• 29.08.2018 00:00
  • (888)

 Gidişat yeni değil, milâdı muhtemelen 2013, ama endişenin dozu giderek arttı. Ve başkanlık dayatmasıyla eşzamanlı olarak endişeye alay da eklendi.

Oysa yüzyılın ilk 10 yılındaki Türkiye’yi hatırlayın. Bölgenin, dünyanın yükselen yıldızı…

Müstakbel AB üyesi, makroekonomik dengeleri tutturmuş sağlam ekonomik altyapı, ciddî yabancı yatırım sermayesi girişi, patlayan turizm, dünya üzerinde hem resmî hem sivil diplomasi mecralarında görünürlük, Balkanlardan Kafkasya’ya Rusya’dan Afrika’ya ve elbet Ortadoğu’da ne dediği merak edilen ülke, komşulara uzatılan barış eli, halkta görülmemiş bir özgüven duygusu, geleceği her bakımdan parlak bir outsider…

Üyelik perspektifi dolayısıyla başta AB ülkelerinde, genelde Batı’da, Ortadoğu’da ve dünyanın her yerinde merak konusu olan Türkiye… Batı’da “hem Müslüman hem demokrat bir ülke de olabilir miymiş” sorunsalı… Doğu’da “bize benzeyen bir ülke AB ve Batı ile eşit bir ilişki kurabilirmiş demek ki” sorunsalı… Merakla bağlantılı, art arda kurulan Türkiye araştırmaları, kürsüleri, çalışmaları, merkezleri… Sayısız toplantı, konferans, seminer, doktora tezi, kitap, makale…

Bütün bunlar gökten zenbille inmediydi.

1983’te memleketin dışlanmış iki ana unsuru Sünnî Müslümanlar ve Kürtlerin kamusal siyaset alanına farklı mecralarla da olsa avdet etmeleriyle başlayan dönemin meyveleriydi bu olanlar. Bu süreçte birey ve toplum hayatının her yönünü kapsayan ve sistemin ihtiyacı olan ciddî ve dönüştürücü kurumsal reformlar ilk defa 2000’lerin başındaki koalisyon hükümetinin çalışmalarıyla uygulamaya kondu.

“Derviş reformları” olarak kayda geçen çalışmalar özellikle, 1994, 1999, 2001 ekonomik krizleri sonucunda tamamen altüst olan makroekonomik dengeleri yeniden sağlamakta işlevsel oldular. Bu, sıradan bir düzeltme değildi.

Kurumların, özerklik, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri temelinde düzenleyici işlevlerini yasallaştırarak güvence altına alıyor ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa çağdaş bir yönetim zihniyetinin önünü açıyordu. Çaba, yeniden başlamış bulunan AB üyelik sürecinin ivmesiyle katlanarak büyüdü, ekonominin çok ötesine geçti. Yatay ve dikey denge/denetleme mekanizmalarını geliştirerek sistemi baştan aşağıya dönüştürmeye başladı. Eski Türkiye’den miras kurumlar yerlerinden oynatıldı. Ezberlerin tümü bozuldu.

Birinci AKP hükümeti, muhalefetin de desteğiyle AB ve İMF anlaşmalarına sadık kalarak Türkiye köhnemiş mevzuatını çağdaş normlara uyumlandırdı ve yeni mevzuatın büyük bölümünü uygulamaya başladı. Sözkonusu ilke, norm ve standartlar görülmemiş bir idarî, hukukî ve toplumsal dönemin başlamasına önayak oldular.

Yapılan reformlar sayesinde AB ile üyelik müzakerelerine 2005’te başlandı. Ne var ki hemen akabinde reformlar durdu, kazanımlar ileri aşamaya taşınmadılar. Aksine birer birer geri alınmaya başlandılar. 2001’den itibaren doğru istikamette dönüşmeye başlayan temel devlet kurumları Adliye, Askeriye, Hariciye, İlmiye, Maliye ve Mülkiye giderek itibarsızlaştırıldılar, kurumsal hafızaları boşaltıldı ve yavaş yavaş kurum olmaktan çıktılar.

Anayasa yazım çalışmasının akamete uğratılmasıyla kurumların demokratik dönüşüm olasılığı tamamen rafa kalktı. Buna koşut olarak iktidarın tasarrufları ve görülmemiş çapta yolsuzluk iddiaları sonucunda kurumlar, işlev ve işleyişlerinde iktidar sahibine doğrudan biat eder oldular. İktidarla devlet bütünleşti. Resmî ve hukukî rejim değişikliğinden de önce reis fiilen devlet oldu.

Sade iktidar değil bütün Türkiye bu duraklama döneminde hep önceki dönemin başarılarından, yani cepten yedi. Tıpkı dış politikada 1945’ten beri coğrafî konumunun rantıyla idare ettiği gibi. Ve artık deniz her bakımdan bitti.

Bayram rehaveti sonrası memleketin önünde uçsuz bucaksız bir çöl uzanıyor.

ABD’li Protestan rahip salıverilse dahî ülkenin halk destekli totaliter işleyişi, enerjisini tüketen Kürt meselesi, dikiş tutmaz sakat ekonomisi, çökmüş kurumları, berbat dış ilişkileri, her canlıyı hedef alan tahribat kültürü toparlanmanın öngörülebilir gelecekte mümkün olmadığını açıkça gösteriyor.

Sorunsal bu kadar barizken rejimiyle, muhalefetiyle, nevzuhur strateji uzmanlarıyla, devşirme iş takipçileriyle kadim sorunların kökünü sorgulayan ciddî hiçbir çaba yok ortada. Aksine ham hayaller, sihirli değnekler, siyasî mucizeler, jeostratejik vazgeçilmezliklerle gün geçiriliyor. Ekonomi ile dış politikadan güncel örneklerle anlatalım.

Medyada, ABD ile “papaz olan” Türkiye’nin AB’ye yaklaştığı, AB’nin de buna yeşil ışık yaktığı yönünde bir dolu hurafe dolaşıyor. Bir kere Türkiye’nin ABD ile ters düşmesi Brunson ile sınırlı değil; Halk Bankası, YPG desteği, Fethullah Gülen, S-400, Rusya medyumluğu esas meseleler.

AB’nin ilâve İran yaptırımları konusunda ABD ile ters düştüğü açık ancak bu Türkiye’nin avukatlığını üstleneceği anlamına gelmiyor. Kaldı ki AB’nin Türkiye’nin içine düştüğü ekonomik kriz için parmağını oynatmayacağı en yetkili ağızlardan ilân edildi.

AB olsun ABD olsun Batılılar için Türkiye 1945’ten bu yana dâhil olduğu ittifaktan hızla uzaklaşan bir ülke konumunda epeydir.  Avrupa’nın ABD’den farkı kıtanın güvenliği ve ekonomik çıkarlarda yatıyor. Avrupa için, krize girmiş bir Türkiye, potansiyel Suriyeli ve Türkiyeli göçü demek olan bir güvenlik meselesi. Keza Rusya ile stratejik ortak olduğunu ilân eden Ankara kıtanın güvenlik çıkarlarıyla çatışıyor. Üçüncü mesele de Türkiye’de para kazanan Avrupalı şirketlerin geleceği.

Diğer güncel konu, ilk amaçları ne olursa olsun bugün talancı bir katil sürüsüne dönüşmüş cihatçıların hâmisi Ankara’nın İdlib’de, yıllardır söylendiği ve beklendiği gibi, sıfırı tüketmiş olması.

Aymazlık Rusya’ya taviz vererek bu katil sürüsünün bir biçimde affedilebileceğini düşünmekti. Bugün bıçak kemiğe dayandı ve Akar ile Fidan Moskova’da yalvar yakar zaman kazanma turlarında. Ne ki Suriye Kürtleriyle de anlaşma yolunda olduğu anlaşılan Esad rejiminin İdlib’e müsamaha göstermesini, keza Rusya’nın İdlib cebindeki kendi vatandaşı cihatçılara müsamaha göstermesini beklemek ölümcül cehaletten başka bir şey değildir.

Medyada krizlere çare olarak niyet okuma uzmanları türedi. Bunlar hep vardı ama şimdi rejimle bir ağızdan ve bin dereden su getirerek “ABD olmuyor AB verelim”, “AB olmuyor Rusya verelim”, “Hiçbiri olmuyor Çin, Katar verelim” yollu krizden çıkış hayalleri üretiyorlar.

Oysa Türkiye küme düştü, haberleri yok. Artık dünyanın taşrası hatta mezrası. Dünyadaki Türkiye merakı, araştırma hevesi çoktan bitti. Merak yerini endişe ve alaya bıraktı. Şimdi “bize ne zaman, ne kadar zarar verir”, bunun hesabı yapılıyor. 

Başarı öyküsünden beceriksizlik şampiyonluğuna, değerli ortaklıklardan değersiz yalnızlıklara, çözümlerin ortağından sorunların nedenine dönüşmüş bir diyar burası.

Peki, bu sürdürebilir mi? Sürdürülebilir, tıpkı Venezuela gibi. Giderek değersizleşerek, zayıflayarak, daha çok tükenerek, daha çok çürüyerek, paryalaşarak…   

Çok yazık oldu.