyle mi? Maalesef CHP’nin ne böyle bir müktesebatı ne de gevezelik dışında böyle bir programı var. 

Saadet Partisi’nin başında, bugün esefle anacağımız memleketin derin travmalarından biri Sivas Katliamı faillerinin avukatı bey var. Kaldı ki bu partinin CHP’nin aksine hiçbir zaman demokrasi iddiası filan olmadı.

Aynı konudışılık İYİP için de geçerli. Çiller’in şahin İçişleri Bakanı Akşener’in ne kendisinin ne partisinin “acaba ne kadar daha demokrat olabiliriz” diye bir muradı yok. Suriyeli mülteci düşmanı İYİP’in dolaylı olarak önayak olduğu, geçende İstanbul İkitelli’de cereyan eden Suriyeli pogromu bu partiyle herhangi demokratik bir iş yapılamayacağının en çıplak kanıtıdır. 

Hâsılı, yeni dönemin bu nevzuhur “demokratları” ile demokrasi ittifakı yollarına düşmek âcizliktir.  

Bunlara ilâveten, Godot misâli yıllardır AKP içinden doğması beklenen yeni partinin de muhalif kanatta yerini alması bekleniyor. İlk haberlere göre demokrasiden, parlamenter sisteme dönüş, erkler ayrılığının yeniden kurulması, serbest piyasa ekonomisinin tıkır tıkır çalışması ve özünde ilk dönem AKP’yi canlandırma anlaşıldığı anlaşılıyor. Bu partinin bu “iyiniyetli” öncelik ve ilkelerle, kördüğüm olmuş memlekete bırakın demokrasiyi taşımayı altında kaldığımız enkazın ucunu dahî kaldırmasının mümkün olamayacağını öngörmek pek zor değil. 

Halka gelince, sadece seçim yoluyla siyasî alternatif yaratma ve/veya yeni başkanlarla sorunlara çare arama tembelliğinden sıyrılabilmiş değiliz. HDP’li Kürdlerin durumu farklı, onlar zaten göbeklerini kendileri kesmeyi biliyorlar. “Seçim ve başkan fetişizminin” yaygınlığı bu kurumlara mucizevî anlamlar yüklüyor. Seçimden seçime başkanları değiştirince demokrasi oluyor sanılıyor. Bu mantık uyarınca epeydir başkan olan ve halkın bıkıp usandığı Recep Tayyip Erdoğan’a mağlubiyet tattırmak halkın demokrasi kıstası. Ve çoğunluk için bundan fazlası değil. 

İstanbul seçimi sonrasında sıklıkla dile getirilen umudun içini bunlarla doldurmak mümkün mü? Sisamlı Pisagor umut edilemeyecek şeyin umudunu besleme demiş.

Ve aksine, “seçim oldu, kazanıldı, demokrasiye geri dönüldü” havası totaliter rejim ve reise direnmenin, yani umudun gücünü rehavete kapılarak törpüleme riski taşımıyor mu?

Seçim ve başkan fetişizminin ötesinde, totaliter rejime direnmenin daha yerel, sivil ve itaatsiz yollarını aramanın hem de şu bir türlü sorulamayan “biz neden bu hâllere düştük” sorusuyla yüzleşmenin zamanı gelmedi mi henüz? 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe