Geçenlerde Ordu’da insan eliyle becerilmiş sel felâketi yaşandı. İlk değil, son da değil, dengesiz, denetsiz icraat daha ne zararlar verecek. Ordu’nun Ünye ilçesi en çok zarar gören yerdi. Erdoğan’ın seçim sonuçlarına baktım; Ordu’da oyların yüzde 65,1’ini, Ünye’de 72,7’sini almış. Şaşırtıcı mı? Hayır. Soma madeni felâketi sonrasında da benzer sonuçlar çıkmıştı. Soma faciasının dolaylı sorumlusu olan rejimin reisine Soma son seçimde oyunun yüzde 57’sini vermiş. Binlerce örneği vardır bu tavrın.

Pek çoğumuz vatandaşın bu tavrını anlamakta zorlanır. En sinikler “kendi düşen ağlamaz” der kapatır konuyu. Ne var ki bu tavrın memleketi getirdiği yer tüyler ürpertici.

Akılcı bir açıklama yapmak kolay değil. “Kendi düşen ağlamaz” hükmünün ardında budalalık vurgusu var. Çok da yanlış değil. Nitekim rejimin ülke hayatını allak bullak eden icraatından zarar gördüğü kadar nemalanan, “gittiği yere kadar gider” hedonizmiyle yaşayan devasa ve gafil bir “müşteri” kitlesi var. Ordu’daki felâkete davetiye çıkaran yanlış altyapının inşaatından nemalanmış olan binlerce Ordulu yok mudur? Müteahhiti, tedarikçisi, işçisiyle güle oynaya kazanmamışlar mıdır paraları…

Peki, bu budalalığın -ki sadece bu memlekete mahsus da değil, burada daha yaygın o kadar- ardında başka bir maraz yok mudur? Biat, kör itaat, sadakat, kulluk insan davranışında sık görülen tavırlar. Ülkesine göre totaliter siyasî kültürlerle harmanlanınca korkunç sonuçlara gebe bir maraz bu.

Etienne de la Boétie’nin (1530-1563) Fransız Protestanlarını inim inim inleten Katolik Fransa kralı II. Henri’nin tasarruflarına karşı kaleme aldığı ünlü nutkundan bir alıntı yapalım.    

“Tiranlar ne kadar çok yağmalarlar, iştahları ne kadar çok açılırsa, ne kadar çok yakıp yıkarlarsa insanlar onlara o kadar çok boyun eğip, itaat eder ve bu böyle oldukça, onlar da daha güçlü, daha aşılmaz, yok etmeye ve yıkmaya daha çok istekli hale gelirler. Ama kimse onlara boyun eğmezse, şiddet olmaksızın, sadece itaat edilmezlerse, çıplak ve perişan bir hale gelip bir hiçe dönüşürler; nitekim kök beslenmediğinde dal kuruyup ölecektir…

Yoksul, perişan ve akılsız halklar, uluslar, kendi bedbahtlığınızı tayin eden, kendi hayrınıza olanı görmemekte direnen sizlersiniz! Kendi gözlerinizin önünde gelirinizin en iyi kısmından mahrum bırakılıyorsunuz; tarlalarınız yağmalanıyor, evleriniz soyuluyor, ailenizden yadigâr kalanlar alınıp götürülüyor, öyle bir hayat sürüyorsunuz ki kendinizin olduğunu iddia edebileceğiniz bir tek şeyiniz yok; görünen o ki, malınız mülkünüz, aileniz ve bizzat hayatınız size ödünç verildiği için şanslı olduğunuzu düşünüyorsunuz. Bütün bu zarar ziyanı, bu bedbahtlığı, bu yıkımı üzerinize salan yabancı düşmanlar değil, bir tek düşman, sizin sayenizde o kadar güçlü olan, O’nun (II. Henri) için kahramanca savaşmaya gittiğiniz, O’nun azameti için kendi canınızı ölüme atmayı reddetmediğiniz. Üzerinizde bu yolla tahakküm kuran bu düşman iki göze, sadece iki ele, sadece bir vücuda sahip, şehirlerinizde yaşayan sayısız insan içinden en önemsizinin sahip olduğundan daha çoğuna değil, sizi yıkması için O’na bağışladığınız güçten daha fazlasına sahip değil gerçekten de.

Eğer siz kendiniz vermiyorsanız, sizi gözetlemeye yetecek kadar gözü nereden buldu? Eğer sizden ödünç almıyorsa onları, size vurmak için nasıl o kadar kolu olabilir? Nereden buluyor şehirlerinizi ezip geçen ayakları, onlar sizin kendi ayaklarınız değilse eğer? Sizin üzerinizde nasıl bir güce sahip olur, sizin vasıtanızla gelen güç haricinde? Size saldırmaya nasıl cüret edecekti, siz O’na hiç destek vermeseydiniz eğer? Ne yapabilirdi size, sizi yağmalayan bu hırsıza siz kendiniz göz yummuş olmasaydınız, sizi öldüren katilin suç ortakları olmasaydınız, siz kendiniz olmasaydınız kendinize ihanet edenler?

O yağmalayabilsin diye ekininizi ekiyorsunuz, ona talan edeceği mallar vermek için evinizi kurup döşüyorsunuz. Kızlarınızı O’nun şehvetini tatmin etsin diye yetiştiriyorsunuz. Bildiği en büyük ayrıcalığı belki onlara bağışlar diye büyütüyorsunuz çocuklarınızı – O’nun savaşlarına sürülmeleri, mezbahaya götürülmeleri, O’nun hırsının kölesi, O’nun intikamının aracı olmaları için. O keyfine baksın ve iğrenç zevkleri içinde kendini sefahate versin diye bedenlerinizi ağır işlere teslim ediyorsunuz; O’nu sizi frenleyecek kadar güçlü ve zorlu kılmak için kendinizi zayıf düşürüyorsunuz.

Ortalıktaki en kaba saba insanın bile katlanmayacağı tüm bu hakaretlerden kurtarabilirsiniz kendinizi. Denerseniz eğer, eyleme geçerek değil, sadece özgür olmayı isteyerek denemelisiniz. Artık hizmet etmemeye karar verdiğinizde hemen azad olacaksınız. Ellerinizi tiranın üstüne koyup O’nu devirmeniz değil sizden istediğim, O’nu artık desteklememeniz sadece. O vakit, O’nu seyreden siz olacaksınız, tabanı kopmuş, kendi ağırlığından düşüp parçalara ayrılmış azametli bir heykel gibi.”

Etienne de la Boétie Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, İmge, Ankara, 1995

Türkiye epeyidir 16. yüzyıl ortasından gelen bu saptamalarla örtüşüyor, de la Boétie’nin özgürlük çağrısıyla değil… Geçenlerde sözünü ettiğim biat kültürü ile itiraz kültürü çekişmesinde ilki fena hâlde ağır basıyor.