• 31.03.2017 00:00
  • (1357)

 Ne zaman düzelmişti ki?

Düşürülen uçak için özür dilendikten sonra “her şey eskisi olacak” masalıyla birlikte bir dolu mesnetsiz “iyi haber” ortalığa saçıldıydı. Sebze-meyve ihracatı, Rus turist akını, işinsanına vize muafiyeti konularında ortalık güllük gülistanlık olmuştu. İşin aslının hiç de öyle olmadığı hızla ortaya çıktı.

Ama esas, dilenen özrün ardında en az ekonomik ilişki kadar önemli bir Rojava ve Suriye meselesi de vardı. Suriye Kürdlerinin Rusya ile olan sıkı fıkı ilişkilerine ket vurmak ve Suriye’de İdlib’e sıkışmış bilumum cihatçıyı bir biçimde Astana masasına ikna ederek ne yaman bir oyuncu olduğunu kanıtlamak. Bu iki konuda da dağ fare doğurdu.

Rusya’nın, ne de ABD’nin sahadaki yegâne ciddî kara gücü olan Kürdleri gözden çıkarmayacağı netlik kazandı. Artı, Antakya sınırıyla TSK kontrolü altındaki bölge arasında tecrit olmuş Afrin’deki mevcudiyetiyle Rusya Türkiye’ye “dokunma” mesajı verdi. Artı, Cenevre barış müzakerelerinde Kürdlerin de olması gerektiğini bir kez daha dile getirdi.

Astana sürecine gelince, bölgeyi yakından bilen ve gözlemleyenlerin aktardığına göre Rusya ile Türkiye arasında Ankara’nın umduğu ortaklık ve işbirliği namevcut. Ankara’nın ikna kabiliyeti filan olmadığı ortaya çıktı. Her hal ve karda Rusya için Kürdler gibi Esad yönetimi de Türkiye’den daha değerli.

Bu hayal kırıklıklarına rağmen Ankara Rusya’nın ekmeğine karşılıksız yağ sürmeye devam ediyor. NATO silâh sistemleriyle uyumsuz SS 400 füzeleri siparişini gündeme getirerek, diğer yanda NATO’nun üye olmayan dost ülkelere yönelik “Barış için Ortaklık” programını Avusturya ile olan AB bağlantılı husumet nedeniyle engelleyerek Rusya’nın elini güçlendiriyor. Tekrar edelim, karşılıksız.

25 Mart’ta T24’te bir haber: Rusya’da Natsionalnaya Oborona (Ulusal Savunma) dergisinin baş editörü İgor Korotçenko Ankara’nın neden Rus mamulü SS400 hava savunma sistemi almak istediğini anlatmış: “Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkileri sorunlu. Türkiye şu duruma düşmekten endişe ediyor: Eğer Türkiye batılı füze sistemi alırsa, olası herhangi bir çatışma durumunda özel sinyal ile bu füze sistemi devre dışı bırakılabilir. Yani kullanılmayacak bir rejime dönüştürülebilir. Onların (batılı füze sistemi) yazılım donanım sistemi var. Zira zamanında Saddam Hüseyin bu tuzağa düştü. O zamanında çok sayıda Fransız füze sistemi aldı. Fakat ABD başkanlığındaki koalisyon güçlerinin saldırısı sırasında Saddam Hüseyin, elindeki sistemi devreye sokmaya çalıştı, ancak aniden radar ekranları söndü. Dolayısıyla füze sistemi kullanılmaz hale geldi. Irak’ı da bir kaç haftada işini bitirdiler.”

Rus askerî uzmanın beyanını, özellikle Saddam Irakı ile ilgili iddiasını kanıtlamak kolay değil. Ne var ki bahsettiği olasılık bir NATO müttefikinin NATO askerî güçleri tarafından saldırıya uğraması! Oysa Türkiye Irak değil. Rusya’da kanaat önderleri Türkiye-NATO ilişkileri konusunda bu aşamaya geldilerse Ankara’nın işi zor. Zira Türkiye’yi NATO’ya karşı “korumaktan” bahseden Rusya ile ilişkiler ne NATO ne de NATO müttefikleriyle olan ilişkilerden daha iyi değil. İyot gibi ortada kalmak böyle bir şey olsa gerek.

Rusya uzmanı değilim ama rejimin ara ara kabaran Rus muhipliğini epeyidir hayretle izlerim.

Rusya ile elle tutulur yegâne ilişki ticarettir. Sanayi ve yatırım daha cılızdır. Ticarette ezici pay doğalgazın; toplam gaz ithalatının %60’ı. Bu sürüyor. Turizmin payı da kayda değerdi, artık bitti. Ticaret hacmi son dönemde yılda 33-35 milyar dolar seviyesinde seyrederdi, şimdi çok azalmıştır. 2016 için ciddî bir veri bulamadım Internette; ne tesadüf! Ticaret dışında ağırlık inşaattaydı. Türkiyeli firmalar 1988’den bu yana Rusya’da 20 milyar dolarlık 1500 civarında proje gerçekleştirmişti. Şimdi bu da zorlaştı. Rusya’dan Türkiye’ye doğrudan yatırım hacmi ise 2002’den bu yana 3 milyar dolar mertebesinde. Fosil enerji devi Lukoil’in benzin istasyonları ve esas Akkuyu’daki kâbus nükleer santralle faaliyet artabilir.

Gelelim esas ikili siyasî ilişkilere. Burada işler tamamen aksi yönde ilerler. Türkiye’de “Deli” denen Rus Çarı Büyük Petro’dan bu yana, yani 1700’lerin başından beri husumetin farklı biçimlerde ama özünde aynen sürdüğünü görüyoruz. Balkanlar, Kıbrıs, Ortadoğu, İran, Kafkaslar, Orta Asya ve İslam konusunda Rusya ile istisnasız hiçbir konuda ortaklıktan söz etmek mümkün değildir. Kısaca hatırlatalım.

Balkanlarda gizli gizsiz rekabet Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana sürer. Bu coğrafyadaki Ortodoks dayanışmasını ve İslavcılığı ciddiye almak gerekiyor.

Kıbrıs’ta Rusya çözümden yana değil. Nisan 2004’te yapılan Annan Planı referandumunun olumsuz sonucunun nedenlerini kayda geçiren BM raporunun Güvenlik Konseyi’ne gelmesi hâlâ Rusya tarafından engellendiğini hatırlamak kâfi.

Ortadoğu ve Arap dünyasında Rusya ile Türkiye arasında, önce Libya şimdi Suriye’nin geleceği konusunda, son dönemdeki güzellemelere rağmen, derin bir uzlaşmazlık mevcut. Rusya Ortadoğu’da Türkiye’nin açık rakibi, ortağı filan değil.

Sadece Batı ve İsrail’in değil Türkiye’nin de başını ağrıtan İran’ın atom bombası yapmasında teknik destek Rusya’dan geliyor. Bu stratejik ortaklığı hafife almak mümkün değil.

Kafkaslarda Gürcistan savaşından bu yana Rusya hükümranlığını yeniden tesis etmiş durumda. “Tavşana kaç tazıya tut”, “böl ve yönet” taktiklerini kıyasıya uyguluyor. Azerbaycan ile Ermenistan ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlıklarda belirleyici güç. Çözüm yanlısı değil. Şu açık ki Rusya’nın arkabahçesi Kafkasya’da Türkiye’ye yer yok. Kafkasya’nın Rusya tarafındaki Müslüman topluluklar konusunda iki ülke arasında asırlardır süren husumet ise berdevam. Bu bağlamda Çeçenistanlı İŞİD’cilerin Rusya’nın hedef tahtasında olduğunu hatırlayalım.

Orta Asya’da Şanghay İşbirliği Teşkilâtı ile başlayan ilişkinin akıbeti meçhul. Siyasî İslâm’a harp ilân etmiş altı ülkeden oluşan Teşkilât en son Suriye konusunda Ankara’nın tamamen zıddı bir tavır aldı.

Bunlara rağmen sözümona yeniden canlanan “muhabbeti” izah edebilmek için geriye tek bir nokta kalıyor: Her iki ülkenin içinde ve dış ilişkilerinde otoriterlikle şekillenen güç politikaları ve bu bağlamda Putin’in Erdoğan’dan önde ve daha güçlü olması.