• 21.07.2018 00:00
  • (972)

 Ezberleri mâlum: Devlet küçültülmelidir, bürokrasi özünde fena bir şeydir, kararların mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde atanmış değil seçilmiş dar bir kadro tarafından alınması en iyi yönetim biçimidir.

1980’lerde Thatcher/Reagan neoliberalizminin deregülasyonun alaturka kopyası. Yeni bir şey değil.

Ne var ki Anglosakson dünyada uygulanabilen her şey alaturka dünyada kolayca kopyalanabilir diye bir kural yok. Kaldı ki Anglosakson dünyanın devlet küçültme operasyonlarının başarısı toplum ve yurttaş güvenliği açısından tartışılır.

Üçüncüsü de bu coğrafyanın kadim geleneklerinin başında devlet ve bürokrasisi gelir. Maharet bunları yok etmek veya asgarîye indirmek değil merkezi ademi merkezileştirme, karar mekanizmalarını olabildiğince tabana yaymak, hâsılı kelâm iktidarı paylaşabilmektir. Rejimin böyle bir niyeti, fıtratı, vizyonu olmadığı açık elbet. Onların iktidarlarını külliyen tek elde toplamaktan başka bir vizyonları yok.

Hatırlayalım, Erdoğan başbakanken “davul bizim boynumuzda, tokmak onların elinde” diyerek yarı özerk kurumları diline dolamıştı. Nihayetinde Ağustos 2011’de, düzenleyici ve denetleyici on kurumun göreceli özerkliğine son verildiydi.

Bu 10 kurum Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Telekomünikasyon Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu, Şeker Kurumu, Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu idi. Zaman içinde görece özerkliğini kaybederek rejimin tam kontrolü altına giren bir diğer iktisadî kurumu Merkez Bankası’dır.

Bugün artık, bırakın özerk kurumları, merkez teşkilâtının tamamı Saray ve reisten oluşan iktidar mihraklarına bağlanıyor. Son KHK’lar ve şimdi art arda gelen nevzuhur Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri (CK) vasıtasıyla bürokrasi da hiçbir görece takdir hakkı kalmayacak şekilde kullaştırılıyor. 

Yakın dönemde iki benzer politika deneyimi hatırlarım, biri başarılı biri tam fiyasko.

1990’ların başında BM’de çalışırken Ján Langoš’u tanımıştım. Komünist Çekoslovakya’nın önde gelen muhaliflerden biriydi, Slovak’tı, bir trafik kazasına kurban gitti. Ülke ikiye bölünmeden Cumhurbaşkanı Václav Havel yönetiminde 1990–1992 arası İçişleri Bakanıydı. Kendisini o dönem tanımıştım.

Komünist rejim yıkıldığında miras kalan ve ister istemez rejime biat etmiş olan bürokrasiyi ne yapacaklarını uzun uzun tartıştıklarını anlatmıştı. Eğer bu bürokrasiyi tamamen ve radikal bir şekilde eve yollasalar ülkenin yönetilemez hâle geleceğinin farkındaydılar. Dolayısıyla yumuşak ama gayet kontrollü bir geçişi tercih etmiş ve başarıyla hayata geçirmişlerdi.

Çekoslovakya örneği Türkiye’deki rejim açısından anlamsız ama iş yapma biçimi açısından gayet anlamlı. Hele Türkiye gibi kadim devlet ve bürokrasi geleneğinin hâkim olduğu bir ülkede bürokrasisinin tasfiyesi ülkenin yönetilemez hâle gelmesi demek.

Gelelim diğer örnek olan Amerikan işgâli altındaki Irak’a. Saddam’ın saltanatı sırasındaki iktidar partisi Baas bürokrasinin tamamına hâkimdi. Amerikan işgâl idaresinin ilk icraatından biri Baassızlaştırma emri ile bürokrasiyi lağvetmek oldu. Vali Bremer’in meşhur 1 sayılı ilk Kararnamesi budur. Irak idarî sistemi bu Kararname sonucunda önce durakladı ve akabinde çöktü. Bakanlıklar yağmalandı, elektrik şebekesi ve petrol altyapısı altüst oldu.

Baassızlaştırma bürokrasiyi lağvederken kurumsal hafızayı da yerle bir etti. 15 yıl sonra Irak kendine gelebilmiş değil ve ne zaman geleceği de belli değil.

Söz konusu olan, Türkiye’deki rejimin devlet ve bürokrasi ile savaşını, Çekoslovakya’da Komünist sistemden arınma ve Irak’taki Saddamcı Sünnî tahakkümden arınma ile karşılaştırmak değil elbet. Söz konusu olan, ideolojisi ne olursa olsun bürokrasi karşıtı siyasetin yolu yordamı. Çekoslovaklar gayet temkinli hareket ederken küstah Amerikan işgâl idaresi, tıpkı Ankara’daki rejim gibi, mevcut bürokrasiye yalın kılıç dalarak çöküşün temelini attı.

Hatırlayalım, Türkiye’nin güçlü devlet geleneği, modası çoktan geçmiş de olsa, memleketin teminatı olarak tecelli eder. Temel taşıyıcıları Adliye, Askeriye, Hariciye, İlmiye, Maliye ve Mülkiye’dir. Rejim bu kurumları yıllardır, “bürokrasiyle mücadele” adına itibarsızlaştırıyor, kurumsal hafızalarını boşaltıyor, kurum olmaktan çıkartıyor ve sadakat yoluyla kullaştırıyordu. Reis başkanlık muradına erdiğinden bu yana tabuta son çivi çakıldı.

Bu deliliğin sonunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Epeydir içi boşalmış ve işlevsizleştirilmiş olan bürokrasi külliyen çökecektir. İktidar talimat, emir, tehdit, hakaret ve sadakatle iş yaptırmaya yeltendikçe bürokrasinin eli ayağı bağlanacak, dili dişi kitlenecektir. Adliye, Askeriye, Hariciye, İlmiye, Maliye ve Mülkiye teşkilâtlarında epeydir görülen çözülme ülke sathına yayılacaktır.

Bugün idarî teşkilatta müsteşar ve müsteşar yardımcısı seviyesinde açıkça rejim taraftarı olmayan veya biat etmemiş olan memur neredeyse yok. Adliye’nin kulluğu diller destan. Askeriye, rejimin ordusu görünümü veriyor. Hariciyecilere akıl soran yok. Akademi nasıl devekuşu olurum da pozisyonumu muhafaza ederim derdinde. Maliye’nin hâli ortada. Mülkiye tamamen rejimin memuru konumunda.

Son Kararnameler ve ardından gelecek olanlarla artık gerisini siz düşünün…