• 5.02.2019 00:00
  • (763)

 Geçenlerde, okunmayan kitaplar külliyesinde rejimin soytarılarının alkışları altında cereyan eden resmî sinema sansürü yasasının imza töreni vardı. Konuyla ilgili birkaç gözlem, zira verimli bir mevzuu.

2011 genel seçimlerinden itibaren AKP kurmayları “bir gün herkes AK Partili olacaktır” şiarını ortaya atmışlardı. Sanırım ilk Zafer Çağlayan’dı ve seçimden sonra “biz bütün halkımıza teşekkür ediyoruz. Bugün MHP’ye de CHP’ye de oy verenler bir gün AK Partili olacaklardır” dediydi.

Slogan yıllarca tepe tepe kullanıldı. “Derin” formüller ustası Ahmet Davutoğlu Başbakan olur olmaz Eylül 2014’te “Bizim için vatandaşlarımız siyaseten ikiye ayrılır: Bugün AK Parti’ye oy verenler, yarın verebilecek olanlar. AK Partililer ve potansiyel AK partililer. Üçüncü bir kadro, hasım yok” buyurmuştu.

O aralar AKP’nin çoktan iflas etmiş ideolojisine yeni kılıflar üretmekle meşgûl Etyen Mahçupyan bile Zaman Gazetesi’nde siyasetten ziyade toplumsal eğilim babında AKPlileşme topuna girmiş ve “sonuç, siyasette olan kutuplaşmanın tam tersi yönde giden bir toplumsal dinamiktir.

Ve AKP bu kesime hitap ediyor, onların nabzını tutuyor. Muhalefet ve onun aydınları ise idrakin eşiğinde bile değil… O zaman da bir gün herkes AKP’li olursa şaşırmamak lazım” diye yazmıştı.

7 Haziran ile 1 Kasım 2015 seçimleri arasında AKP’nin ve seçmeninin siyasetten anladıkları, kendileri gibi düşünmeyen nüfusun yarısını kendilerine benzetmek, olmadı yok saymak, olmadı yok etmek olduğu iyice faş oldu. Seçimle siyasî alternatif yaratılamayacağı da…

Geçen üç yıl zarfında ve bugün bulunduğumuz yerde AKP’nin veya rejimin herkesi AKP’li yapmaya çalışmasına gerek dahî kalmadı. İnsanlar kendiliklerinden boyunlarını uzatıyor artık. Varsılından yoksuluna, işverenden işçiye ve Kürd düşmanlığının kenetlediği dandik muhalefete kadar çok geniş bir kitle faşizme alışma peşinde.

Korku, ekmek parası, genetik ataerkillik, güçlü lider özlemi ve hayranlığı, birey olmamanın getirdiği uyuşukluk sonucunda ülke çapında salgın gibi yayılan gönüllü kullukla karşı karşıyayız.

Mahçupyan’ın 2014’te işaret ettiği AKPlileşme toplumsal bir dinamik artık, doğru, ama tamamen gayridemokratik yönde cereyan eden bir toplumsal dinamik.

Boyunlar gönüllü uzatılınca da reis her türlü hukukdışı, özgürlük düşmanı ve gayridemokratik kararı, yasayı konunun bizzat muhataplarına sahiplettiriyor. Misâlen soytarıların alkışladığı şu:

“Değerlendirme ve sınıflandırma sonucunda uygun bulunmayan filmler, ticarî dolaşıma veya gösterime sunulamaz”.

Nasıl da mükemmel bir tezgâh!

Türkiye’nin yeni normali hak aramak değil hak aramamak! Yakın zamana kadar dâhil olduğumuz Batı sisteminin norm, standart ve prensiplerini reddeden ve aksiyle ikame eden bir yeni normal.

Misâlen, taşı toprağı eski eser kaynayan Türkiye’de revaçta olan arkeoloji değil, daha geçenlerde piyasaya sürülen “Define” yani bilimsel talan dergisi!

Koşa koşa saraya giden erkek muhtar sürülerini hatırlarsınız; epeydir rejimin etrafında fır dönen saz ve kalem erbabını da. Rejimin kendi mahallesinden olmayan fikir ve sanat erbabına göz süzme çalışmaları yeni değil.

Yeni olan rejimin pek bir şey dayatmaya ihtiyacı kalmamış olması. Şu veya bu nedenden, toplumdaki farklı faaliyetlerin temsilcileri koşa koşa gidiyorlar artık reis ve şürekâsının ayağına.

Mevki ve para peşinde koşan, “mikroplarından arındırılmış Yeni Akademiye” bakın. Damadın deli saçması ekonomi programını pek beğenen Sabancı’yı hatırlayın. Ne diyor bugün Sabancı siosu Göçmen “2018’de ciddi badireler atlattık. Artık yeni bir Türkiye hikâyesiyle tekrar yola çıkma zamanı.

Türkiye’nin, üretimi kaldıraç olarak kullanan, teknolojinin olanaklarıyla daha çok katma değer üreten, bunu yaparken de verimliliği odağına alan bir anlayışla geleceğe bakması gerekiyor”.

Dört dörtlük distopya, kendisi de farkında ama “bizim holding itaatkâr ve ayakta kalmaya çalışıyor” demeye getiriyor. Alınan deli saçması kararlara iş dünyasından ses çıkaran oldu mu? Aksine eski muhalif TÜSİAD saray davetlerini ikiletmiyor.

İstanbul Büyükşehir CHP adayı İmamoğlu seçmeninden önce reisin hayır duasını almaya gitmedi mi? Daha enva-i çeşit kesimden sürüyle biat hikâyesi mevcut…

Ne ki Türkiye’de bir devir, muhtemelen ebediyen, kapandı. Her zaman güçlü ve her şeye gücü yeten devlet, reis ve etrafındaki CHP dâhil en geniş koalisyonla memleketi yönetiyor. Bu sistemde, adı başkanlık, cumhurbaşkanlığı ne derseniz deyin, bireye, yerele, sivile, merkezkaç olana, biat etmemiş hiçbir özel girişime artık yer yok.

Bu özgürlük düşmanı dünyayı hak etmeyen ve itiraz edenlerin alanı ise mendil kadar. Sinema sansüründe olduğu gibi biatçılar onların yerine kararlara kefil olmaktan çekinmiyor.

Türkiye tek parti dönemi dâhil hiçbir zaman bu kadar merkezden, tepeden zapt-u rapt altına alınmamıştı. Tek parti döneminde mütedeyyinler kamu alanı dışındaydılar ama biat etmemişlerdi.

Sisteme ayak uydurmayı reddeden, gönüllü biat etmeyen ya terk eder gider ya da sesini keser, kesmezse HDP’nin, KHK’lilerin, üniversite hocalarının ve bir avuç liberalin başına geldiği gibi olabilecek en barbar şekilde sistem dışına itilir.

***

Okunmayan kitaplar külliyesinin misafirlerinin bir özelliği daha vardı: ağırlıklı olarak güldürü dünyasından olmaları. Hani şu kitleleri zapt-u rapt altına almanın kadim formülü “ekmek ve sirk oyunları”, Latinceden “panem et circenses”. Kitlelere ekmek ve eğlence ver, onları kontrol etmek için yeterlidir.

Külliye heyetinin böyle bir işlevi olduğu açık. Ne var ki formülün diğer kefesindeki ekmek epey kıtlaştı. Mama bitti, mavrayla karın doyuracağınız.