Filozof Marc Nichanian “Perversion Historiographique” (Tarihyazımı Sapkınlığı) adlı temel eserinin sonunda şunu der:

“Katil başından beri, hatta başlangıçtan bile önce burada, yüzü bana dönük diyor ki: “Kanıtla! Kanıtla (cinayeti) öyleyse becerebilirsen!” Ve ben, doksan yıldır, ayağa kalktım ve kanıtladım. Doksan yıl boyunca, olgu kanıtlanmış, gereğinden fazla kanıtlanmış, ama ayağa kalkmaya devam ediyorum; hep kanıtlıyorum, kendimle, tanıklığımla. (…)

Doksan yıl boyunca, kanıtlayarak, tanıklığa kanıt işlevi gördürerek katilin çağrısına ve emrine cevap veriyorum. En başından beri istediği şey tam da buydu, değil mi?”

Söz konusu soykırımsa, mezarın olmadığı yerde kanıt gerekir. Ve kanıtın yokedilmesi soykırımın fıtratında olduğu ölçüde bu planlı katliam, sadece yaşamı öldürmek değil, ölümü de öldürmektir. “Ermeniler bu memlekette öldüklerini kanıtlama uğraşı içindedirler hep” sözünün ardında bu total inkâr var.

Kanıtın yokedilmesi canavarca eylemleri “yokeylemlere” dönüştürür. Soykırım bir anlamda arşivin imhasıdır. Tarih yazımının sapkınlığından beslenir.

Kadimdir bu toprakların katliam geleneği. Keza mezarsız yani kanıtsız ölüler diyarıdır buralar. Öyle ki soykırımda kırılmamış olan Ermeninin, kovulmuş Rumun mezarlığı bile ortadan kaldırılmıştır. Bir zamanlar var oldukları bilinmesin…

Barzan Şerifhanoğlu anlatıyor:

“Bitliste’ki dört Ermeni mezarlığından üçünün üstünde bugün çeşitli kurumların binaları yükselir. İnönü Mahallesi’ndeki mezarlığın üzerinde Halk Eğitim Merkezi bulunurken, mezarlığa yakın bir yerde bulunan kilise uzun yıllar cezaevi olarak kullanıldıktan sonra yıkılarak yerine Dideban İlköğretim Okulu kurulmuş. Sapkor Mahallesi’nde bulunan Ermeni Mezarlığı da tamamen tahrip edilerek, üzerinde Bitlis İmam Hatip Lisesi inşa edilmiş.”

Yüzlerce örnekten biri…

Yakın zamanların ölümü öldürme ustası Adolf Hitler’dir. 1941’de “Nacht und Nebel” ("Gece ve Sis") kararnamesini çıkartır. Kararname, istenmeyenleri iz bırakmadan ortadan kaldırmayı amaçlayan terör stratejisinin mükemmel bir ifşasıdır. Ortadan kaldırılanların yakınları ise “belki sağdır hâlâ” duygusunu yitirme korkusuyla isyan etmeye cesaret edemezler. Zaten kim ağzını açabilirdi ki?

Daha yakın zamanda Latin Amerika ve Türkiye öne çıkıyor. Latin Amerika'da zorla kaybetme sadece diktatörlüklere mahsus değil gayet yaygın olarak kullanıldı ve kullanılıyor. 1979'da 30.000 mertebesinde kayıptan sorumlu Arjantin Cuntasının başı General Videla’nın kıvançla “kayıp, kayıp olduğu sürece, orada olmadığı ölçüde herhangi bir hukukî prosedürün öznesi olamaz” dediği söylenir.

Nitekim kayıp ne ölüdür ne de canlı.

Meksika için 2013’te açıklanan resmî rakam, Başkan Calderón'un (2006-2012) görev süresinde 26.121 kayıp. Sonraki Başkan Peña Nieto yönetimi, son on yılda ortadan kaybolan 32.000 mertebesinde Meksika vatandaşı olduğunu itiraf ediyor. Mesela 2014’te ortadan yok olan kırk üç öğrenci dünyadan silindi gitti.

Latin Amerika’da altın, demir, petrol ve kayagazı madenciliğine karşı çıkanlar da kaybedilme riskiyle karşı karşıya. Madeni engelleyenler, gözdikilen toprakları işleyen köylüler, tesadüfen orada olanlar, neler olduğunu bilen gazeteciler kayboluveriyor.

Cumhuriyet Türkiyesinde 1948’de Sabahattin Ali’den bu yana onbinlerle ifade edilen kayıp söz konusu.

Kamuoyunda faili meçhul cinayetler için 17.000 rakamı telaffuz edilir. Bunlar arasında Hakikat Adalet Hafıza Merkezi verilerine göre zorla kaybedildiği tespit edilen ve 700 haftalık oturma eyleminin öznesi olan 1352 vatandaş var.

Yurtdışında, Kıbrıs’ın işgâli sırasında kaybedilen bin civarında Kıbrıslı Rum’un akıbetinden de sorumlu tutulur Ankara.

Dünyada insanları zorla kaybedenlere karşı örgütlü mücadelenin başladığı yer Latin Amerika’dır. Arjantin’deki “Mayıs Meydanı Anneleri” mücadelesi birçok ülkeye örnek oldu.

1976-1983 cunta döneminde onbinlerce kayıbın annelerinin direnişi daha 1977’de başladı. 25 yıl boyunca her perşembe Buenos Aires’teki meşhur meydanda barışçıl şekilde toplandılar. Cunta çöktükten sonra da mücadelelerine devam ettiler ve cuntacıların yargılanmalarını sağladılar.

Latin Amerika ve Arjantinli kayıp annelerinin mücadelesinin, sorunun uluslararası zeminde görünürlük kazanmasını sağladığı açıktır. Bugün hükümetlerarası planda sorunun ele alındığı iki mecra mevcut.

İlki 2010 yılında yürürlüğe giren “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme” ile bu sözleşmenin BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği uhdesinde bir nevî takibini yapan “BM Zorla ya da İrade dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu” (UNWGEID). Bir üçüncü mecra farkındalık yaratmak için ilân edilen 30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü.

Zorla kaybetme şampiyonlarından Türkiye tabii ki BM Sözleşmesine taraf değil. 30 Ağustos Dünya Kayıplar Günü’nün nasıl idrak edildiğini ise Cumartesi Annelerine tam o hafta gelen yasakla gördük.

İnsan Hakları Yüksek Komiserliği bünyesindeki Çalışma Grubu ise ilk ve son misyonunu son koalisyon hükümeti esnasında gerçekleştirdi. AKP hükümetleri gelen talepleri savuşturmuş demek bu. 20-26 Eylül 1998’de gerçekleşen ziyaretin raporundaki gözlemler yirmi yıl sonra hâlâ geçerli.

Sivil dünyada oldukça ses getiren “Zorla Kaybedilmelere Karşı Uluslararası Koalisyon” ICAED’in kuruluşu da Mayıs Meydanı Anneleri ile bağlantılı. Diğer hak savunucu stklar bu sorunu gündemde tutmakta olabildiğince aktif.

Rejimin Cumartesi Annelerinin barışçıl itiraz ve hak arayışlarına cevap vermeyeceği gibi daha fazla müsamaha göstermeyeceği de şaşırtıcı değil.

Yapısal olarak devlet geleneğinde hesap vermek yoktur. Kayıpların kaybedilmesi tesadüf değildir hiçbir zaman; kayıplar kanıtsız, dolayısıyla sorumsuzluk sağlayan ölülerdir.

Konjonktürel olarak müsamaha göstermesi de artık mümkün değil, zira rejimin karşısındaki en etkili ve tehlikeli itiraz, barışçıl sivil itaatsizlik.

Cumartesi Anneleri bu bakımdan emsal oluşturabilirdi.

Bitirildi.