• 19.06.2019 00:00
  • (656)

 Önümüzdeki Perşembe 20 Haziran Dünya Mülteci Günü. Mültecilik meselesi memleket gündeminden düşmez hâle geldi. Suriyelileri hedef alan, “demokrasi cephesi”nin sayın mensubu İYİ Parti’nin başlattığı ve CHP’li bazı belediyelerin sürdürdüğü “Türkiye’de plajlarda keyif çatma” polemiği aldı başını gidiyor.

Canlarını kurtarmak için gelmiş olan Suriyelilere çıkışanların buradan gitmeye çalışan Türkiyelilere de ayar verdiklerini işitiyoruz. Suriyeliler gelmesin, Türkiyeliler gitmesin!

Yakından bakılırsa görülecektir ki bu topraklar asırlardır göçmen alır ve göçmen verir. Üstelik sadece memleket dışından ve memleket dışına değil.

Yörelerin yerlileri göç sonucunda kelaynak durumundadır Türkiye’de. Onyıllardır süren tarımın tasfiyesiyle Türkiye külliyen bir göçmen topluluğudur artık. Köksüz, hafızasız, mihenksiz, tarihsiz, imgesiz bir topluluk…

O ölçüde de hoyrat, saygısız, umursamaz… Gelmek zorunda kaldığı yeri sadece işlevsel olarak yaşayan, kullanan, istismar eden…

Bugünlerde Suriyeliler üzerinden ayyuka çıkmış olan tartışma, bir yere sonradan gelen her insan için geçerlidir ne yazık ki. Mültecilere destek olan kuruluşların görevleri arasında yeni iskân alanlarının muhafazası birincil öneme sahiptir. Ve hiç kolay değildir.

Suriyelilere verilen tepki, gösterilen husumetin gerekçelerinin istisnasız tümü Türkiye içinden başka yerlere göçmek zorunda kalmış olanlar için de geçerlidir. Eski göçmenler yeni göçmenlere ayar vermektedir, o kadar. Yoksa Türkiye’deki medeniyet ve doğa tahribatının baş sorumlusu Suriyelilerden çok önce memleketin farklı yerlerinden göçmek zorunda kalmış ahali değildir de kimdir?

Göçmenler, mülteciler kimlikleri, aidiyetleri ne olursa olsun kara yazılı insanlardır. Mültecilik ve göçmenlik hâli bir ülkenin genel insan hakları siciliyle ve vatandaşına sunabildiği hayat standardı ile birebir alâkalıdır. Zira hareket edebilen hiçbir canlı laf olsun diye, keyfinden göçmez.

İnsanı doğduğu yeri terk etmeye zorlayan siyasî, iktisadî veya içtimaî bir sorun illâki vardır. Mülteci ve göçmen bu sorunlar karşısında kendi devletinin güvencesini hukukî anlamda kaybetmiş insandır. Can ve mal güvenliği tehlikededir. Ama canını kurtarmak için sığındığı yerde kimse ona yaklaşmaktan hoşlanmaz, devleti değil o yanlış bir şey yaptığı için o hallere düştüğü düşünülür. Cüzzamlı gibidir.

Mültecilik hâli genel olarak hukuksal boşluğa karşılık gelir. Mülteci her çeşit istismara açıktır. Parasal, bedensel istismar mültecilerin canlarını kurtarmak üzere erişmeyi başardığı her yerde mevcuttur. İrili ufaklı pek çok kişinin nemalandığı kirli mülteci ticaretinin yıllık cirosu yüz milyar dolarlar mertebesindedir. Sorun, transit geçilen ve iltica edilen ülkelerin, başta istismarı engelleyecek şekilde etkin bir iltica ve göç politikasına sahip olmamasındadır.

Diğer taraftan mülteci ve göçmen durumuna düşmüş insanların kırılganlığı onları, mecburen bulundukları toplumlarda kolay nefret unsurlarına dönüştürür. Bugün Türkiye’de hüküm süren totaliter rejimden bunalmış ama rejime karşı hiçbir şey yapamayan muhalif kitlenin bir kısmı negatif enerjisini Suriyeliye yönlendirip rahatlıyor bir bakıma.

Uyruğu olduğu devletin korumasını kaybetmiş olma hâli ve mültecilerle göçmenlerin içinde bulundukları hukuksal boşluğa bir de Türkiye’nin son dönemi üzerinden bakalım.

2013’te başlayan ve 15 Temmuz 2016 oto-darbesi sonrasında ayyuka çıkan görülmemiş boyutlardaki hukukdışılık, aileleri de katınca milyonlar mertebesinde vatandaşın devletin sunduğu can ve mal güvenliğini kaybettiği anlamına geliyor.

Bu minvalde, memuriyetten, akademiden, yargıdan, ordudan kovulan ve genel hak mahrumiyeti nedeniyle sivil ölüme mahkûm edilen KHK’liler, kabul gören mülteci tanımına, dışarıda olduğu kadar içeride de uygundurlar. Diğer bir deyişle, bu vatandaşlar kendi ülkelerinde mültecidirler.

Ağırlıklı olarak Kürd illerini kapsayan Internally Displaced Persons (IDP) Yurtiçinde Yerlerinden Olmuş İnsanlar kategorisinden nispeten farklı olarak bu yeni mültecilerin hiçbir hakkı devlet tarafından gözetilmez. Onlara uygulanan işkence, sivil ölüm ve fizikî ölüm hakkı dışında…

Adalet beklentisi her gün hüsranla sonuçlanan bu kitle yurtdışına çıkmayacak da ne yapacak? Gitmeyi düşünenlere ayar vermeye heveskâr medyatik güruhun “hiçbir yere gitmiyoruz, burası bizim vatanımız” yollu hakaretlerine rağmen içerde mülteci durumuna düşmüş vatandaşların başka bir devletin veya Mülteci Sözleşmesi uyarınca uluslararası hukukun korumasına ihtiyacı olduğu aşikâr. Ne demiştik, kimse keyfinden göç etmez.

Buradan gelelim, bir vakitler onlar da vatanlarında kalmak istemiş olan Gayrimüslimlere. Osmanlı bakiyesi Gayrimüslim vatandaşlarımız tehcirlere, katliamlara rağmen hep bir yolunu bulup kalmak istediler. Katliamların akabinde gitmeye mecbur kalanların bir kısmı ise, olan biteni unutmayı tercih edip geri gelmek istediler. Olmadı, çok istemelerine rağmen hiçbir zaman geri gelmeleri, topraklarına yeniden kavuşmaları kabul görmedi. Onlara kimse ne gitmeyin ne de dönün dedi.

Bugün gitmekten başka çareleri kalmamış olanlara bol keseden edilen hakaretin bu topraklarda utanç verici bir tarihçesi vardır. Dünya Mülteci Günü münasebetiyle hatırlatmış olalım.