Şu kazan-kazan, ya da kaybet-kaybet deyiminin Türkçe versiyonu!

Önce kazanan veya yeniden seçilen belediye başkanlarından, Türkiye siyasetinin daimî üvey evlâdı yerel yönetimlerden başlayalım. Yerel yönetim siyasetin sade üvey evlâdı değil, hep kaybedenidir de.

Zira memlekette yerel yönetim merkezin sultası altındadır. Sade Ankara’nın da değil, parti genel merkezlerinin de sultası altındadır. Mührü dün kime bastınız? Partilerin merkezlerinin tayin ettiği adaylara bile değil, partilere bastınız! Çoğu yerde yarışan başkan adaylarından bihaberdiniz.

Bu ucube gelenek çok şey anlatır. Aynı sakatlık milletin vekilleri için de geçerlidir. TBMM’deki vekiller seçildikleri illerden ziyade ait oldukları partilerle anılırlar.

Yerel seçimlerin ikinci sınıf genel seçimler gibi cereyan etmesi yeni değildir ancak bu seçimde yerel ve sorunları, had safhadaki siyasî gerginlikten ötürü tamamen gündemden düştü. Ve aslında yerelin anlamsızlığı mükemmel biçimde gözler önüne serildi.

Anayasa madde 123, 126 ve 127’de ayan beyan “idarî vesayet” anlatılır. Merkez ile merkezin yereldeki temsilcisi olan vali yahut kaymakamın rızası olmadan yerel yönetici çivi çakamaz demektir. Atanmışın seçilmişe olan kesin ve daimî üstünlüğü Türkiye’nin uyduruk demokrasisinin alamet-i farikasıdır da. Daha bilgi için “Ademimerkeziyet Elkitabı” çalışmama bakabilirsiniz.

Yerel yönetimlerin merkeze olan bağımlılığı AKP iktidarıyla perçinlendi. 2002’den itibaren genel bütçeden belediye ve il özel idarelerine aktarılan ve yıllardır değişmeyen yüzde 15’lik pay yüzde 10’a düşürülerek yerel yönetimlerin icraatı dolaylı olarak merkezîleştirdi.

Belediyeler hizmet verebilmek için merkeze mecbur ve medyun kılındı. Pek çoğu, merkezin kaynaklarına mecbur kalmamak için kent ve doğa üzerinden rant devşirmeye soyundu. Türkiye’deki kent ve doğa yıkımının nedenlerinden biri de yerel yönetimlerin malî kaynak sorunudur.

AKP iktidarı Erdoğan rejimine dönüşürken, yani her şey tek elde toplanırken yerel yönetimler de bundan elbet payını aldı. Geçen Ağustos’ta 17 sayılı “Tek Hazine Kurumlar Hesabı Kapsamına Alınacak Kamu İdareleri ve Hesapların Belirlenmesi Hakkında Karar” başlıklı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle genel bütçe dışında kalan, belediyeler dâhil bilumum idarî kurum ve kuruluşun bütçesi damadın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlandı.

Belediyeler bundan böyle sadece giderleri değil gelirleri için de önceden izin alacak. Bütçeleri reisin ve damadın paşa gönlüne göre belirlenecek. Muhalif belediyelerin devralacağı malî enkaz da cabası.

Nitekim hazret televizyon monoloğunun birinde baklayı ağzından çıkardıydı: “Çünkü yürütemeyecekler. Niye yürütemeyecekler? Bunlar oradaki personelin maaşını dahi ödeyemeyecekler. Hepsinin şu anda künyeleri, bütün belediyelerin şu anda borçları, hepsi elimizde mevcut.

Yürütemeyecekler. Burada merkezî yönetimle uyum içerisinde olmayanlar, kesinlikle yarın orada iflaslarını îlan ederler.” Bunun farkında olan Tunç Soyer misâlen, “kaynak için Cumhurbaşkanının kapısını çalacağız” dediydi.

Bu alenî kontrole ilâveten, 94 HDP/DBP’li belediyeye kayyım atayan reis geçen ekimde “Teröre bulaşan sandıktan çıkarsa anında kayyım atarız” diye uyarmıştı. Terör tanımı da paşa gönlünce yapıldığına göre seçim sonucu ne olursa olsun Türkiye’de yerel yönetim tamamen bitirilmiştir. Yeni başkanlardan mucizeler bekleyenlerin haberi ola!   

Gelelim seçimin diğer kazanıp da kaybedenlerine. Demokrasi kazandı deniyor ya bakalım demokrasinin istikbâline.

İzmir’in yeni belediye başkanının gerçekçilikle söylediğini HDP dışındaki bütün siyasete yayabiliriz. Bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın cebren ve hileyle elde edilmiş güç ve iktidarının meşruiyetini sorgulayan siyasî oluşum kalmadı. Kalmadığı gibi bu meşruiyet sayesinde partilerüstü konumunu iyice oturtuyor ve siyasî oyunun bütün kurallarını O belirliyor. Diğerleri de oyunu seve seve oynuyor. Oysa sistem, 7 Haziran 2015’ten beri gayrimeşru.

Bir ara, son Anayasa referandumu öncesinde, Akşener gayrimeşruiyeti dillendirecek oldu, hızla vazgeçti. Kılıçdaroğlu’nun sivil itaatsizlik mesajı içeren ve dolaylı gayrimeşruiyet iddiası taşıyan “boykot” lafından nasıl rahatsız olduğunu 24 Haziran öncesinde gördük. Daha yakında, bir soru üzerine bir dahaki seçimin 2023’te olduğunu ilân etti.

Artık belirleyici olan, devletin başı Cumhurbaşkanı’nın şahsında somutlaşan ve içinde “kötü” Kürdlerin olmadığı bu millî cephe. Bunun demokrasiyle ne kadar alakası vardır, aksine demokrasi açısından ne kadar kayıptır, siz hesabedin.  

Gelelim kazandığı farzedilen muhalefet cephesine. Yakından bakarsak bir değil iki muhalefet cephesi ortaya çıkıyor. Referandumda olduğu gibi beş benzemezden oluşan “anti-reis” cephe. Bunun siyaseten bir geleceği yok. Zira reise karşı olmaktan gayri ortak bir politikaları yok. Bu cephenin adaylarına (partilerine) oy veren seçmen arasında cephenin devamını isteyen de yok. Bu cephe seçimden seçime canlanıyor, dolayısıyla ortada bir kazanç varsa bu 31 Mart 2019 ve takibeden birkaç günle sınırlı.

Aksine yerel seçim sonucunu genel oylara uyarlandığında, bu seçim asla âdil ve özgür şekilde cereyan etmemiş olsa da, rejim partilerinin oyu yüzde ellinin üzerinde. Dolayısıyla rejim açısından ileriye dönük bir tehlike en azından kâğıt üzerinde görünmüyor. Nitekim Cumhurbaşkanı pazar akşamı İstanbul’da “dört buçuk yıl daha başınızdayım” demedi mi? Yani kimi derin muhalif Twitter ahalisinin umduğu erken seçim filan söz konusu değil.    

Yine nitekim Aykut Erdoğdu’nun Twitter ’dan 27 Mart’ta altlığını yaptığı da bu değil miydi? “Tüm milletimizin bilmesi gerekir…  Kuvvetle muhtemel büyükşehirleri kazanıyoruz ... Yerel seçimleri kazanmamız halinde erken seçim talebimiz olmayacak ... Yaşadığımız ekonomik darboğazın aşılması ve yapısal önlemlerin hayata geçirilmesi için elimizden gelen desteği vereceğiz ...” Hakeza Meral Akşener “Sayın Cumhurbaşkanına bir kez daha çağrıda bulunuyorum. Milleti germeyin, kırmayın, yormayın...Atacağınız her doğru adımda sizi destekleyeceğimizi, her yanlış adımda da Türk milleti olarak dimdik karşınızda duracağımızı bilin” demedi mi?

Enkazın altına girmeye bile heveskâr bir muhalefet! Oysa enkazın altına girmeye kalkan altında kalır. Zira sistemin bütün dengeleriyle oynandı. Kazanç buysa…

Bu sözümona kazanca muhalefet adaylarının belediye başkanlığı mazbatalarını aldıktan sonra, yukarıda uzun uzun anlattığım merkezî yönetime biat etmek zorunluluğu da cabası.

Buradan gelelim Mart Sonunda Gelen Bahara. Yıllardır rejimden ve reisinden fena halde bunalmış olan halkın rejimin aldığı bu görece yenilgiye ihtiyacı vardı. Umut sözcüğünden ve yeni başlangıçlardan geçilmiyor haklı olarak. Ama unutmayalım 7 Haziran 2015 de bir başlangıçtı, sonu çok kötü biten.

31 Mart 2019 kazancının başka kayıplarla bitmesi ihtimali az değil. Zira Türkiye’de bu umudun içini dolduracak ciddî bir siyasî alternatif yok. Keza sivil itaatsizlik üzerinden halkın tetikleyebileceği bir itiraz dalgası olasılığı da yok. Ufukta, fokurdayan ekonomik ve dış krizler dışında bir şey yok. Rejimin yerel seçim sonuçlarına bakarak baskıyı hafifletmesi ise söz konusu değil. Bunlara kazanç denirse…

Gelelim kazandıran Kürd Siyasî Hareketine. Hem üslupta hem taktikte (strateji değil, öyle olsa iktidarı paylaşırdı) ve Selâhattin Demirtaş’ın son dakika çağrısıyla seçimde yerini aldı. Sözlü veya kaba şiddete başvurmayan yegâne oluşumdu HDP. 2014 sonundan itibaren devletin “çöktürme” stratejisinden bu yana başına gelmeyen kalmayan parti yine “sandık” dedi. Verilen taktik oylarla önemli büyükşehirlerde sonucu etkilediği anlaşılıyor.

Kovulduğu batıya seçim üzerinden geri gelmeyi seçince, Kürdlerden en az rejim kadar nefret eden siyasetin adaylarına oy vermek gibi şizofrenik bir durum ortaya çıksa da HDP’nin duruşu Türkiye siyaseti açısından önemli bir kazançtır. Ne var ki rejimin burnunu sürten bu taktiğin şimdi rejimce cezalandırılmasından ürkerim.

Tekrar kayyım kepazeliğine başvurmayacağını kim garanti edebilir? “Resmî” muhalefet böyle bir durumda asla HDP’nin yanında durmaz. Bugüne kadar yaptığı gibi…Buna da kazanç denirse…

Ve kendince ve yaşadığı gezegence kazanan reis de kaybetti. 2013’ten bu yana kazansa da kaybetmekte olan Erdoğan bu sefer okkalı bir darbe aldı. Ekonominin feci durumu ve dış ilişkilerdeki fiyaskolar istikbâlini belirleyecektir.

Bu şartlarda, kazanmaktan çok maalesef kaybetmek fiilinin anlam ifade ettiği çok sert bir döneme intikal etmiş bulunuyor memleket.