• 10.04.2019 00:00
  • (715)

 Toz duman dağılmadı, yine de birkaç gözlem.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı hakkında son kararın bu haftanın sonuna kalacağı seçimden bir gün sonra açıklandı. Daha uzatılabilir. Uzatıldıkça da sonucun kazanan aleyhine çıkma olasılığı artıyor, zira bu kadar kurcaladıktan sonra kaybetmek rejim açısından yenilginin boyutunu katlar.   

“Son karar makamı” ilk işareti Cuma namazından çıkarken verdi. Son kararın YSK’den çıka(rtıla)cağını söyledi. Muhalefetin buraya müdahil olması çok zor. Hüküm, rakamsal objektivite zemininden çok siyasal sübjektivite saikıyla “son karar makamı” yani kendisi tarafından verilecek. Her türlü hileye başvurulacaktır.

İkinci işaret, Moskova’ya gitmeden önce salladığı pimi çekilmiş elbombası. İstanbul seçimini, muhalefetçe şaibe karıştırıldığına istinaden 2 Haziran Pazar günü tekrarlatmak. Her iki şıkta da “İstanbul’u vermemek” üzerine inşa edilmiş bir strateji söz konusu.

Reisin ve dolayısıyla rejimin İstanbul sevdası ya da takıntısı çok boyutlu.

Her şeyden önce sembolik. Siyasî hayatına başladığı, boy attığı, kök saldığı yer belediye. Bizzat dediği gibi “İstanbul’da teklersek Türkiye’de tökezleriz” şiarı rejimin zihnine kazılı.  

İstanbul memleketin her anlamda lokomotifi. En güncel ekonomik veriler için İTO’nun açıklamalarına bakılabilir. İstanbul, Kocaeli ile birlikte Türkiye’yi sırtında taşır. Şehir rejim için muazzam bir ekonomik, sembolik ve politik güç devşirme mecrasıdır. İBB de bu sistemin temel dinamolarından birisidir. Rejimin bu devasa arpalığı muhalefetle paylaşmaya razı olması pek mümkün gibi durmuyor.

Bağlantılı diğer mesele 25 yıldır İBB’de dönen gayrinizamî dolaplar. Rejim açısından bunların ortalığa saçılması intiharî nitelik taşır. Miras kalacak olan ve bilinen asgarî 22 milyar borç da cabası. İBB’deki 25 yıllık müktesebatın ortaya çıkma olasılığı reis açısından tıpkı 17/25’te korkuyla verdiği çok şiddetli tepki ayarında korku ve tepki üretme potansiyeli taşıyor.  

Sonuçta İstanbul’un her türlü hile sonucunda rejimde kalma olasılığı azımsanamayacak boyutta. Bunun içeride ve dışarıda meşruiyet sorunu yaratacağını düşünmek ise pek sağlam durmuyor.

İçeride gayrimeşruiyet üzerinden hesap sorma durumunda olacaklar, misâlen 7 Haziran 2015’te sandıktan çıkan irade reddedildiğinde, ya da 17/25 ortaya saçıldığında, ya da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucubeyi şaibeli referandumla dayattığında, ya da Temmuz 2016 darbe girişimini araştırma komisyonu soru soramadan dağıldığında, ya da sayısız yolsuzluk ortaya saçıldığında, ya da sayısız hukukdışılık halkın kafasına kakıldığında, ya da vatandaş sayısız toplu katliama maruz bırakıldığında hesap sormayan, soramayanlarla aynı!

Geçiniz! Kaldı ki sokağa dökülecek bir itiraz durumunda rejimin emrindeki polisi ve askeri, ilâveten hassa ordularını göz ardı etmemek gerekir.

Dışarısı için aynı çaresizlik ya da dilsiz şeytanlık söz konusu. Erdoğan’ın ceberutluğu Batı’nın umuru olmaz, yeter ki Rusya ile daha fazla sarmaş dolaş olmasın, mülteci zaptiyeliğini sürdürsün ve sermayesi için pazar olmaya devam etsin. Bir iki mızmızlanırlar, arkası gelmez.

Batıdan gelen tek tük “seçim sonuçlarını tanıyın” ikazı ise rejim cephesine “içişlerine müdahale” kanıtı uydurmaktan başka bir işe yaramış değil.

Rejim manevrasında başarılı olursa, esas bundan sonrası tufan.

Manevra kabiliyeti oldukça azalmış bir yönetimle yaşamak durumundayız Haziran 2023’e kadar. Haziran 2023 zira rejim katında öyle kirli bir çıkar ilişkisi ve bunun toplumun her kesiminde öyle derin kılcalları var ki, erken genel seçimi imkânsız kılıyor.

Ayrıca teknik olarak yeni sistemde erken seçim kararı için nitelikli çoğunluk yani 360 oy gerekiyor. MHP’nin koalisyonu bozması ve HDP ile beraber hareket etmesi durumunda dahî mümkün değil bu rakamı bulmak. Ancak AKP dağılırsa, bu da ilâhî mucize sınıfına girer.

Ama mesele bu değil. Erken seçim olmasa da ekonomik kriz, dış politika fiyaskoları ve şimdi yerel seçimde ortaya çıkan yeni durum rejimin alanını daraltıyor. Ve Haziran 2023 ufku göz önüne alındığında dört yıl üç aylık bir kaos ve sertliğe işaret ediyor maalesef. Hatta veriler Haziran 2023’te seçimlerin olasılığını bile sorgulatır kıvamda.

HDP’den başlayalım. Rejimin zaten hallaç pamuğu gibi attığı Kürd Siyasî Hareketi’ne taktik oy “suçu” üzerinden yeni darbeler gelebilir. Diyarbekir yeni eşbaşkanına soruşturma açıldı bile. Bu intikam süreci nereye kadar gider, ne sonuçlar doğurur meçhul.

Rejimin sıkıştığı dar alan içeride daha fazla sertliğe işaret ederken dışarıda iki opsiyon mevcut. Ya yiğitliğe halel gelmesin endişesiyle IMF kapısı görmezden gelinecek, NATO ilişkisi yozlaşmaya bırakılacak ve ülke bir bakıma dışarıya “kapatılacak” ya da birer orta yol bulunup hizaya gelinecek. Üçüncü opsiyon, opsiyon değil mecburiyet ve adı İdlib. Er veya geç İdlib urundan taşacak irin memlekete sirayet edecek.

Ama her durumda dış ilişkilerdeki bu olasılıkların toplumun hayrına olmayacağı açık. İdlib’den Türkiye’ye boca edilecek kelle alıcıları hayal etmek dahî istemem.    

İktisaden, yapay bolluk bereket dönemi öngörülebilir bir vakitte geri gelmemek üzere bitti. IMF ile veya IMF’siz. NATO ile oynanan bol blöflü poker antiemperyalist masal üzerinden içeride Batısızlaşma’yı körükleyecek çaptadır. Ve millî ve yerli muhalefet bu senaryolarda Cumhurbaşkanının yanında olacaktır. Aklımızda olsun.

Son tahlilde, kazandığı iddiasındaki reis ile rejimin Türkiye’ye, bölgeye ve dünyaya söyleyecek yeni bir sözü kalmadığı gibi, kaos ve kötülük katsayısı artmıştır.

***

Şimdi bakalım “taktik muhalefet cephesine”. 31 Mart 2019’da küçümsenemeyecek, azımsanamayacak bir şey oldu. Bunu doğru okuyabilmek ilerisi için hayatî.  

Coşkulu ruh hâli doğal; insanlar, ki buna kimi AKP seçmeni de dâhil, reisten ve rejimden illallah dedi. Ancak bu ruh hâlinin bir politikaya dönüşebilmesi ne kadar gerçekçi, buna bakalım. Zira beklentiler muazzam, “demokrasiye geri döndük” havası yaygın.

İlkin, her ne kadar seçmenin mesajı, her yerel seçimde olduğu gibi, genel siyasete yönelik idiyse de verilen vekâlet yerel yöneticilere. Önceki yazıda değindiğim gibi yerel yönetimin sınırları da belli, hele iktidarını paylaşma konusunda fena hâlde kıskanç bir rejim varken.

Siyasî İslâm’ın palazlandığı belediyecilik dönemine atfen kentlerin muhalefet odağı hâline gelebilmesi için Özal dönemindeki toleransın olması gerekir. Böyle bir şey rejim açısından söz konusu değil. Aksine, yerel yönetimlerin oldum olası son derece sınırlı idarî özerkliği ve hiç olmayan malî özerkliği yeni rejimde külliyen idarî ve malî vesayete dönüştü.

Kürd belediyelerine topluca ve hazretin beğenmediği bazı büyük AKP belediyelerine atanan kayyımlar Cumhuriyet tarihinde benzeri olmayan idarî vesayet uygulamalarıdır.

Malî vesayete gelince, 2002’den bu yana alınan bütün kararlar yerel yönetimlerin gelir ve giderlerini kuruşuna kadar merkeze bağımlı hâle getirmek amacıyla alındı.

Dolayısıyla İstanbul ve diğer muhalif belediyelerden idarî, siyasî, kentsel, çevresel konularda mucize beklemek abesle iştigâldir. “İstanbullulara yeni bir başlangıç” gibi mesajların hakikaten hiçbir somut karşılığı yok.

Misâlen Kanal İstanbul gibi çatlak projelerin artık yapılamayacağı gibi beklentiler beyhudedir. O delilik yapılmazsa parasızlıktan yapılmayacak, belediye sayesinde değil. Belediyenin yetki alanında gibi görünen pek çok lüzumsuz dev proje belediye rejimle aynı olduğu için öyle sanılıyordu. Ortaklık ayrılırsa patronun merkez olduğu anlaşılacaktır.

Ama daha vahimi, yara almış iktidarın muhalif belediyeleri yönetmeye çalışacakları şehirlerde oluşacak kaos pahasına boğmaya çalışması olasılık dâhilinde. İlk aşamada HDP’li belediyeler hedefte olacak. Millî ve yerli muhalefet de Muş, Şırnak’ta olduğu gibi kılını kıpırdatmayacak.   

Bir üst düzlemde, muhalif belediyelerden siyasî mucize bekleyenlerin siyaset esnafı muhalefetin (CHP, İYİP, DSP, SP vs.) küçük arpalıklar elde etme dışında, başta rejimin meşruiyetini sorgulamak ve bu sayede demokrasiye geri dönmek gibi hedefleri olmadığını bilmeleri müstakbel hayal kırıklıklarına birebirdir. Hatta günün birinde İYİP rejime katılırsa şaşırmam.  

Salt siyaseten baktığımızda, yegâne siyasî duruş HDP ve seçmenininkiydi. İrade gaspı anlamına gelen kayyımların ve Kürd halkına çektirilen cefanın rövanşı hedefleniyordu. Hedef memleket çapında gerçekleşti.   

Diğer oy verenler ise alternatif bir siyasete değil rejimin siyasetine karşı oy verdiler. Seçimin had safhada hileli olacağını bile bile. Seçim öncesinde Oya Baydar’ın ifade ettiği gibi oy vermenin önemi, “biz bu sisteme karşıyız” diyen asgarî duruşa kadar gerilemişti.

Seçim sonucu özellikle büyük kentlerde yeni bir dinamiği ortaya çıkarınca alternatif siyaset de bir nevî durumdan vazife olarak tecelli etti. Başına da Ekrem İmamoğlu getirildi. “Umudumuz Ecevit” ile Demirel’e hitaben “Kurtar bizi Baba”ya ramak kaldı.   

Oysa ne yerel yönetimin kısıtları, ne HDP dışındaki “millî” siyasetin kavrukluğu, ne rejimin sultası böyle bir olasılığa cevaz verir.

O yüzden, hasıl olan dinamiği “bir oy verdik hem demokratik olduğumuzu dünyaya kanıtladık hem de demokrasiyi kurtardık” şeklinde sayıklamak yerine demokrasinin liyakat ve aidiyet gerektirdiğini, yerleşebilmesi ve yeşerebilmesi için kesintisiz direniş ve mücadele gerektiğini bilerek değerlendirmek daha mâkul duruyor.

Ne var ki Türkiye’de Kürdlerin dışında, direnerek, mücadele ederek, bedel ödeyerek bir hak elde edilmiş değil. Haklar bahşedilmiş, taa 1923’ten hatta daha eskisinden beri, dolayısıyla değersiz!  

Kürd Siyasî Hareketi’nin direniş konusunda yol göstericiliği Kürd karşıtlığında birleşik Cumhur ve Millet ittifaklarının millîci zırhını kolay kolay delemeyecek olsa da arayışı sürdürmek gerekiyor.

31 Mart’ta oluşan dinamik, çarçur edilme olasılığını göz ardı etmeden, rüyalar ve masallardan kaçınarak, partilerüstü veya ötesi bir zeminde, “gayrimillî” addedilen başta Kürdler her kesimi kapsama hedefiyle, en verimli şekilde nasıl kullanılır? Sanırım önümüzdeki sorunsal bu.