• 10.05.2018 00:00
  • (1026)

 Geçen Pazar 6 Mayıs 1916’nın 102. yıldönümüydü.

Osmanlının son ve en kanlı döneminin Enver ve Talat ile birlikte kadir-i mutlak paşası, Suriye Valisi Cemal’in önde gelen Osmanlı Arabı kanaat önderlerini Beyrut ve Şam’da meydanlarda sallandırmasının yıldönümü.

Lübnan ve Suriye’de “Şüheda Günü” olarak anılan ve Arap hafızasına derin bir yara olarak kazınan idamların yıldönümü.

O diyarlarda lakabı el-Suffah yani kan dökücü olan Paşa, cereyan etmekte olan Cihan Harbi’ndeki düşman ülke Fransa’nın diplomatlarıyla irtibatta olduklarını kanıtlayan belgelerin ele geçirilmesiyle 33 Arap aydınından yakalayabildiği 23’ünü Lübnan’ın Âliye kasabasında Divan-ı Harbe çıkartır. Hepsi idama mahkûm edilir.

Aralarında Meclis-i Mebusan’ın Arap üyeleri, gazeteciler, edipler ve bir de Hıristiyan din adamı vardır. İdama mahkûm olanların hükmü, bugün her ikisi de “Şüheda Meydanı” olarak bilinen Şam’ın Marce, Beyrut’un da Burc meydanlarında infaz edilir.

Asılanlar ile haklarında gıyabî idam cezası verilenlerin aileleri yani binlerce Osmanlı Arabı Anadolu’da sürgüne yollanırlar.

***

19. yüzyıl başında Frenklerin işgâl edip müstemleke hâline getirdiği Mağrib dışında kalan Arap ülkelerinin bağımsızlık ve ulus-devletleşme süreçleri Osmanlının sonuna kadar sürer.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa idaresindeki Mısır’ın emsal oluşturduğu irili ufaklı ayaklanmalar sayısızdır. Arap milliyetçileri bu dönemde özellikle İngiliz ve Fransızlardan destek alırlar. Türk resmî tarihine “arkadan bıçaklama” olarak yazılan faaliyetleri Arap dünyasında kimse reddetmez. Hilâfet kılıcı ve ümmet masalıyla uyuşturan Osmanlı emperyalizminden kurtulmak için halifeye ihanet edilmiştir, evet.

Ortadoğu petrollerinin keşfi bu gidişatı hızlandırır ve 6 Mayıs idamlarından 13 gün sonra 19 Mayıs 1916’da Sykes-Picot Antlaşması olarak bilinen ve Osmanlının son elde kalan Arap vilâyetlerinin Fransızlarla İngilizler arasında paylaşıldığı meşhur akit imzalanır.

1923 sonrasında Mustafa Kemal ve arkadaşları Cumhuriyet’in Arap ve Fars dünyalarıyla ilişkisini resmen kesip atar. Çok derin anlamlar ifade eden hilafetin kaldırılması, Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş ve okullarda Arapça ve Farsçanın yasaklanması ile Türkiye sırtını açıkça Müslüman komşularına döner. “Ortadoğu’ya bulaşmama” Hariciyenin düsturlarından biri olur.

Onyıllar sonra AKP’nin Arap dünyasıyla özel bir ilişki kurma gayreti içine girdiğini biliyoruz. 2006’da Hamas yöneticisi Khaled Meşal’in Ankara’ya sürpriz ziyareti herhalde bu dönemin milâdıydı.

Buraya sığmayacak kadar çok çaba sarf edildiydi. Sayısız ikili ziyaret ve işbirliği anlaşmasına ilâveten finans işbirliği, Müslüman Kardeşlerle irtibat, Filistin Davasını sahiplenmek, Arap Ligi ve İslâm Konferansı Teşkilâtında görünürlük (Ekmeleddin İhsanoğlu’nun genel sekreterliği), anlaşmazlıklarda arabuluculuk girişimleri, vizesiz seyahat, TİKA yardımları, başkentlerde Yunus Emre Enstitüleri, Cemaat okulları…

AKP dört kol çengi Arap dünyasına “el attıydı”.

Bu nevzuhur teveccüh yeni dost ülkelerde nasıl karşılık buldu, konuyla ilgili kapsamlı araştırma illâki vardır ya da yapılmaktadır. Özellikle maddî desteğe ihtiyacı olan ülkelerde iyi karşılanmıştır muhakkak. Ne var ki 2011’deki Arap Uyanışı sonrasında ilgi Sünnî İslâm’a indirgenip teveccüh Müslüman Kardeşlerle sınırlanınca “Arap politikasının” çapı da belli oldu.

Bir lahza farklı bir pencereden bakacak olursak, AB-Türkiye üyelik müzakerelerine başlama kararının alındığı 3 Ekim 2005 günü Brüksel’de en kalabalık gazeteci grubunun Arap ülkelerinden olduğu bilinir. O gün Arap dünyasının ilgisi, kendileriyle özdeşleştirebildikleri bir Müslüman ülkenin günün birinde AB üyesi olma ihtimali karşısında duydukları heyecan ve kıvançta somutlaşmıştı.

Bugünkü gibi, ülkesine ve yerine göre emperyalist, çıkarcı, üstenci, hasmane ya da küstah bir üslupla cereyan eden ilişkilerin aksine olumlu bir dinamikti bu. Yerinde yeller esiyor. 3 Ekim 2005’in üzerinden asırlar geçti sanki.

Bugün Ankara rejimi Arap ülkelerinin içişlerine karışmaya meyilli, Suriye’de işgâlci güç, Irak’ta hoş gelmemiş bir yabancı güç. Abartılmış askerî gücü ve güdük askerî sanayisiyle söz sahibi olmaya çalışan, işgal ettiği Suriye toprağında eline yüzüne bulaştırmak üzere olan, iddia ve ihtirası çapını çok aşan bir ülke.

Suriye ve Irakta kelle alan bilumum katil ve talancının hâmiliği, işgal ettiği toprakta şer’iat kanunu uygulatıcısı, uluslararası planda tecrit olmuş Ömer el-Beşir gibi diktatörlerin dostluğu, diğer yanda Katar, Somali ve Sudan ile paralı askerî işbirliği dışında Arap coğrafyasına sunabileceği bir şey yok. Ve bugün Türkiye artık bir Ortadoğu ülkesi, her bakımdan… Üstelik müflis Ortadoğu politikasının Batıyla olan eski stratejik ilişkilere verdiği kalıcı zarar da cabası.

Hatırlarım, AB ile ilişkinin iyi gittiği günlerde görev yaptığım TESEV’i George Soros heyetiyle ziyaret etmişti. Bizler müstakbel AB üyesi Türkiye’nin Ortadoğu açısından önemine dair öngörülerde bulunurken hazret sözü almış ve “sizin en güçlü kurumunuz ordu bunu ihraç etmeye çalışın” deyivermişti. Esen soğuk rüzgârları iyi hatırlarım. Haksız değilmiş…

Bu fiyaskonun nedenleri üzerine çalışılacak illâki. İki ipucu yine de.

Evvelâ, “sevgi” “dostluk” “abilik” “din kardeşliği” gibi lakırdıların dış ilişkilerde belirleyiciliği olmaz.

İkincisi, bu tutarsız faraziyelere ilâveten altyapınız da zayıfsa sonunuz bugünkü gibi olur. AKP Arap dünyasına ilgi göstermeye başladığı dönemde bir televizyon programında hariciyenin ve akademinin Arap dünyası bilgisi ve birikimini sorguladığımda şimdilerde rejime biat etmiş bir akademisyen arkadaşın bunların, etkili olmak için gerekmediğini iddia ettiğini hatırlarım.

Lafa “selamünaleykÜm” diyerek giren, yanlış telaffuz ettiği selamlamadan sonra İngilizceye geçiveren Ankaralı zevatın sokakta mahrem anlamına da gelebilen “hurma” arayan ümmi müteahhitten farkı yoktur esasen.

İkisi de Arap dünyasının derdi, tasası, tarihi, istikbali, şiiri, tabiatından bihaberdir çünki o dünyayı hakir görür.