• 16.03.2018 00:00
  • (901)

 15 Nisan 1915’te Alman İmparatorluğunun Büyükelçisi Hans von Wangenheim, Şansölye Theobald von Bethmann Hollweg’e yazdığı bir raporda Almanya’nın Osmanlı Ermenilerine yönelik politikası hakkında açık ipuçları verir:

“Özellikle dikkatli olmamız lazım. Aksi takdirde Ermeniler adına, belki de ümitsiz bir vaka için müdahale ederek bizim için daha önemli ve hayati olan çıkarlarımızı riske atıyor olabiliriz”.

Bu ibare, editörlüğünü Wolfgang Gust’un üstlendiği “Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı 1915 – 1916” Belge Yayınları, 2012” kitabında yazılı.

Birkaç ay sonra 4 Temmuz 1915’te soykırım katarı hızla ilerlerken Büyükelçi şöyle yazar:

“(Osmanlı) İmparatorluk Hükümetinin Doğu Anadolu’daki vilayetlerde Ermeni nüfusa karşı uyguladığı baskı politikaları askerî kaygılarla belirlenmekte olup, meşru bir savunma örneğidir. Bu önlemler Türkiye’nin iç güvenliğini sağlama ve başkaldırıları bertaraf etme amacını taşıdığı için Alman Hükümeti uygulanmalarına karşı çıkmaktan uzaktır.”

Wangenheim aynı yılın Ekim ayında görevdeyken hayata veda eder, yerine Paul von Metternich atanır. Yeni sefir devam eden kıyıma tepki gösterir ancak istenmeyen adam ilan edilir ve 1916 Ağustos’unda Birinci Dünya Savaşındaki müttefikini kaybetmek istemeyen Berlin Osmanlı liderleri Enver ve Talat Paşa’nın müdahalesi sonrasında Metternich’i görevden alınır. Berlin’in gerekçesi “Hristiyanlar lehine müdahalede bulunmak, Türklerin gururunu incitmek ve Almanya’nın çıkarlarına uygun olmayan bir şekilde hareket etmek”tir.

Gust’un devasa arşiv çalışmasının her yerinde Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesinde Berlin’in herkesin zaten şüphelendiği sorumluluğu doğrulanıyor. Anadolu’daki Alman konsoloslarından Büyükelçiliğe gelen raporlar işlenen kitlesel kıyımları olduğu gibi aktarsa da, Büyükelçi bu raporları sistematik bir şekilde görmezden gelir ve anlatıların tam tersine sakinleştirici ve yatıştırıcı bir dil kullanır.

Sahadaki Alman konsolosları “ayaklanma” adı verilen eylemlerin aslında Ermenilerin kendilerini savunmak için savaşmasından başka bir şey olmadığını ispatlamıştı. Bunun da ötesinde, yerel Alman diplomatların gözünde “ayaklanma” Osmanlı hükümetince Ermenilerin yok edilmesi yönünde daha fazla argüman üreten bir propaganda malzemesi olarak kullanılıyordu.

Osmanlı Ermenilerinin yanı sıra birçok tarihçi Balkan Savaşlarının bitiminden hemen sonra başlayan ve Osmanlı Rumlarını hedefe koyan Hristiyan karşıtı birçok uygulamada da Almanya’nın rolüne işaret ediyor. Osmanlı Rumlarının Ege kıyılarından Anadolu’nun içlerine tehciri fikri Osmanlı Ordusunda üst düzey danışman ve komutan olan General Liman von Sanders’a aitti.

Alman İmparatorluğu için, Berlin-Bağdat demiryolunun Basra’ya uzanması, bölgenin ve özellikle pamuk üreticisi Çukurova’nın Alman sömürgesi olması, İngilizleri askerî, ekonomik ve stratejik açıdan Süveyş Kanalına kadar olan bölgede zorlayabilmek ana hedeflerdi.

Bu hedefler Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında müttefikine yönelik politikasında her şeyden önce geliyordu. Osmanlı’nın Almanya’nın yanında savaşa girmesinden sonra şiddeti katlanan dinsel temizlik uygulamalarına gösterilen hoşgörünün arkasındaki gerekçeler bunlardı.

Diğer bir deyişle Alman militarizmi ve Osmanlı/Türk militarizmi iyi anlaştılar.

Geçen yüzyılda güçsüz veya devletsiz olanların kaderi söz konusu olduğunda devletlerin gösterdiği çıkar temelli tavırlar ve dayanışma konusunda fazla bir şey değişmedi. Kullanılan argümanların bile birçoğu aynı. Aradaki tek fark Almanya’nın yüz yıl önce aktif askerî ittifaktan pasif askerî/ekonomik desteğe dönmüş olması. Bu, Suriye ve Irak’taki Kürtler ile Türkiye’de Erdoğan hükmü altında yaşayan tüm Türkiyeliler için de geçerli.

Alman Devleti gayet sinik hesaplar yapıyor. Almanya Türkiye’nin ana ticaret ortağı ve doğrudan yatırımcısı. Çıkarları temelde ekonomik olsa da aynı zamanda stratejik ve siyasî. TANAP doğalgaz projesinin finansmanı, silah satışı (Rheinmetall, Heckler & Koch) ve Türkiye’de faaliyet gösteren yaklaşık 6,000 Alman şirketi Almanya’nın biricik hedefleri…

Trump’ın ilke tanımaz hoyratlığı karşısında Merkel’in geçen yıldan bu yana pazarlanan ahlakî üstünlüğünün yerinde yeller esiyor.

Almanya bu sinik hesaplarda yalnız değil. İnsan hakları denince mangalda kül bırakmayan ve bir çeşit evrensel ahlakî üstünlük iddiasındaki tüm Batılı devletler aynı kefede. Hepsinin derdi silah satışı başta olmak üzere ticaret yapmak ve yerel uzmanlığın olmadığı ballı mühendislik ihalelerine katılmak; Türkiye’yi Putin’in kucağına itmemek için NATO’da tutabilmek; Erdoğan’ı Türkiye’nin AB üyeliği sürecinden vazgeçtiği için ödüllendirmek ve kısa vadede Türkiye’nin göçmen, sığınmacı ve şimdi de sabık cihatçıların Avrupa’ya ulaşmasını engellemeye devam etmesini sağlamak.

Bugün NATO ve AB tarafından sıklıkla dile getirildiği gibi bu devletlerin hepsi Türkiye’nin “meşru güvenlik endişelerini” ve “teröre karşı savaşını” “anlıyor” ve yüz yıl önce Ermeni Soykırımı gerçekleşirken Almanya Büyükelçisinin dediklerini tekrarlıyorlar.

Suriye’nin Afrin bölgesinin Türkiye’ye hiçbir zaman tehdit oluşturmamış olması önemli değil. Bundestag’ın Bilimsel Hizmetler Bölümü’nün Türkiye’nin Afrin’de “meşru müdahaleye yol açacak bir silahlı saldırıya dair henüz somut bir kanıt sunmamış” olduğunu kayda geçirmiş olması da önemli değil.

Aynı “anlayış” 15 Temmuz sonrası Türkiye vatandaşlarının maruz kaldığı görülmemiş baskı ve hukukdışılık için de geçerli.

Sonuç olarak Türkiye’nin Batılı “ortakları” Ankara ile ilişkilerini hızla “normalleştirmek” ve işlerine daha önce olduğu gibi devam etmek istiyor.

Bunu yaparken, Filistin ve Yemen’deki saldırılar gibi Afrin saldırısının da çok kötü bir örnek olduğunu unutmaya ve militarist ülkelerin artan bir şekilde komşularını “teröristler” olarak göstererek işgal etmesini görmezden gelmeye hazırlar. Bu teröristlerin orada yaşan insanlar olması ise hiç önemli değil.

Benzer şekilde herhangi bir totaliter rejimin, tıpkı Hitler'in Yahudiler ve solculara yaptığı gibi “milletin düşmanları” olarak sınıflandırdığı sürece kendi vatandaşlarına yönelik her türlü baskı ve hukukdışı uygulamalarının yanına kâr kalmasını görmezden gelmeye hazırlar.

Bütün bunlar, Suriye Kürtleri kadar Türkiye vatandaşlarına da uygulanan “düşman hukuku” ile alakalı.

Böylesi faşist bir rejimle bugün ilişkilerin normalleştirilmesi, tıpkı 80 yıl önce Münih’te Çekoslovakya’nın Südet bölgesini işgâl etmesine izin verilen Hitler Almanyasını böylelikle yatıştırma politikasına benziyor. Sonuçlarını hepimiz biliyoruz.

Ve eğer “normalleşme” bugünün yatıştırma politikasının adıysa, “meşru güvenlik endişeleri” de izin verilen toplu katliamlar için bir hüsnü tabir olsa gerek.