• 15.01.2019 00:00
  • (788)

 Siyaset esnafı, Türkiye sanki demokratik hukuk devletiymiş, sanki âdil ve özgür bir seçim daha yapılacakmış gibi seçim “heyecanı” yaşıyor. Ama yaşatıyor mu orası belli değil.

Zira Türkiyeliler bu defa sandığa eskisi kadar rağbet etmeyecek gibi duruyor. Bütün kamuoyu yoklamalarından bu yönde veriler çıkıyormuş. Şaşıracak bir şey yok!

Haziran 2015’ten bu yana seçim sersemi olmuş vatandaş oy attığı üç genel seçim, bir referandum ve bir cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında oyunun beyhudeliğini görüyor artık.

Yazının başlığındaki Frankofon Kara Afrikalı diktatörlere atfedilen beyan Türkiye için aynen geçerli. Tayyip Erdoğan ve rejim seçimle gitmez!

Çünkü seçim kaybetmezler, çünkü seçim kaybetme lüksleri yoktur çünkü kaybederlerse Yüce Divanlık olurlar.

Bunlar totoloji değil, mantık oyunu değil, memleketin çıplak gerçeği. Herkesin bildiği, en azından hissettiği bu gerçeği telaffuz etmek de mücadelede pes etmek falan değil.

Zira bu bir seçim mücadelesi değil. Sonucu baştan belli bir düzmece, kocaman bir sahtekârlık.

Bir tarafta seçimlerin hepsini kazanmaya kilitlenmiş ve bu amaçla istisnasız her aracı meşru gören, korkudan gözünü iyice karartmış bir rejim var.

Diğer tarafta “mücadelecilerin” oy vermek durumunda oldukları ve rejimin dayattığı oyunlara güle oynaya katılmaktan rejimin payandası hâline gelmiş beyefendinin resmî muhalefeti var. Bu esnaf için vekil maaşı ve avantaları, belediye ihaleleri baldan tatlı.

Memleketin yegâne muhalefeti HDP’nin ise kolu kanadı kırık, Kürd illerinde belediye kazansa dahî rejimin gazabından kurtulamayacağı defalarca beyan edildi, uygulandı. Daha önce iki kez yazdığımı tekrar edeyim:

Ya muhalefetin kazandığı belediyelere kaynak aktarmayarak onlara havlu attıracak ya da kayyım atayacak reisleri. Gözümüzün içine baka baka söylemedi mi?

“Kazara HDP/DBP’li belediye başkanı seçmeye kalkmayın, atarım yerlerine yine kayyımları” demeye getirmedi mi?

Bütün partilere de kimi seçerlerse seçsinler belediye bütçelerinin bundan böyle tek karar vericisi Saray hükümetidir demedi mi?

Bu amaçla, geçen Ağustos’ta 17 sayılı ve “Tek Hazine Kurumlar Hesabı Kapsamına Alınacak Kamu İdareleri ve Hesapların Belirlenmesi Hakkında Karar” başlıklı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle genel bütçe dışında kalan neredeyse bütün idarî kurum ve kuruluşların bütçeleri damadın Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlandı.

Şu demek: Belediyeler önceden harcama izni isteyecek, izni alabilirlerse, mesela işçi maaşlarını ancak o zaman ödeyebilecekler. Muhalif parti belediyelerinin nasıl tuzağa düşürüldüklerini fark ediyor musunuz?

Zaten AKP 2002’den itibaren genel bütçeden belediye ve il özel idarelerine aktarılan payı yüzde 15’ten yüzde 10’a düşürerek belediyelerin icraatını dolaylı olarak merkezîleştirmişti. Yani belediyeleri iyice merkeze mecbur ve medyun kılmıştı. Şimdi son darbeyi vurdu.

Yine harıl harıl seçim mühendisliği yapan muhalefete şu soruları sormak gerek: Bütçesi tamamen rejimin kontrolünde olan belediye olur mu?

Bunun, oyunu rejimin belirlediği kurallara göre oynamak ve baştan kaybetmek anlamına geldiğini görmek bu kadar mı zor?

Bir belediye kapıp varlıklarını idame ettirme peşinde olan muhalif siyaset esnafı o rant kapısının lağvedildiğini ne zaman idrak edecek?

Seçim yoluyla siyasî alternatif yaratma olanağı 7 Haziran 2015’te rejim ve devlet tarafından sona erdirildi. 1 Nisan 2019’da başlayacak dört yıllık seçimsiz dönemin, faşizmin konsolide edileceği dönem olması kuvvetle muhtemel.

“Sandıkta kıran kıran mücadele” masalının silâhşorları 31 Mart sonrasında nasıl muhalefet edecek pek merak ediyorum.
                                                                  ***

Seçim kurumu Türkiye siyasetinde Tayyip Erdoğan idaresi ve iradesiyle bambaşka bir anlam taşımaya başladı. Seçim, bir yanda içerde ve dışarıya karşı “normallik” algısını diri tutarken diğer yanda rejimin yegâne meşruiyet kaynağı oldu.

Bütün siyaset, “aziz millet” “benim milletim” “benim dindar kardeşim” lakırdılarıyla, rejimin her şeyi araçlaştırarak elde ettiği çoğunluk oylarının üzerine bina edildi.

O yüzden seçim Tayyip Erdoğan için olmazsa olmazdır. Ama muhalefet için değil. Çünkü, özellikle 2015’ten bu yana seçimler Erdoğan’ın kaybetmemek üzere kurduğu oyunlardır. HDP dışında ciddî ve güvenilir bir muhalefetin de olmaması oyunu iyice kolaylaştırmıştır.

Sıkça öne sürüldüğü gibi, Erdoğan’ın seçimini boykot etmek meşruiyeti zat-ı şahanelerine altın tepside armağan etmek değildir. Bugüne kadar 2010 referandumu dışında- ki o da BDP ile sınırlıydı, hiç denenmemiş olan boykot için “Erdoğan’ın umuru olmaz” demek doğru değildir.

Düşük katılımlı ve boykot edilmiş bir seçim, hele katılım yüzde 50’nin altında kalırsa Erdoğan’ın tepe tepe kullandığı, bütün icraatını dayandırdığı “çoğunluk iradesi” meşrutiyetini ayağının altından çeker alır. Meşruiyet krizi, hele yerel seçimde tek tek adaylar üzerinden faş olacağı için, iyice belirginleşir.

Geçen Mayıs’ta Venezuela başkanlık seçimini boykot eden anamuhalefet katılımın yüzde 46’da kalmasını sağlamıştı. Erdoğan’ın ahbabı Maduro seçimi cebren ve hileyle kazanmasına rağmen, ülkesinde, Güney Amerika’da ve Batı’da seçimden sonra gayrimeşru ilan edildi. Bakalım ne kadar dayanacak.

Tabii bunlar bizde olmayacak, beyefendinin muhalefeti koşa koşa oy vermeye gidecek, daracık siyaset meydanında küçük vasallıklar edinmeye çalışacak, rejim o vasallıkları elinden alana kadar.

Hukukdışı bir siyasî sistemle seçim dâhil hep hukuk yoluyla mücadele etmeye çabalayıp hep kaybetmekten hiç ders çıkarmamak tesadüf değil. Bu, çaresizlik, çapsızlıktan öte Türkiye muhalefetinin devlet ve rejime boyun eğmişliğinin resmidir.

Ne ki son tahlilde olan o muhalefete değil onlara oy vermek durumundaki vatandaşa oluyor. Bakalım halk yıllardır süren bu ahlâksız vekâlet gaspına bu sefer nasıl tepki verecek.