• 25.10.2018 00:00
  • (625)

 16. yüzyıl tarihçileri II. Selim’in Ortadoğu fütuhâtı ve halifeliği devralması sonrasında imparatorluğun Hıristiyan-Müslüman dengesinin, ilki aleyhine kökten değişime uğradığını belirtir. Bu eğilim 17. yüzyıl sonunda, yoğun Hıristiyan nüfus barındıran Balkanlara doğru ilerlemenin durdurulması ve Macaristan’ın geri verilmesiyle pekişir.

19.yüzyılla birlikte Yunan bağımsızlığından itibaren art arda gelen bağımsızlıklar, 1912-13’de Balkan Harbi sonrasında Batı sınırını bugünkü sınıra kadar getirir.

Ulus devletleşme, Balkanların Müslüman nüfusunu Anadolu’ya göçmek, keza Kafkaslardaki Rus baskısı ve şiddeti de o toprakların Müslüman nüfusunun hatırı sayılır bölümünü Anadolu’ya intikal etmek zorunda bırakır.

Düzen, denge iyice bozulur ama bu zorla türdeşleştirme/tektipleştirme değildir daha. Osmanlı, Frenk ve İngiliz muadillerinden farklı olarak din, dil, ırk farklarına müdahale etmez. Ama 19. yüzyıl sonu son demleridir.

1915 Ermeni Soykırımı’nda, 1912 Balkan Harbi kayıplarıyla radikalleşen Balkanlı Müslümanların ve Kafkasya’dan göçmek zorunda kalan Müslümanların rolü az buz değildir. Bir yandan yeni vatana yaranma, diğer yandan hani şu “madem öyle işte böyle” diyerek kılıç kuşanan millî duruş…

Osmanlıdan neşet eden son ulus olan ‘Türk ulusu’ bu temeller üzerine yoktan var edilirken mayası, çimentosu, ortak böleni ister istemez İslâm dini olur. Zira başka bir ortaklık yoktur ortalıkta.

Gayrimüslimler bu nevzuhur türdeş ulusun otomatik olarak haricinde kalırlar. Soykırımlar, pogromlar, zorunlu mübadele ve dinî/kültürel varlıkların (kiliseler, manastırlar, okullar, mezarlıklar, belde adları) yok edilmesi sonucunda ‘dinî temizlik’ kemâle erer.

Rakamla anlatacak olursak 1923’te 13 milyon kalmış olan Anadolu nüfusu ondan 10 yıl önce 16 milyondur. Aradaki 3 milyon fark topluca katledilen ve/veya kovulan Gayrimüslimlerden oluşur.

Bugünkü Türkiye büyücek komşu ülkelerle karşılaştırıldığında nüfusu en homojen Müslüman bölge ülkesidir. Başkan’ın ‘tek din’ dediği markadan!

Diğer taraftan, türdeşleşme ile içeride kalanların demografik mühendisliği el ele yürür. Osmanlının ve bütün imparatorlukların asırlardır uyguladığı zorunlu iskân, 19. yüzyıl ortasından itibaren ağırlıklı olarak Kürdleri ve göçerleri hedef alır.

1923’e gelindiğinde nispeten ‘idare edilebilir’ bir ulus devlet vardır. Bakiye ‘baş ağrıları’ Kürd isyanları ve esas Dersim kanda boğulur. 40’ların başında ufak tefek sosyalist çatlak sesler dışında, tekli özellikleri barındıran kenetlenmiş, sınıfsız bir ulus vardır artık.

Bu çok kanlı destanın yeni ve son aşamasındayız bugün. Siyasî İslâm, reisi ve muazzam kitlesiyle her çeşit farklıya cihad ilân etmişçesine çalışıyor. Reis model mühendisliğin tek parti dönemindeki ve ondan önce ulus icadı dönemindeki uygulamalardan farkı, tam da bu kitle desteği. Nüfusun en az yarısı türdeşleştirilmeye can atıyor.

Son beş yılın uygulamaları, Türkiye’nin sadece Başkan’ın tanımladığı Sünnî Türk kimlikle yeniden icat edilmesine, bu kimlikle uyuşmayan kim varsa kamusal alandan, gerektiğinde vatan sathından sökülüp atılmasına çalışıyor.

Alevîler, ‘kötü’ Kürdler, aydınlar, bilim insanları, köleliği reddeden işçiler, gazetecilik yapan gazeteciler, doğa savunucuları, kültür savunucuları, rejimin kadın tarifine uymayan kadınlar, hak hukuk adalet arayanlar, farklı cinsel eğilimliler, kulluk etmeyen Sünnîler, kamuoyuna mal olmuş Cumartesi Anneleri, KHK’lılar, BAK’çılar…

Tüm bu vatandaşlar türdeş, tek, homojen Yeni Türkiye’nin yabanları. Rejimin işi elbet kolay değil ama çabalarını ve esas aldığı halk desteğini küçümsememek gerekiyor.

Rejim ilkin, kamusal alanda ‘kötü Türk’ kitleyi sistemli şekilde ikame ediyor. ‘Kötüler’ tecrit ve tehcir edildikten sonra yerlerine ‘iyiler”’ atanıyor. Konuya vakıf olsa da olmasa da!

İkincisi rejim, total zapt-u rapt altına almaya çalıştığı Kürd illerinde derinlemesine bir mühendisliğe soyunmuş durumda. Yerle bir ettiği yerleşimleri türlü yollarla sadık Kürdlere ve iskân ettiği Suriyelilere tahsis ediyor. Mutenalaştırma, kamulaştırma, mülkiyet gaspı marifetiyle Kürd illerinde nüfus mühendisliği yapıyor.

Üçüncüsü, Suriyeli mülteciler rejimin işlevli hale getirdiği bir kitle. Memleketlerine dönme seçenekleri pek olmayan, şimdiden yüzbinlerle ifade edilen Türkiye doğumlu sayısının hızla arttığı bu kitle tipik bir gönüllü asimilasyon süjesi.

Tıpkı 19. yüzyılda vatanlarından edilen Balkanlı ve Kafkaslı Müslümanlar gibi yeni vatanda mecburen itaatkâr 3.5 milyondan fazla Sünni Suriyeli mülteci, Sünni homojenleştirmede önemli yer tutacak.

Üstelik İdlib’den er veya geç gelecek olan cihatçı birliklerle bir nevî Teşkilât-ı Mahsusa’ya bile sahip olacak rejim.

Provaları Reyhanlı, Diyarbekir HDP mitingi, Suruç, Ankara Gar, Sultanahmet, Ankara Devlet Mahallesi, Antep düğünü, Beyoğlu, Dolmabahçe Stad ve Reina’dır.

Dördüncüsü, rejimin Arab memleketleriyle yürüttüğü enva-i çeşit akçalı faaliyet bağlamında emlâk alarak Türkiye’ye yerleşenler Yeni Türkiye’nin yerlileri olacaklar.

Beşincisi ve belki en vahimi ileriye dönük olarak mektep, Diyanet, kışla tornalarından çıkan tektip nesiller geliyor gümbür gümbür.

Mâlum tektipleştirme, türdeşleştirme, homojenleştirme totaliter ülkeler ve idarelerle birlikte anılır.